Soran olursa selamlarımı ilet
Uzun süredir devam eden karın ağrıları ve şişkinlik şikâyetlerine bir türlü çare bulunamamıştı. Gittiğimiz hekimler, yaptırılan tahliller, alınan ilaçlar… Hiçbiri beklediğimiz sonucu vermemişti. Sonunda onun adını duydum.
Ününü daha önce işitmiştim. Nasıl bir insan olduğunu bilmiyordum. O gün benim için yalnızca, büyükannemin yıllardır dinmeyen ağrılarına çare bulabilecek başka bir doktordu.
Büyükannemi yanımda götürüp kapısını çaldım.
Elimde önceki muayenelerden kalan tahlil sonuçları vardı. Doktor kâğıtları tek tek aldı. Uzun süre hiçbir şey söylemeden inceledi.
Sonra başını kaldırdı.
“Kağıtlar temiz,” dedi. Bir an sustu. “Ama insan kağıt değildir.”
O gün, önümde yalnızca bir muayene, birkaç soru, yeni ilaçlar ve bir tedavi önerisi olacağını sanıyordum. Büyükannemi ona götürürken, hayatımın bir hastalık nedeniyle kesişeceği bu insanın yıllar boyunca hayatımda bambaşka bir yere sahip olacağını bilmiyordum. O kapıdan içeri girerken, farkında olmadan başka bir insanın hayatına açılan bir kapıdan geçtiğimi de bilmiyordum. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, büyükannemin ağrılarına çare bulmak için attığım o ilk adımın sıradan bir arayış olmadığını anlayacaktım. O gün başlayan karşılaşma, zamanla uzun yıllara yayılan, derin ve kalıcı bir dostluğa dönüşecekti; ama ne ben ne de o, bunun henüz farkındaydık.
Pratisyen hekimdi ama muayenehanesinin kapısı, yıllar içinde pek çok uzmanın kapısından daha fazla insan yüzü görmüştü. Onun için hastaları, yalnızca tahlil sonuçlarından, filmlerdeki gölgelerden ve rakamlardan ibaret değildi. Laboratuvar sonuçlarını bir kenara bırakır, hastanın yüzüne bakar ve onu uzun uzun dinlerdi. Sözünü kesmeden, sabırla…
Sonra muayene başlardı.
Hastanın yatağının yanına geçer, bazen uzun süre hiçbir şey söylemeden elleriyle bedenin verdiği işaretleri arardı. Muayene uzadıkça, odanın sessizliği de derinleşirdi. Arada bir kitaplığındaki kalın tıp kitaplarından birini alır, birkaç sayfayı dikkatle inceler, sonra kitabı yerine koyup sanki biraz önce bıraktığı düşüncenin devamını bulmuş gibi yeniden hastasının yanına dönerdi. Onun için yarım saat kısa bir muayene sayılırdı. İsabetli tanılarından olsa gerek çevre illerden de hastaları eksik olmazdı.
Reçetelerini de kendine özgü bir titizlikle hazırlardı. Daktilosunun başına geçer, reçetenin bir yüzünü hastası için, diğer yüzünü eczacı için düzenlerdi. Eczacının doğrudan hazırlayacağı ilaçlar bile reçetenin üzerinde ayrıntılarıyla yer alırdı. Her şey açık anlaşılır olmalıydı.
Zamanla onu tanıdıkça şaşkınlığım arttı.
Yakın mahallelerde oturduğumuzu öğrendikten sonra, onunla karşılaşabilmek için küçük rastlantılar yaratmaya başladım. Muayenehanesine gidiş saatleriyle benim evden çıkış saatlerimi denk getiriyor, böylece yolun bir bölümünü birlikte yürüyorduk. Bazen evden erken çıktığımda ise köşedeki gazetecide oyalanıyor, onunla karşılaşmayı bekliyordum. Zamanla bu rastlantılar alışkanlığa dönüştü. Hafta sonları kayıkla birlikte balığa çıkmaya başladık.
Tıp, onun dünyasının yalnızca bir parçasıydı. Kitaplarla, tarihle, insanla, doğayla ve ülkenin sorunlarıyla yakından ilgiliydi. Yaşça benden oldukça büyüktü ama aramızdaki yılların farkını hiçbir zaman hissettirmedi. Ben de bunu bir engel olarak görmedim.
Oltalarımızı suya bırakıp uzun süre sessiz kaldığımız olurdu. Sonra birden konuşmaya başlar, insanı, ülkeyi, dünyayı tartışırdık. Bazen küçük bir olaydan yola çıkarak insan anatomisine kadar uzanır, bazen de bir kitap, bir tarihi olayı ya da uzak bir ülke üzerine saatlerce konuşurduk. Onunla geçirdiğim her buluşmadan, sanki elimde görünmez bir kitapla dönerdim.
Benden bir şeyler öğrendiğini sanmıyorum; asıl ben, her görüşmemizde bilmediğim bir şeyin varlığını fark ederdim.
Yalnız yaşıyordu.
Üstelik yalnızlığından yakınan biri de değildi. Yüzünde eksik olmayan sakin gülümsemeyle, piposunu temizlemeyle meşgul olurdu. Evinde her şey kendi düzenindeydi. Bazen ziyaretlerimde eksik bir şeyi olup olmadığını sorardım.
“Bir ihtiyacın var mı?”
“Yok.”
Tek kelimelik yanıtında tartışmaya yer bırakmayan bir kesinlik vardı.
Israr etmezdim.
Yardım istemediğini değil, yardım istemeye alışık olmadığını zamanla anlamıştım.
Yıllar ilerledikçe yaşı mesleğinin önüne geçmiş, sonunda hekimliği bırakmak zorunda kalmıştı. Muayenehanesinin kapısı kapanmış, reçetelerini yazdığı daktilosunun sesi kesilmiş, hastalarının yüzleri birer birer hayatından çekilmişti. Çevresi de onunla birlikte küçülmüştü.
Bir zamanlar hastalarıyla dolup taşan hayatında şimdi daha fazla sessizlik vardı.
Ben ise onu düzenli olarak ziyaret etmeye devam ediyordum. O günlerde bunun nedenini kendime tam olarak açıklayamıyordum. Belki dostluğumuzdan, belki ondan her seferinde yeni bir şey öğrenmekten, belki de yaşlandıkça çevresinden eksilen insanların arasında onun biraz daha yalnız kalmasından…
Yaşlılığını kabullenemediği, içine kapanışından, uzun suskunluklarından ve en sıradan davranışlarının ardına gizlenmiş huzursuzluğundan belli oluyordu. Yıllar yüzünde derin çizgiler oluşturmuş teni matlaşmıştı. Sanki bedeninin geçirdiği değişim ile zihninde taşıdığı insan arasında derin ve kapanması mümkün olmayan kırılgan bir çatlak oluşmuştu.
İnsan, gençliğinde yaşlanmayı kendisine ait bir gelecek olarak düşünmüyor. Yaşlılık hep başkalarının başına gelen, uzakta duran, zamanı geldiğinde belki de fark edilmeden uğranılacak bir durak gibi görünüyor. O da yıllarca böyle düşünmüş olmalıydı. Gücünün tükeneceğini, bir gün en basit bedensel ihtiyaçlarını bile kendi başına karşılamakta zorlanacağını, aklının ucundan bile geçirmemişti.
Bugünlerde yaşadığı zorluklar, ona yıllarca görmezden geldiği gerçeği bütün çıplaklığıyla gösteriyordu. Komodinin üzerindeki bardağa uzandı. Elini uzatırken parmaklarının titrediğini gördüm. Ben hemen ayağa kalkmak istedim. Fakat o, benden önce davranıp bardağı aldı.
“Ben alırım.”
Sesinde sertlik yoktu. Ama itiraz kabul etmeyen bir kararlılık vardı.
“Tabii,” dedim.
Ama o günden sonra ellerine daha dikkatli bakmaya başladım. Eskiden insanlara şifa dağıtan ellerdi onlar. Şimdi bir bardak suyu taşımakta zorlanıyorlardı.
Bardağı yavaşça kaldırdı ve bir yudum su içti. Ben de hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ettim. Ona yardım etmek isterken, farkında olmadan gururunu incitmekten korkuyordum.
Birden bir şeyler hatırlamış gibi bana dönerek
“Büyükannen nasıl ? “
“Altı ay önce kaybettik. Dostlar sağolsun”
Kısa bir sessizlikten sonra
“İyi kadındı”
Bu ölüm haberiyle kendisi arasında nasıl bir ilişki kurmuştu bilemedim.
Kendisini hâlâ geçmişinde olduğu gibi güçlü, karar veren, şifa dağıtan ve gerektiğinde başkalarına yol gösteren insan olarak görüyordu. Oysa beden, insanın kendisi hakkında kurguladığı öyküleri dinlemiyordu. Güç azalıyor, hareketler yavaşlıyor, bağımlılık ihtimali her geçen gün biraz daha belirginleşiyordu. Yaş ilerledikçe beden, insandan yavaş yavaş pek çok şeyi geri alabilir: gücü, hareket özgürlüğünü, bağımsızlığını… Fakat insanın asıl korkusu çoğu zaman bunların yitirilmesinde değil, daha derinde saklıdır: Bir gün artık kimsenin ona ihtiyaç duymaması.
Sanırım yaşlılığın en ağır taraflarından biri, insanın başkalarının hayatındaki yerinin yavaş yavaş küçüldüğünü görmesiydi. Ben o yeri büyütmeye çalışmıyordum. Sadece kaybolmasına izin vermiyordum.
Onun kabullenmekte zorlandığı bir başka şey yaşlanmak değil, başkalarının gözünde güçsüzleşmekti. Varlığını anlamlı kılan, kendisini güçlü hissettiren ne varsa, bir zaman sonra başkaları için gereksiz hâle gelmesi düşüncesiyle yüzleşmek. Bu düşünce ölümden daha ağır geliyordu. Belki de insanın en derin kaybı, sahip olduklarını yitirmekten çok, sahip olduklarının başkaları için artık bir anlam taşımadığını fark ettiği andı.
Gücünün artık saklanamayacak kadar azaldığını çevresindekilerin anlamasını istemiyordu. Bu yüzden elinde kalan son olanaklarla eski otoritesini sürdürmeye çalışıyordu. Ses tonunda, susuşunda, sorulara verdiği kısa cevaplarda, hatta bazen hiçbir şey söylemeyişinde bile kendisini hâlâ eski konumunda tutma çabası vardı.
Ben onun geçmişini biliyordum. Bu nedenle hiçbir zaman doğrudan
“Bu gün nasılsın kendini iyi hissediyor musun?” diye sormuyordum.
Böyle bir soru, istemeden de olsa onun güçsüzlüğünü yüzüne vurmak anlamındaydı. Bunun yerine her ziyaretimde basit konulardan, gündelik olaylardan söz açarak, sanki hayat eskisi gibi devam ediyor, sanki aramızdaki ilişki yıllar önce nasılsa bugün de öyleymiş gibi davranıyordum.
Bazen bir olay karşısında ne yapmam gerektiğini açıkça bildiğim hâlde yine de ona sorardım:
“Sen olsan bu konuda ne yapardın?”
Çoğu zaman vereceği cevabı tahmin ederdim. Hatta bazen benimle aynı şeyi düşündüğünü ikimiz de bilirdik. Yine de onun fikrini almak için sorardım. Zamanla bunun bir bilgi arayışından çok daha fazlası olduğunu fark etmiştim. Ona danışmak, geçmişte sahip olduğu yerin hâlâ bütünüyle kaybolmadığını hissettirmenin bir yoluydu.
Yaş ilerledikçe insan yalnızca gücünü, hareket kabiliyetini ya da bazı alışkanlıklarını kaybetmiyordu. Bir zamanlar sözü dinlenen, kararlarına başvurulan, başkalarının hayatında ağırlığı olan biriyken, bir süre sonra kendi hayatının içinde bile gereksizleştiğini düşünmeye başlayabiliyordu. Onun da zaman zaman böyle hissettiğini sezebiliyordum. Bu yüzden, cevabını bildiğim soruları bile ona yöneltiyor, düşüncesini gerçekten önemliymiş gibi dinliyordum.
Belki de farkında olmadan ona küçük bir alan bırakıyordum. Sözüne yeniden başvurulan, fikri önemsenen, hâlâ bir başkasının kararını etkileyebilen bir insan olduğunu hissetmesi için...
Bunu yaptığımda yüzündeki değişimi görebiliyordum. Bazen hafifçe doğruluyor, daha dikkatli konuşuyor, geçmişteki o kendinden emin hâline kısa bir süreliğine dönüyordu. Sanki ona yalnızca bir soru sormamış, yılların elinden aldığı bir şeyi de geri vermiş oluyordum. Böylece fark ettirmeden, otoritesinin hâlâ bütünüyle kaybolmadığını göstermeye çabalıyordum. Bundan hoşnut kaldığını da görebiliyordum.
Ziyaretin sonuna geldiğimizde her defasında aynı soru zihnimde beliriyordu:
“Ben gidiyorum, bir şey ister misin?”
Bu soruya çoğu zaman temkinli bir sessizlikle karşılık verirdi. O sessizlikte garip bir gurur vardı. Bana ihtiyacı olmadığını, bensiz de yapabileceğini, yardım istemeyecek kadar hâlâ kendi kendisine yettiğini anlatmak ister gibiydi. Belki gerçekten ihtiyacı yoktu. Belki de vardı ama bunu söylemek, kendisi hakkında kabul etmek istemediği bir gerçeği itiraf etmekle özdeşti.
Her ayrılışımda boğazımda düğümlenen o ağır yumruyla, gözlerimde biriken yaşları gizlemeye çalışırdım. O hâlimi görmesini, içimde kopan sessiz fırtınaya tanık olmasını asla istemezdim. Benim yaşadığım acıyı fark ederse, sanki aynaya bakıyormuş gibi kendi yaşlılığını, kendi çaresizliğinin gerçeğini görecekti. Onu, kendi hüznümün içine çekmeye hakkım yoktu. Bu yüzden gözlerimi kaçırır, sesimi sağlam tutmaya çalışır, içimde parçalanan ne varsa onun yanında sessizce saklardım.
Tam kapıdan çıkacakken bazen, sanki söylemek istediği bir şey son anda aklına gelmiş gibi geri dönerdim. O zaman yüzüme bakar ve kısa bir cümle söylerdi:
“Soran olursa selamlarımı ilet.”
İlk zamanlar bunu sıradan bir nezaket sözü sanmıştım. Hepsi bu kadardı. Sonraları fark ettim ki o birkaç kelime, bütün varlığıma derin hatlarla kazınan bir cümleden çok daha büyük bir anlam taşıyordu.
“Soran olursa selamlarımı ilet.”
Bu cümle zihnime yerleşir, sonra günlerce içimde yankılanırdı. Onun söylediği yalnızca bir selam değildi. Cümlenin içinde, yaşanmışlığının, insan ilişkilerinin ve kendi varlığının muhasebesi gizliydi.
“Soran olursa...”
Bu iki kelime özellikle dikkatimi çekerdi. O, herkese selam göndermiyordu.
Sormayanı önemsemiyor, merak etmeyeni kendisine yakın saymıyordu. Belki de böylece insanlar arasındaki görünmez sınırları yeniden çiziyordu. Kimlerin kendisini hatırlamaya değer bulduğunu, kimlerin ise hayatının dışında kalması gerektiğini kendi zihninde belirliyordu.
Ama aynı zamanda soranlara karşı sorumluluğunu da yerine getiriyordu. Onu soranlara selam gönderiyordu.
Sanki “Beni hatırlayanları ben de hatırlıyorum.” demek istiyordu. Belki de bu kısa cümlenin ardında yaşlılığın en derin, en güçlü korkularından biri vardı:
Unutulmak.
İnsan ölümden önce unutulmaktan korkmaya başlayabiliyor. Unutulmak, yalnızca birinin artık adını anmaması değildir. Bir bakıma, yaşamış olduğunun başkalarının zihninden silinmesidir.
İnsanın varlığı, başkalarının hafızasında bıraktığın izlerle yeniden anlam kazanır. O da unutulmak istemiyordu. Ama bunu doğrudan söylemek de istemiyordu.
“Beni unutmayın.” demek, belki de onun için güçsüzlüğünü ifade eden savunmasız bir cümleydi.
Bunun yerine,
“Soran olursa selamlarımı ilet.” diyordu.
Gururunu koruyan, fakat özlemini saklayamayan bir cümleydi bu.
İçinde hem mesafe hem yakınlık vardı. Hem “Size ihtiyacım yok.” diyen bir gurur, hem de “Beni hâlâ hatırlayanlar olduğunu bilmek istiyorum.” diyen sessiz bir gereksinim.
Belki insanın en büyük çelişkilerinden biri de buydu: Bağımsız kalmak isterken hatırlanmak istemesi. Güçlü görünmek isterken sevildiğini bilmeye ihtiyaç duyması. Kimseye muhtaç olmadığını söylerken aslında birilerinin kendisini önemsemesini beklemesi.
Onun için hatırlanmak, yalnızca geçmişe ait bir duygu değildi. Aynı zamanda yaşamının anlamının hâlâ sürdüğüne dair de bir işaretti. Kendisini düzgün yaşamış, şifa dağıtmış, çevresine faydalı olmuş, insanlara iyilikleri dokunmuş biri olarak hatırlayanların onu unutmamasını bir bakıma kendine hak olarak görüyordu. Onlara selam gönderiyordu.
Diğerlerini ise sessizliğinin dışında bırakıyordu. Belki bu, onun yaşlılığa karşı son savunmasıydı.
İlerleyen günlerde bedeninin üzerindeki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetmişti. Günlük hayatın birçok ayrıntısında başkalarına ihtiyaç duyuyordu. Fakat insanlara kimi hatırlayacağını, kimi önemseyeceğini ve kime selam göndereceğini hâlâ kendisi belirliyordu. Geriye kalan küçücük bir özgürlük alanında kendi hükmünü sürdürüyordu.
Ve ben her ziyaretin sonunda onun o kısa cümlesini düşünerek ayrılıyordum:
“Soran olursa selamlarımı ilet.”
Belki de aslında bana söylemek istediği şuydu:
“Beni soranları sen de unutma. Çünkü insan, kendisini hatırlayanların hafızasında yaşamaya devam eder.”
Eve dönmüştüm ama kendime bir türlü gelememiştim. İçimde ağırlaşan düşünceler, sanki peşimden eve kadar gelmiş, odaların sessizliğine bile sinmişti. Bir süre öylece oturdum. Sonra, ani bir kararla yeniden dışarı çıktım. Serin sonbahar havasının yüzüme çarpmasının, içimde birbirine karışmış sıkışık duygularımı biraz olsun dağıtacağını umarak yürümeye başladım.
Her zamanki gibi, içimdeki duygu yoğunluğuna, beynimin saklı köşelerinden çıkıp gelen sorgulama da eşlik ediyordu. İnsan neden böylesine acı verici bir sona doğru yürümek zorunda kalıyordu? Yaşamak, sonunda kaybedeceğimizi bildiğimiz hâlde bütün bu acılara katlanmayı gerektiren bir yolculuk muydu? Yoksa insan, hayatın anlamını tam da bu kaçınılmaz sonun gölgesinde mi arıyordu?
Cevabını bulamadığım bu katı soruların arasında yürürken, birden arkamdan gelen tanıdık bir sesle irkildim.
“Hey! Nereye böyle?”
Başımı çevirdiğimde, elindeki gazeteyi havada sallayarak beni yanına çağıran Utku'yu gördüm.
Gülümsedim.
Utku, naif resimler yapan, kendisiyle barışık, yalnızlığıyla kavga etmek yerine onu hayatının bir parçası olarak kabullenmiş, sıcak kanlı bir dosttu. Onunla konuşurken insan kendisini açıklamak zorunda hissetmezdi. Bazen birkaç kelime yeter, bazen de uzun bir sessizlik...
Evet Utku ile konuşmak ikimize de iyi gelecekti.
Birlikte atölyesine geçtik. Karşılıklı oturduk. Atölyenin, tanıdık boya kokusu, köşede yanan küçük sobası, duvarlara yaslanmış tabloları ve her zamanki dağınık ama huzurlu hâli içimdeki sıkışmışlığı biraz olsun gevşetti. Derin bir iç geçirdikten sonra bir parça kendime gelebilmiştim.
Yıllar Utku'nun da yüzüne dokunmuştu. Bunu ilk kez bu kadar açık fark ediyordum. Bir süre birbirimize baktık.
Eskiden saatlerce tartıştığımız konular geldi aklıma. Gençken önümüzde uzayıp giden ve hiç bitmeyecekmiş gibi algıladığımız zamanın verdiği rahatlıkla evreni, dünyayı, insanı, yaşamı ve geleceği uzun uzun konuşurduk. O gün ise kelimelerimiz daha ağırdı.
Sanki yıllar, konuştuğumuz konuları değiştirmekle kalmamış, sorularımızın kendisini de değiştirmişti.
Artık “Hayatı nasıl yaşamalıyız?” diye sormaktan çok,
“Bunca yaşanmışlığın sonunda geriye ne kalacak?” sorusunun yanıtını düşünüyorduk. Bir süre geçmişten söz ettik. Sonra nedense konu ölüme geldi.
Arkadaşım çayından küçük bir yudum aldı.
“İnsan ne zaman ölümü düşünmeye başlıyor, biliyor musun?” dedi.
“Ne zaman?”
“Ölümün sadece başkalarının başına gelen bir şey olmadığını anladığında.”
Sustu.
“Gençken,” diye devam etti, “ölüm sıradan bir haber gibidir. Birilerinin başına gelir. Bir isim duyarsın, üzülürsün, sonra kendi hayatına dönersin. Fakat yaş ilerledikçe o haberin içindeki mesafenin yaklaştığını hissediyorsun.”
“Belki de yaşlanmak,” dedim, “ölüme yaklaşmaktan çok, ölümün artık sana ait bir ihtimal olduğunu anlamaktır.”
Başını salladı.
“Evet. Ve insanı asıl korkutan da ölümün kendisi olmayabilir.”
“Ne olabilir?”
“Yok olmak.”
“Ölmekle yok olmak aynı şey değil mi?”
Bir süre düşündü.
“Beden için belki. Ama insan sadece bedeninden mi ibaret?”
Bu soru havada kaldı.
Ben, yaşlı adamın son cümlesini hatırladım.
“Soran olursa selamlarımı ilet.”
Arkadaşım yüzüme baktı.
“Ne düşündün?”
Ona yaşlı adamı anlattım. Her hafta yaptığım ziyaretleri, suskunluklarını, yardım istemeyişini ve her ayrılışımda söylediği o cümleyi...
Utku dikkatle dinledi ve
“Bence o, ölümden çok unutulmaktan korkuyor.” dedi
“Ben de öyle düşünüyorum.”
“Peki sence neden?”
“Unutulmak, insanın kendi hayatına dışarıdan bakınca görebileceği son şeylerden birini de kaybetmesi gibi. İnsan öldüğünde kendi varlığının sona erdiğini bilemez. Ama başkalarının onu hatırlamaması, yaşarken düşündüğü bütün anlamların bir gün sessizliğe gömülmesi demek.”
Utku hafifçe gülümsedi.
“Garip değil mi?”
“Ne?”
“Bir insan öldüğünde artık hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor. Ama biz yaşayanlar, onun unutulmamasına ihtiyaç duyuyoruz.”
Bu kez ben sustum.
Haklıydı.
Belki unutulmaktan korkan yalnızca ölen kişi değildi. Geride kalanlar da birini unuttuklarında, onunla birlikte kendi geçmişlerinden bir parçayı kaybetmiş olmaktan korkuyorlardı.
Utku devam etti:
“Belki de insan başkasını hatırlarken aslında kendisini de hatırlıyor. Çocukluğunu, gençliğini, birlikte güldüğü günleri, söylediği sözleri, kırılganlıklarını ... Birini unutmak bazen kendi hayatının bir bölümünü de silmek gibi.”
“Öyleyse hatırlamak,” dedim, “bir tür yaşatma ve yaşama biçimi mi?”
“Belki.”
“Peki bir insan kaç kişinin hafızasında yaşayabilir?”
“Bilmiyorum.”
“On kişi? Yüz kişi? Bin kişi?”
“Sonunda hepsi ölür.”
Utku duvardaki eski bir tabloya bakarak:
“Bir tabloyu yapan ressamın adını bilmiyorsun diye o tablo sana dokunmaktan vazgeçiyor mu?”
Bu cevap ikimizin de üzerine ağır bir sessizlik bıraktı. Bir süre sonra Utku düşünceli bir mırıldanmayla:
“Belki sorun sonsuza kadar hatırlanmak değildir.”
“Ya nedir?”
“Bir insanın yaşarken başka bir insanın hayatına gerçekten dokunmasıdır. Sen onu hatırlıyorsan, o artık yalnızca geçmişte yaşamış biri değildir. Senin davranışlarında, düşüncelerinde, verdiğin kararlarda yaşamaya devam eder.”
“Fakat bir gün ben de olmayacağım.”
“Evet.”
“Ben onu hatırlayamayacağım.”
“Belki de hayatın sırrı burada.”
“Nasıl?”
“Hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilerek yine de birbirimizin hayatına anlam katmak.” Bu cümle üzerinde uzun süre düşündüm.
Yaşamın değeri, sonsuz olmasından gelmiyordu. Tam tersine, sınırlı olmasından geliyordu. Bir insanın yanında geçirdiğimiz zamanın bir gün biteceğini bildiğimiz için, o zaman değer kazanıyordu. Bir dostun sesini bir daha duyamayacağımızı bilmek, o sesi bugün daha dikkatli dinlememize neden olmalı.
Bir gün ayrılacağımızı bilmek, sarılmayı anlamlı kılıyor.
Bir gün unutulabileceğimizi bilmek, hatırlamayı önemli hâle getiriyor.
Utku bir masanın üzerinde duran ellerime bir de yüzüme baktı.
“Belki de ölüm,” dedi, “yaşamın karşıtı değil.”
“Nedir öyleyse?”
“Yaşamın sınırı.”
“Sınır?”
“Evet. Bir şeyin sınırsız olduğunu düşünürsen, onun değerini ertelemeye başlarsın. Ama sınırlı olduğunu bildiğinde, ona başka türlü bakarsın.”
Dışarıda akşam olmuştu.
Camdan sokağa baktım. İnsanlar aceleyle bir yerlere gidiyordu. Her biri kendi kozasının içinde küçük öyküsünü örüyordu. Kim bilir kaçının zihninde ölüm hiç yoktu. Kaçı yaşlılığı kendisine ait bir gelecek olarak görmüyordu?
Sonra yaşlı dostumun yüzünü düşündüm. Belki o da yıllar önce böyleydi. Belki bir zamanlar ölüm onun için de başkalarının başına gelen uzak bir olaydı. Şimdi ise ölüm kapıya yaklaşmıştı ve o, kapının ardında ne olduğunu görmekten çok, kapı kapandıktan sonra adının kimlerin dilinde nasıl kalacağını düşünüyordu.
Utku sessizliği bozdu:
“Peki sen onun yerinde olsaydın ne isterdin?”
Sorunun cevabını hemen veremedim.
Sonra sessizce:
“Beni hatırlamalarını isterdim.”
“Başka?”
“Beni acıyarak değil, olduğum insan olarak hatırlamalarını.”
“Başka?”
Bir süre düşündüm. Acaba hatırlanmak isterken bencilce mi davranıyordum ?
“Belki de... Beni kaybettiklerinde hayatlarına devam edebilmelerini.”
Utku başını kaldırarak
“Bu önemli.”
“Nesi önemli?”
“Sevgi bazen birinin yanında kalmasını istemektir. Bazen de gittiğinde onun yokluğuyla yaşamayı öğrenebilmektir.”
Bu söz içime dokundu.
Utku son çayını yudumlarken birden dönerek;
“Bir şey daha var,” dedi.
“Nedir?”
“Bence insan öldüğünde tamamen yok olmaz.”
“Nasıl yani?”
“Birinin hayatına dokunduysa, o dokunuş başka bir insana geçer. O insandan da bir başkasına... Böylece kimse sonsuza kadar yaşamaz ama hiçbir hayat da bütünüyle iz bırakmadan kaybolmaz.”
Sonraları, insanın bir başkasının hayatında hangi yere sahip olduğunu çoğu zaman o yer boşalmaya başladığında anlayabileceğimi öğrenecektim.
Dışarıdaki ışıklara baktım.
Belki yaşamak buydu. Sonsuza kadar var olmak değil.
Bir başkasının hayatına, çaresizliğin her yanını kuşattığı bir anda, hiç beklenmedik bir şekilde girerek derin izler bırakmak.
Yüzyıllar boyunca horlanmış, unutulmuş bir ulusun kaderini değiştiren, onu çağının uygarlığıyla buluşturan o büyük insan da, bıraktığı izle “Beni hatırlayınız” derken acaba neyi düşünüyordu? Belki de yalnızca kendi adının gelecek kuşakların belleğinde yaşamasını değil; bir ulusun yeniden ayağa kalkışını, kendi varlığına ve geleceğine yeniden inanmasını düşünmüş olmalıydı.
Belki ölüm, insanın hatırlanmaya başlanma öyküsünün ilk cümlesiydi. Ama öykümüzün bizden sonra başkalarının içinde nasıl yaşayacağını, yaşarken bıraktığımız izler belirliyordu.
O gece eve dönerken yaşlı adamın bana söylediği cümleyi yeniden hatırladım:
“Soran olursa selamlarımı ilet.”
Artık bu cümleyi yalnızca unutulmaktan korkan yaşlı bir adamın sözü olarak görmüyordum. O, farkında olmadan bana hayatının sonlarına doğru ulaşmış en yalın gerçeği söylüyordu:
Belki de insan, ölümden çok, yaşarken kimsenin kalbine dokunmadan yaşamış olmaktan korkmalıydı.
Ertesi hafta yine onu ziyaret ettim. Her zamanki gibi gündelik olaylardan konuştuk. Bir ara yüzüme baktı. Sanki söylemek istediği bir şey vardı.
Sonra vazgeçti.
“Daktiloyu hala saklıyor musun ?”
“Atmaya kıyamadım duruyor”
“Çalışıyor mu ? “
“Çalışıyor”
“Niye kullanmıyorsun”
Gözlerini boşluğa çevirerek
“Kime reçete yazacağım”
Belkide bu soruyu sormamalıydım. Acaba güçsüzlüğünü mü hissettirdim düşüncesiyle
Ayağa kalktım.
“Ben gidiyorum. Bir şey ister misin?”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Yok.”
Bazen gerçekte hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını düşünürdüm. Kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkacakken arkamdan seslendi:
“Soran olursa selamlarımı ilet.”
Bu kez arkamı dönüp uzun uzun yüzüne baktım.
Gülümsedim.
“İletirim.”
Ve kapıyı kapatırken, bir kez daha o cümlenin yalnızca onun benden istediği bir selam olmadığını anladım.
Belki bana emanet ettiği şey, unutulmamak değil, hatırlanacak bir hayat bırakmaktı.
M. Topaloğlu
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.