Türkiye’de ilk resmi nikah
Türkiye’de ilk resmi nikah ve geçmiş yıllardan anılar.

Dinime daha anne sütünü emmeden karar verdiler…
Nüfus memuru, dönemin buzdolabı kullanım kılavuzu boyutundaki nüfus cüzdanın din sayfasına anama babama bile sormadan “İslam” sözcüğünü yapıştırıverdi. Cüzdana istediğini yazma sorumluluğu ona verilmişti. İnsanın rüştünü ispat ettiği 18 yaşında dinine kendisinin karar verebilmesi engellenmişti.
Hayata böyle adım atmıştım.
Ergen yaşa ulaştığımda bahçeli bir evde oturmaya başladık…

Anayasa Hukuku Profesörü olan babam Kulüp Rakısı içerdi. Her gün değilse de cumartesi-pazar günleri mutfağa girer, rakı mezesini kendisi hazırlardı. Cacık ve beyaz peynir favori mezeleriydi. Mevsimiyse eğer, kavun da olurdu çilingir sofrasında… Ulus Halinden aldığı çirozu havagazı ateşi üzerinde ısıtır, yumuşatır, havanda dövdükten sonra küçük parçalara ayırır, zeytinyağı, sirke ve dereotuyla donatırdı. Çiroz olmadığı zamanlar Alaeddin konservesi açardı. Kutusunun üstünde kız figürü olan Sardalya konservesiydi. “Kızlı sardalya” adıyla anılırdı. Bir elinde mutfağın en keskin bıçağı diğer elinde havanın tokmağı kan ter içerisinde konserveyi açmaya çalışırdı. Konserve açacağımız yoktu.
Rakısını yudumlarken geçmişe dalar, anlatırdı:
Türkiye’de ilk resmi nikah Ankara’da Türk Ocağı salonunda kıyılmış. Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilesinin hemen ardından, 1926’da Ressam Fatma Zehra hanımla matematik öğretmeni Fuat Say dünya evine girmişler. Gelinin şahidi Medeni Kanun’u hazırlayan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, damadın ise, Tunalı Hilmi imiş.

Belediye nikah salonunda, belediye nikah memuru tarafından kıyılan ilk resmi nikah da Ankara’da olmuş. Leman hanımla Belediyede elektrik memuru olarak çalışan Hayri Bey evlenmişler.
50’li yıllar…
Bir gün eve neşeli, güler yüzlü dönmüştü. “Yaşasın… Kazandık…” demişti. Şaşırmıştık, “Ne oldu?” diye sorduk. SBF ile Hukuk Fakültesi arasındaki söz düellosunu Hukuk kazanmıştı. İki fakülte arasında sık sık düzenlenen “münazara” konusu “Cumhurbaşkanını halk mı, Meclis mi seçmeli?” imiş. SBF ekibi; İsmail Türk, Mümtaz Soysal, Şevket Doğancı, Hukuk ekibi; Hüsamettin Cindoruk, Ergun Sav ve Turgut Özakman’dan oluşuyormuş. Sonuçta “Meclis” görüşünü savunan Hukuk Fakültesi kazanmış.
Ankara…
Doğduğum, ömrümü geçirdiğim, bu yaşa vardığım şehir… Şehir olarak ilk sevdam…
“Kızılay’a gidelim…” sözü öylesine önemliydi ki o zamanlar… Heyecanlanır, hareketlenirdik bu iki sözcük söylendiğinde…
1955 yılında…
Ankara’nın nüfusu bir milyonun altında, yaklaşık 552 bindi. Kızılay, başkentin kalbi, sanatın kültürün merkeziydi. Kaliteli her şey oradaydı… Tiyatro ve sinemaların çoğunluğu, eğlence yerleri, restoranlar, pastaneler… Kızılay Ankara’nın canı, cennetiydi.
Nasıl gidilirdi cennete?
Elbette en görkemli giysilerle. Saçlar taralı, pabuçlar boyalı. Bahçelievler’den Kızılay’a? Ya otobüsle ya da Polonya üretimi minibüs benzeri araçlarla gidilirdi. Süre yaklaşık 15 dakika…
Kızılay’a gelindi, ne yapılacak?

Büyük Sinemayla Meşrutiyet Caddesi arasında, bulvarda bir iki tur piyasa… Konuşarak, tartışarak ve kızlara caka satarak… Sonra ya “Piknik” ya da “Kareli” de sosisli sandviç eşliğinde Tekel Birası… Vakti geldiyse sinemaya gidilecek, film izlenecek belki de.
Bu semt, bu meydan niçin Kızılay adını almıştı?
Kızılay binasının varlığından doğal olarak. Bina hem Ulus-Çankaya yönünde sağda, hem de Cebeci-Bahçelievler yönünde sağda yer alırdı. Geniş bahçesi, bina önündeki tanınmış kişilerin heykelleri ve maden suyu satan kulübesiyle tanınırdı. Mazhar Osman’ın heykeli önünde duraklamak bir alışkanlıktı.
Şimdi, yaşları seksen ya da üstü olanlar Kızılay’da bazı yerlerden geçerken duygulanırlar. Eskiden gördükleri, yaşadıkları bir bir yok olmuştur. Nice anılarla dolu mekânlar silinip gitmiştir.
Anılar… Burun direklerini sızlatır!
Sakarya Caddesi’ndeki Bilgi Kitabevi mesela… Yanındaki balıkçıların sıtma görmemiş, adeta havayı parçalayan, hani denizin altından bağırsalar duyulacak gür sesleri arasında girilirdi Bilgi Kitabevi’ne. Patron Tevfik Küflü, her zamanki köşesinde her zamanki koltuğunda olurdu.
Atatürk Bulvarı üzerinde, Güvenpark’a bakan Yıldız Apartmanı’nda oturduğumuz 40’lı yıllarda… Cumhurbaşkanı İsmet Paşa Meclis’e, hipodroma ya da bir konsere gideceği zaman önümüzden geçerdi. Geçmeden önce bulvar üzerinde önlemler alınır, yol boyunca polisler dizilirdi.
Pencereye koşardık.
İnönü’nün yaklaşmakta olduğu motosikletlerin sireninden belli olurdu. Motosikletli polisler, ardından İnönü’nün otomobili, arkasından yine motosikletler… İnönü’yü göremezdik ama bir anlık gürültü, Yenişehir’in sessizliğini bozardı. Paşa, herkes adına düşünen, milletine doğru yolu gösteren, hemen her konuda uygulamaya geçilmesi gerekli buyrukları veren “tek” adamdı.
Babam “tek” insan sıfatını benimserken, annem, İsmet Paşa’yı herkesin sevmediğini, İnönü adının korku verdiğini, sadece kendisinin değil, bazı arkadaşlarının da aynı düşüncede olduklarını söylerdi.

Annem bu düşüncesini, babası CHP Çorum Milletvekili, dedem Ali Rıza Özenç’e inat, İki buçuk liralık banknot üzerinde Atatürk’ün resmi kaldırılıp da İnönü’nün resmi konulduğu günden bu yana değiştirmemişti.
“Larousse” Ansiklopedisinin “Larus” biçimindeki okunuşunu da “Ya Rus” diye dillendirirdi annem. “Sokaktakiler öyle diyorlar” derdi. Nazım Hikmet için de benzer yakıştırmalar yapıldığından da söz ederdi. Ünlü ozanın “Ran” olan soyadının kimi dergi ve gazetelerde çıkan yazılarda tersinden okunup, “Nar” sözcüğüne varıldığını, kırmızı Nar’ın da “kızıllıkla” eş anlamlı olduğunu öne sürerek, ozana komünist damgası vurduklarını söylerdi.
8 Ağustos 1951 günü…
DP iktidarı “maddi gücünden yoksun bırakmak için” CHP’nin mallarını elinden almaya karar vermişti. Önce, Ulus Meydanı ile özdeş olan Ulus Gazetesi’ne el uzattı, aldı.
Gazete çalışanları, Altan Öymen, Çetin Altan, Gençosman, Bülent Ecevit, Nihat Subaşı, Münir Berik, Cemal Sağlam, Ratip Tahir, Hakkı Hoca… Hepsi “Hayır, gazetemizi bırakmayız” dediler. Aşağıda, Müessese müdürü Naşit Hakkı’ nın depoladığı boyaların, yağlıboyaların başına toplandılar. “Gösterin sanatınızı iktidara” sesleri arasında duvarları boyamaya başladılar. İçlerinden biri boydan boya “Diktatör Menderes” yazdı. Altan Öymen ve Cüneyt Arcayürek ise, daha iri harflerle “La Prensa ve faşist Peron eşittir Menderes” yazdılar duvara… La Pensa Arjantin’de Peron’un faşist zorbalığına muhalefet eden gazetenin adıydı. Arjantin’in La Prensa’sı ile Türkiye’nin Ulus’u aynı kaderi paylaşıyorlardı. Rengarenk olmuştu gazetenin duvarları. Kırmızı, siyah, kahverengi… Gazeteciler Menderes’e karşı içlerini boşaltmışlardı. Ulusal Savaşın simgesi Ulus Gazetesi, böylece elden çıkıyor, bir tarih, okul görevini üstlenmiş bir eğitim ocağı sönüyordu.
DP iktidarı aynı gün Halkevlerini de kapattı.
Doğduğum 1943 yılının Türkiye’de cumhuriyet devriminin yıldönümü olmak gibi bir özelliği vardır. Bunun yanı sıra tüm dünyada ileri ve gerici güçlerin, hürriyetle zorbalığın, bir başka deyişle, demokrasi ile faşizmin giriştiği kanlı ölüm kalım savaşının da başlangıcıdır. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra doğu medeniyetinde şahlanıp o toplumu daha ileri sosyal bir düzeye ulaştırmayı amaçlayan sosyal güçleri durdurmak, tarihin çarklarını geriye doğru döndürmek için baş kaldıran faşist irtica hareketi dünyanın ileri güçleri tarafından durdurulmuştur.
İşte…
Dünya tarihinin büyük ve önemli bir dönüm noktasını işaretleyen 1943’de, Türkiye’nin fikir alanında, dünya çapında iki gidişinin akisleri görülür. Bu anlamda “İnönü Ansiklopedisi” nin yayımlanması insanlığın doğruluğu ispatlanmış bilgiler alanındaki kazançlarını yurdumuza tanıtacak bir anlam taşıyordu.
Öyle ki…
Demokrasinin ayaklar altına alınmak istendiği bir zamanda, memleketimizde de demokrasinin açık ya da kapalı düşmanlığını yapanları ta içlerinden titretecek bir ümit ışığıydı. Yine, derebeyliğe karşı Türk halkının tepkisi olan Bektaşilik, Alevilik, Tahtacılık vb. de 1943’de tarihi işlevini yerine getirmiş, Türk devrimine karşı olanları silindir gibi ezmişlerdi. Ezilenlerin başında “Ticani” lik adı altında tarikatçılığı hortlatmak isteyen Pilavoğlu ve yandaşları geliyordu.
Bu arada…
Kâh ırkçılık, kâh gelenekçilik, kâh septisizm ve mistisizm, kâh hümanizma, ilim düşmanlığı şeklindeki eğilimleri aşırı cüretli ve tehlikeli şekilde bayrak gibi sallayan kimi yazarlarımız da belleklerimizde yer etmişti. Bunların önde gidenlerinden M. Hakkı Akansel adındaki cildiye doktoru, Orhan Seyfi Orhun’un Çınaraltı dergisinde ırkçılık, ilim düşmanlığı ve gelenekçilik vaazları veriyor, faşizm propagandası yapıyordu. Kötülük tohumlarını “milliyetçilik” kisvesi altında Türk topraklarına ekmeye çalışıyordu.
Öte yandan…
Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş, özümsemiş aydınlarımız, gençlerimiz, ışıklı ve ümitli yarınlara güvenle ilerlerken kimileri de ölüm korkusuyla yaşıyorlardı.
Büyük filozof Epikür’ün (Epikuros) ne dediğini bilmeyenlerdi.
“Ben varken ölüm yok; ölüm geldiğinde ise ben yokum…”
Selim Esen
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.