14 Ekim 2026
Son Dakika

Üzerimizden bir melek geçti / Laszlo Krasznahorkai

Nobel Ödüllü Macar yazar Laszlo Krasznahorkai'nin oldukça dokunaklı bu uzun öyküsü bir saldırıdan kurtulup mağaraya saklanmış yaralı Ukrayna askerlerinden birinin, kendilerini kurtarmaya gelecek arkadaşlarını beklerken dünya sisteminin dayattığı günlük yaşamı sorgulaması anlatılıyor.

Üzerimizden bir melek geçti / Laszlo Krasznahorkai

 "... stets das Böse will, und stets das Gute schafft."
“... sonsuza kadar Kötülük için çabalar ve sonsuza kadar İyilik yapar.”
—Goethe, Faust

"HER ŞEYE AÇIĞIM," dedi; AK-74'ü biraz uzağa itip koltukaltını kaşımak için elini çelik yeleğinin altına soktu ve şöyle devam etti: "Sonunda her şeyi dile getirebildiğim için memnunum."

Zira bugüne dek buna hiç fırsat bulamamıştı; bombardıman yüzünden uyuyamadıkları o kısa soluklanma anlarında bile ancak bir iki ufak ayrıntıdan bahsedebilmişti. Oysa şimdi tüm hikâyeyi bir çırpıda anlatabilirdi; fakat söze, kendisinin bir gelecek analisti ya da fütürolog olmadığını belirterek başlaması gerekiyordu.

Sivil hayatında bir trend analistiydi —gerçi o kendini trend analisti olarak değil de bir tür gözlemci olarak tanımlamayı yeğlerdi. Gelecek analistleri ya da fütürologlar bir odada oturup ekranları izlerlerdi; evet, kendilerine has yöntemleri, modelleri, "gelecek çarkları" ve benzeri araçları vardı ama toplum, insanlık ve robotlar üzerine onunki gibi daha geniş bir perspektifle düşünmek onlar için akıl almaz bir şeydi —bu tür konular onları huzursuz ederdi.

Dolayısıyla o, geleceğin değil trendlerin, verilerin ve olguların analistiydi —bu üç kelimenin her birini özellikle vurgulayarak açıkladı bunu. Ne var ki —gözlerinden yalnızca biri az çok sağlamdı, o da epey bulanık görüyordu— işini sağlama almak için uzandığı paletlerin kenarını eliyle yokladı. Çünkü sol bacağı çatışmaların ilk ayında Buça'da kesilmişti; siperin iç duvarına dayadığı koltuk değnekleri sürekli kayıp düşüyordu ve yine birini yakalamayı başaramamıştı. Yapabileceği tek şey, yanındaki adama doğru sürünmek, el yordamıyla adamın göğsünü, omzunu ve boynunu bulmak ve arkadaşının başını dikkatlice çekip rulo yaptığı askeri ceketinin üzerine —yastık niyetine— yerleştirmekti; zira o baş yavaşça çamurun içine doğru kaydı ve ardından bulanık sağ gözünü diğer adamın karnındaki sargılı yaraya yaklaştırıp bir süre ona baktı; bu sırada da şöyle açıklıyordu: Bak dostum, formül çok basit; ortada kapalı bir sistem, yani Dünya var; nüfus artıyor; şu an yedi buçuk milyar, yakında sekiz milyar olacak ve biz sanki bu büyük bir sürprizmiş gibi davranıyoruz; oysa hayır, bu insan kalabalığının nihayetinde bir tür otomatik iş birliğine ihtiyaç duyacağını yarım asırdır biliyorduk; elbette biliyorduk ve bunu hissediyorduk; işte bu yüzden —ve burada bir el hareketiyle parantez içi bir açıklama yapacağını belli etti— elli yılı aşkın bir süre önce 2001: Bir Uzay Destanı filminde karakterlerden birinin elinde yassı, ne olduğu belirsiz bir alet tutup, dilediği şeyi harekete geçirmek, durdurmak ya da ona erişmek için üzerindeki bir şeye basması çok hoşuna gitmişti; bugünse bu bize çok doğal geliyor, değil mi?

Ama o zamanlar hiç de doğal değildi; saçmalıktı, düpedüz hayal ürünüydü, çocukça bir kurmacaydı; bu fikre gülüp geçerdik; oysa bugün elinde akıllı telefonunla herkese ulaşabiliyorsun; eskiden insanlar uzaktaki biriyle sohbet etmezdi; nasıl edebilirlerdi ki? Telefon falan yoktu; burada yüzünü buruşturdu—sanki karnındaki o kanlı sargının görüntüsünden hoşlanmamış gibi—ve sürünerek kendi yataklarına geri döndü; bir bacağı ve tek koluyla çamurun içinde sendeleyerek, bir şekilde—hem de tüm müfrezenin, herkesin bir anda can havliyle ve karmakarışık bir şekilde kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldığı o şiddetli saldırıdan kaçıp kurtulmak zorunda kalmasına rağmen fark edilmedikleri, iyice gizlenmiş, oyuk bir mağarada—arkadaşı için iki, kendisi için de iki yatağı yan yana getirmişti; ikisi için yapılabilecek hiçbir şey kalmamıştı ve orklar tepelerinden hızla geçip giderken geride bırakılmışlardı; o pislikler sadece boş siperi fark edip geçmiş, mağarada yatanları görmemişlerdi; şimdi orada, o yataklarda yatıyor ve —her ne zaman mümkün olursa— birinin gelip onları almasını bekliyorlardı; gerçi o ana dek mümkün olmamıştı, topçu ateşi bir an bile dinmemişti ve onlar saatlerdir bu mağarada, o yataklarda yatıyorlardı; saatine bakmamıştı; bulanık gören gözü kadran üzerindeki akrep ve yelkovanı seçemezdi zaten; hem saati bilmek de istemiyordu; çavuşun onlara sağlıkçıları göndereceğini haykırmış olmasının bir önemi yoktu; o andan itibaren saldırı bir saniye bile durmamış, bombardıman aralıksız sürmüştü; ve işte buradaydılar, o mağarada, o yataklarda; peki, diye devam etti, ne yapması gerekiyordu ki? Böylesi gelişmelere, zihindeki o sıçramalara bayılıyordu; dünyanın öbür ucundaki insanlarla konuşmamızı sağlamalarına... yani, bu çılgınca bir şey değil mi? Tüm ticari işlemleri nasıl dönüştürdüğüne, iletişimi nasıl değiştirdiğine —kökten değiştirdiğine—; tek bir günde size ulaşan onca bilgiye... Instagram'a bakıyorsunuz, öylece aşağı kaydırıyorsunuz; sokakta yürürken karşınıza o devasa reklamlar, o kocaman panolar çıkıyor ve otobüs durağındaki, bir sonraki otobüsün ne zaman geleceğini gösteren o elektronik tabela; tek bir günde edindiğiniz bilgi, bir Orta Çağ serfinin tüm ömrü boyunca edineceği bilgiye eşdeğer. Yirmi yıllık iletişim dersi kitaplarında günde sekiz kez dikkatin dağılmasının odaklanmayı engelleyeceğinin yazdığını hatırlayın; peki ya bugün? Sekiz dikkat dağıtıcı unsur sizi sabahleyin ancak tuvalete kadar götürebilir; çünkü o yolda yeni e-postanız veya kısa mesajınız var mı diye telefonunuzu kontrol eder, Instagram ve Twitter’da neler olup bittiğine bakar, ardından manşetlere göz atarsınız. Tamamen yeni bir işleyiş biçimine sahibiz; çok daha zengin ve ilginç hayatlar sürüyoruz. Örneğin, günümüzdeki herhangi bir genç, diyelim ki Leonardo da Vinci’den çok ama çok daha iyi bir şekilde aynı anda birden fazla işi yürütebiliyor; evet, o bir dahiydi, eşi benzeri görülmemişti ama aynı anda birden fazla iş yapamazdı; her seferinde tek bir işle uğraşır, iki üç gün boyunca sadece o işi yapardı; oysa şimdi? Ne kadar heyecan verici, değil mi?

Evet, heyecan verici.

Eh, artık sıradan bir piyade eriydi; çünkü yaptıklarını onlara anlatmanın bir faydası olmamıştı ve onu daha üst düzey görevlere uygun görmemişlerdi. Zira toplumsal ölçekte meselelere bakmanın ne anlamı vardı ki? Vatanı savunurken pratik adamlara ihtiyaç duyulurdu; oysa o —ki askerlik şubesi heyetinin önünde bunu inkâr da etmemişti— açıkça teorik yönü ağır basan bir adamdı. Yine de tek bacağıyla piyade birliğine yeniden yazılmak istemiş, onlar da cevaben tetiği çekecek tek bir parmağın yeterli olduğunu söylemişlerdi.

Hayal kırıklığına uğramadığını söyleyemezdi, çünkü biraz hayal kırıklığına uğramıştı; bilgisayarları gündelik kullanım düzeyinde gayet iyi biliyordu ama teorik eğilimi nedeniyle kültürel bir yaklaşımı tercih ediyordu; onu asıl ilgilendiren de buydu. Başka bir deyişle, yıldızlar ve benzerleriyle o çok geniş kozmik ölçek ona göre değildi; aynı şekilde psikolojik düzey ya da birey de ona göre değildi. Ancak kültür —ve alt kültürler—; yani insanların değişim biçimleri... İşte onun her zaman incelediği şey buydu: Tarih boyunca kendimizi teknolojik eksende yeniden programlama şeklimiz.

Şu anda da böyle bir yeniden programlama sürecinin tam ortasındayız; dünyayı yeni yollarla algılıyor, yeni yollarla iletişim kuruyor ve yeni yollarla yaşıyoruz. Üstelik tüm bunların bir nedeni var; insanların neden birtakım eylemlerde bulunduğunu ve bu nedenin ne olduğunu kavramaya başlıyorsunuz. Zira kültürün bir hayatta kalma stratejisi olduğunu anlamalıyız; Dünya üzerinde sayısız tür var ve bizim türümüz hayatta kalmak için kültürü seçti. Bazı türler çok sayıda dişe sahip olmayı seçti, kimisi avını yere sermek için devasa kuyruklar geliştirdi, bir başkası korkunç bir çene, zehir ya da elektrik akımı edindi; ama biz—dedi, bir yandan da süregiden bombardıman sırasında siperin iki duvarından dışarı fırlamış kökleri süzerek—kültürü seçtik. Benim gibi bir eğilim analisti de —verilerle, olgularla, bilgilerle!— bu kültürün çözebildiği ve çözemediği sorunları, teknolojiyle çözülebilen ve çözülemeyen meseleleri analiz eder; ama asıl mesele insandır, onlara odaklanmak ilginçtir; kaydettiğimiz ilerleme, neden şunu ya da bunu yaptığımız...

Çünkü gerçek değişimleri kavramak hayati önem taşır; benim için hangi cep telefonunun hangi modelde ne tür yeni özelliklerle piyasaya çıktığının bir önemi yok, bu hiç de ilginç değil; asıl ilginç olan, birbirimize nasıl bağlandığımız; nasıl olup da birdenbire hepimizin aynı anda korkuya kapıldığı ya da birbirimize aynı anda güvendiğimizdir. Daha önce hiç bu denli yüksek bir hızda yaşamamıştık, sayımız hiç bu kadar çok olmamıştı, hayat hiç bu kadar hareketli geçmemişti; tüm bunları son derece ilginç buluyorum. Her şeyden önce ben —diyerek kendini işaret etti— söze hep şu varsayımla başlarım: Herkes mutlu, varlıklı ve sağlıklı olmak ister; çağlar boyunca buna ulaşmak için çeşitli stratejiler izledik ve o yöne doğru gittiğimiz de aşikâr; herkes mümkün olduğunca uzun yaşamak, mümkün olduğunca zengin ve mutlu olmak istiyor; dahası, buna çoktan ulaştık da, elimde bunu kanıtlayacak rakamlar var: İnsanlık tarihinin yüzde doksan dokuzluk diliminde insanların yüzde doksan dokuzu açlık çekiyordu; 1880’de insanların yüzde seksen sekizi derin bir yoksulluk içindeydi, bu oran 1980’de yüzde kırka, 2018’de ise yüzde ona düştü; ömrümüzü ikiye, üçe katladık; elbette artık sayıca kahrolası derecede fazlayız ve doğal kaynakları tüketip bitirdik. Ve tam burada sesini yükseltti İnsanlık tarihinde hiç bu kadar zengin olunmamıştı; yüzyıllar boyunca ekonomik kapasiteler değişmeden kalmıştı. Örneğin 1800 yılında İtalya’da yaşayan bir adamın kazancı, 1300 yılındaki bir adamınkiyle hemen hemen aynıydı; yani yaklaşık bin altı yüz dolar civarındaydı. Ancak tüketim ekonomisini başlatan yeniliklerin —buhar makinesi, demiryolu, ampul, otomobil, bulaşık makinesi; evet, bulaşık makinesi!— gelişinden bir ya da bir buçuk yüzyıl sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından refah bir anda üzerimize bir sel gibi aktı. İnsan ömrü kırk yıldan seksen yıla fırladı, dünya ekonomisi iki yüz elli kat büyüdü; evet, çok zenginleştik. Eğer bu iki tabloyu yan yana koyarsanız…

Ekonomik —tekrar ediyorum, ekonomik— açıdan bakıldığında, en zengin ulustaki en zengin insanlar bile bugün en yoksul ülkedeki en yoksul kişinin yaşadığı kadar iyi bir hayat sürmüyordu; şöyle bir düşününce, insan belki krallara imrenebilir ama o ısıtmasız şatolarda oturup lazımlık kullanmak, dünyadan ve haberlerden kopuk yaşamak... yok, asla; elbette eğilim analistleri aptal değil, sefaletin, talihsizliğin ve yoksulluğun var olduğunu biliyoruz ama türümüzü ele alırsak, insanlık hiç bu kadar yüksek bir yaşam standardına sahip olmamıştı; ah, bir dakika, kahretsin, yine konudan sapıyorsun dostum, diye kesti sözünü kendi kendine; sürünerek yanına gidecek gücü olmadığından da bağırdı: "Hey, uyan!" Öteki adam —her iki gözü de yerinde olmasına rağmen— gözlerini açmadan başını yavaşça kaldırdı ve verebildiği tek karşılık şuydu:

Devam et.

"BM-21'ler," dedi sonra, sanki yeni bir şey söylüyormuşçasına; oysa doğrudan çatışma başladığından beri üzerlerine aralıksız ateşleniyordu bu füzeler; nefesini tuttu, kırkının da sayısını tek tek belirledi, biraz bekledi, derin bir nefes aldı ve devam etti: "Evet, bugün kanıksadığımız pek çok şey eskiden böyle değildi; yasalar önünde eşitlik, kadın hakları, insan hakları ve benzerleri... Milenyumun başından, ama özellikle de 2019'dan bu yana seçim özgürlüğüne sahibiz; artık pek çok insanın çok daha fazla seçeneği var; yurt dışına seyahat edebilir, şu ya da bu alanda eğitim görebilir, kendinizi bir hobiye adayabilirsiniz; çok ilginç, çok yaratıcı pek çok yeni iş kolu mevcut; gerçi Orta Çağ'dan biri gelse hiçbir şey anlamazdı; ne bileyim, Kiev'deki bir ofiste oturup bütün gün düğmelere basan bir borsacıyı görüp de buna nasıl iş diyebilir ki insan?" O kişiyi, bu aracının bir değer yarattığına; bunun gerçekten de evrensel toplamı artıran bir iş olduğuna —ki artık önemli olan salt üretim değil yaratıcılıktır, zira yaratıcılık en büyük sermaye haline gelmiştir; artık mesele içeriği sadece hedefine ulaştırmak değil, ona ihtiyaç duyulduğu anda ulaştırmaktır; ve gelinen noktada en önemli şey, bilgiyi belirli bir durumla, doğru zamanda birbirine bağlamak, ilişkilendirmektir— ikna edemezdiniz; ancak o daha sözünü tamamlayamadan, yanındaki adam söze girip şöyle dedi:

Devam et.

Bunun üzerine o sadece şöyle demekle yetindi: "Ah güzel, pekâlâ dostum; hayatta olmana sevindim, aynen böyle devam et dostum, çünkü hayat muazzam bir şeydir." Örneğin, en çok hoşuna giden şey, atalarımızın hayallerini nasıl gerçekleştirdiğimizdi; bir düşünsenize, beş bin yıl önce Polinezyalılar küçük tekneleriyle dört bir yanı dolaşırken, uzaktakilerle konuşabilmek için yüzlerce mil yol katederlerdi; oysa bakın, artık bu sorunu çözdük, telefonumuz var; Bir zamanlar buna telepati denirdi; ama hayır, bu telepatik değil, telefonla ilgili bir durum; ne yazık ki şu an ikimizin telefonu da çalışmıyor ama yine de insan türü düzeyinde telefon denen şey varlığını sürdürüyor ve yakında ikimizin de elinde birer tane olacak; çünkü sağlık ekiplerinin eli kulağında, bundan eminim. Ancak bu arada şunu da belirtmek ister; biz hep her şeyi bilmek istemişizdir —ruhları çağırmak, şamanın ağacına tırmanmak gibi— ve işte, artık internetimiz var; ya da başka bir örnek verecek olursak, hep yerimize başkasının çalışmasını istemişizdir ve işte, artık robotlarımız var; hep her dili bilmek istemişizdir ve artık Google Çeviri var; evet, eskiden en yüce, en olağanüstü entelektüel başarılarla ilişkilendirdiğimiz pek çok şey bugün halihazırda mevcut. Örneğin eskiden kaybolmamak büyük bir nimetti, yön bulma yeteneğine sahip insanlar toplumda büyük saygı görürdü; oysa şimdi GPS bu imkânı herkese sunuyor. İşte bu yüzden, insanların "ne biçim bir dünya bu, herkes akıllı telefonuna yapışıp kalmış" diye yakınmalarından hoşlanmıyorum; çünkü asıl önemli olan kişinin telefonuyla ne yaptığıdır: okumak, sohbet etmek ya da —çoktan buluta yüklenmiş olan— son kan tahlili sonuçlarını kontrol etmek veya tam o anda bitcoin'in ne durumda olduğunu görmek için piyasayı taramak... Sonuçta kabul etmeliyiz ki, akıllı telefon sayesinde pek çok sorunu çözdük; her şeyi değil belki ama pek çoğunu. Bu da bizi dijital kültürün aslında ne işe yaradığı sorusuna getiriyor; pekâlâ, anlatayım size, ama lütfen uyanık kalın! Uyanığım, devam et

Gayet iyi, demek hayattasın; aynen böyle devam et, çünkü bu dünya harika bir yer. Ve bu dünyada —artık bir klişe haline gelmiş olsa da tekrar etmekten kendimi alamıyorum— sayıca çok kalabalığız. Şunu bir hayal et: Daracık bir odada, gece yarısına çeyrek kala on kişiyiz; derken gece yarısına beş kala otuz kişi daha geliyor ve artık oraya balık istifi doluşmuşuz. Görüyorsun, şehirlere taşındık; şehirler güzeldir, her şey oralarda bulunur. Dünya her ne kadar tarih boyunca kırsal ağırlıklı bir gezegen olmuşsa da, 1980 veya 2000 civarında kentleşme süreci iyice hız kazandı; bugün nüfusun yarısı şehirlerde yaşıyor, yakında bu oran üçte ikiye çıkacak. Artık pek çok yabancı yan yana yaşıyor ve evet, şehirler gerçekten de iyi şeyler; iş imkânları, eğlence, kültür, sanat, eğitim, sağlık hizmetleri...

Yine de birbirimize yabancıyız ve yabancılardan korkuyoruz; oysa iyice düşündüğünüzde, dijital kültürü —cep telefonları, tabletler ve benzerlerini— hayatımızda kullanmaya başlayalı şunun şurasında beş ya da on yıl oldu. Bunu o kadar çok sevdik, o kadar benimsedik ve hayatımızda o kadar önemli bir yere sahip oldu ki... Şahsen ben —burada eliyle kurşun geçirmez yeleğine dokundu— sokakta korkuyorum; herkes bir yabancı. Ama yine de gece saat ikide sarhoş bir halde eve dönerken bir düğmeye basıyorsunuz, yabancı biri arabasıyla —diyelim ki bir Uber sürücüsü— geliyor, biniyorsunuz ve sizi evinize bırakıyor; ya da ailenizi alıp tatil için Odessa’da hiç tanımadığınız birinin evine gidiyorsunuz ve bunda hiçbir sorun yok. Oysa eskiden böyle değildi; eskiden sizi bir arkadaşınız bırakır ya da komşunuz yardım ederdi. Ama yabancıların birbirleriyle böyle bir bağ kurması... Hayır, daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı; bu ancak şimdi gerçekleşiyor, çünkü şehirlerde bu kadar çok yabancının bir arada yaşamasını mümkün kılmak zorunda kaldık. Artık insanların telefonlarıyla çok fazla vakit geçirmesinden şikâyet etmek boşuna; durum böyle ve böyle de devam edecek. Herkesin kendine ait kişisel cihazları olacak; kiminin kafa derisine yerleştirilmiş, kiminin bileğine dikilmiş... Ne fark eder ki? Makinelerle giderek daha fazla bağ kuracağız; öyle ki, bir şeyin insandan mı yoksa makineden mi geldiğini bile ayırt edemeyeceğiz. Asıl mesele şu ki —burada yine işaret parmağını havaya kaldırdı— bunun bir önemi bile kalmayacak; eskiden yapamadığımız şeyleri artık yapabiliyoruz ve bu gayet iyi bir şey. Artık ağlarla örülü bir toplumda yaşıyoruz; parayı, bilgiyi, sanatçıları ve koleksiyoncuları birbirine bağlayabiliyoruz. Örneğin artık dijital bir sanatçı, bir NFT eserini yüzde yüz orijinallik garantisiyle, eşsiz bir sanat eseri olarak satabiliyor. Eskiden yollar inşa ederdik, şimdiyse ağlar kuruyoruz; görünmez bir ağ bizi sarmalıyor ve bizler onun için kullanım alanları bulmak zorunda kalacağız; onun yararı bizzat kendisi olacak; şahsen ben, yeryüzünün uğradığı tahribatın dijital kültürün yardımıyla onarılacağından eminim; bunu başaracağız, çünkü buna mecburuz; teknolojilere halihazırda sahibiz ya da henüz sahip değilsek bile çok yakında sahip olacağız; ve tam bu noktada sesini alçalttı, çünkü ağzı kurumuştu; yanındaki şişeyi arayıp buldu, bir yudum aldı ve boğazını temizledi... Devam et.

Evet, evet, dedi; gerçekten de öyle olacak—her şey tam da onun söylediği gibi gerçekleşecekti; insan şakalar yapıp onun sadece yoldaşının moralini yüksek tutmak için böyle konuştuğunu söyleyebilirdi—ki bu kısmen doğruydu—ama bir sebep daha vardı: Gelecek —ki biz şimdiden onun içinde asılı kalmış durumdayız— aslında o denli köklü bir biçimde yeni olacaktı ki (bunun bir hayal ürünü olmadığı, hele ki bir teselli amacı taşımadığı o kadar açıktı ki), şu bariz gerçeği tekrarlamaktan kendimi alamıyorum: Biz henüz geleceğin çok başındayız; evet, ve şunu da bir düşün, gerçekten çok zenginleştik ama oda artık fazlasıyla kalabalıklaştı; yani artık daha iyi bir yaşamın peşinde değiliz, sadece mevcut yaşam standardımızı korumaya, elimizdekini muhafaza etmeye çalışıyoruz; artık her şey karşılıklı etkileşimden ibaret ve girişimler tabandan yükseliyor; böylece sen, ben ve herkes ihtiyaçlarını ve isteklerini dile getirebiliyor ki bu muazzam bir şey; başka bir deyişle, hepimiz bir araya gelip —kolektif bir şekilde ya da her neyse— güçlerimizi birleştirebilir ve geleceği şekillendirebiliriz; bu hayati derecede önemli olacak çünkü gürültü inanılmaz boyutlara ulaştı; ve bundan bahsetmiyorum —burada başını yukarı doğru kaldırdı; o sırada bir grup Grad füzesi tepelerinden hızla geçip gidiyordu; bu durum onu ​​bir anlığına duraksattı, ne olacağını görmek istedi ama bir şey olmadı; füzelerin kırkı birden tepelerinden vınlayıp geçip başka bir yere düştükten sonra, o da kaldığı yerden devam etti ve etkileşimin...

Sence bizi almaya geri dönerler mi?

Gelecekten geri dönmeyi mi kastediyorsun, dostum? Hayır, oradan gelmeyecekler ama elbette bize geri dönecekler, bu kesin; çünkü karşı saldırıya geçeceğiz. O yüzden ufak bir karın kanaması yüzünden altına etme; yakında geri dönecekler. O zamana kadar lütfen söylediklerime odaklan. Nerede kalmıştım? Hah, evet; her eylem etkileşim sürecinin bir parçası haline geldi ve zamanla daha da öyle olacak. Mesela şu gerçeği ele alalım —tekrar ediyorum, “gerçeği!”— şeylerle kişisel bağlar kurmayı severiz. Diyelim ki bir dijital bileklik edindim; hani şu mavi ekranlı Bond Touch bilekliklerinden bir çift... Onun bir parçam haline geldiğini hissederim çünkü beni sevdiğim kişiye bağlar. —Burada yanındaki arkadaşına döndü.— Seninkinin adı ne? Benimkinin adı Zorya; güzel isim, değil mi? O da bu bilekliklerden birine sahip olacak; böylece olay elbette derinlemesine kişisel bir hal alacak, kendi deneyimini ve düşüncelerini taşıyacak ve biz de ona duygusal tepkiler vereceğiz. Örneğin, ayrı kaldıklarında —tıpkı şu anda olduğu gibi; kadın Hamburg'da, Lauensteinstrasse 15 numarada bir yerdeyken adamın burada, bu pislik yuvasında olması gibi— onu Zorya'ya bağlayacak olan şey işte bu olacak. Dolayısıyla, kolundaki bu bileklikle kurduğu ilişki bambaşka bir şey olacak.

Bir çiçekçiye gidip Hamburg’da, Lauensteinstrasse 15 numarada oturan Zorya’ya bir buket taze gül göndermek; bambaşka bir şey bu... Yakında o da, Zorya da bu küçük cihazlardan birini takıyor olacak; bu değerli küçük bileklik ona Noel hediyesi olacak, böylece o sevgili küçük Bond Touch, Zorya’nın ta kendisi haline gelecek... "Başın yine çamura sarkmış," diye azarladı yanındakini; bulunduğu yerden tekrar aşağı inip ona doğru sürünüyormuş gibi yaptı ama sadece numara yapıyordu; sargılı sol gözünden yüzüne doğru kan sızmaya devam ediyordu; kan öyle fışkırır gibi akmasa da yine de akıyordu, saatlerdir durum böyleydi; sargıyı biraz düzeltmeye çalıştı ama bu sadece durumu daha da kötüleştirmiş gibi göründü, o yüzden hemen vazgeçip tekrar yanındakine dönerek konuştu.

Hiçbir şey hissetmiyorum

Elbette hissetmezsin, diye hak verdi ona ve —yeni sargılar bağlayamayacağı için— "Buna birlikte katlanmak zorundayız, yoksa burada geberip gideceğiz; ama inadına, burada gebermeyi reddedeceğiz, o yüzden beni dinlemeye devam et," dedi; diğer adamın sarkmış başını düzeltmek için ona doğru süründü, başı katlanmış ceketin üzerine geri yerleştirdikten sonra adamın karnındaki sargıyı yoklayıp düğümün bel çevresinde hâlâ yeterince sıkı olup olmadığını kontrol etti, ardından çamurun içinden sürünerek kendi yatak yerine döndü, kenarını bulmaya çalıştı, kıvrılarak üzerine yerleşti, inledi, kanlı elini pantolonuna sildi, gözündeki sargıya tekrar dokunma dürtüsüne direndi; bir yandan da ağzından kelimeler dökülmeye devam ediyordu:

"İşte burada bir sonraki aşamaya geçiyoruz; çünkü dijital dünyada, internete bir şey yüklediğinizde o orada sonsuza dek kalır; biz bunun pek farkında değiliz, yüklediğimiz şeylerin aslında var olmadığını sanıyoruz, oysa varlar ve sonsuza dek orada kalıyorlar; bu yüzden, sadece gerçekten ve hakikaten... olan verileri yüklemek bizim sorumluluğumuzda..."

Şunu özellikle belirtmek isterim —bu çok önemli: bir şeyi internete yüklediğinizde, onu silseniz bile o asla yok olmaz— bu yüzden tutumumuzu, yani küresel ölçekteki yaklaşımımızı değiştirmeliyiz ve gerçekten de değiştireceğiz; çünkü dijital sistemler bizi —tıpkı hayatın diğer alanlarında olmayı hedeflediğimiz gibi— daha disiplinli, daha bilinçli ve daha akıllı olmaya zorluyor. Şimdi ise belki de sizi çok şaşırtacak bir şey söyleyecek: Hiçbir şey bedava değildir; eğer bir şeyi bedavaya aldığınızı düşünüyorsanız, o meşhur sözde olduğu gibi, aslında ürünün bizzat kendisi sizsiniz demektir. İşin aslı gerçekten de budur; neymiş, bedava bir şey mi?! Nasıl bedava olabilir ki?! Herhangi bir amaçla bir uygulama tasarlanıp oluşturulmalı, uygun teknoloji bulunmalı, uygulama geliştirilmeli, üzerinde ince ayarlar yapılmalı ve güncellenmeli; daha bunun gibi bin bir türlü iş var... Tüm bunlar nasıl bedava olabilir ki? Dolayısıyla, bunu ücretsiz sunanlar aslında karşılığında sizin dikkatinizi ve davranışlarınızı satın alıyorlar; böylece belirli reklamları görüyor ve o reklamlarda öne çıkarılan ürünlere karşı tepkinizi şekillendiriyorsunuz. Bana kalırsa bunda gayet normal bir durum var; evet, bu bir manipülasyon ama özünde, eskiden sokak sokak dolaşıp mallarını öve öve satmaya çalışan ve insanlarda satın alma isteği uyandıran seyyar satıcıların yaptıklarından hiç de farklı değil. Tek fark şu ki, günümüzde dijital dünyada ve görünüşte ücretsiz olan uygulamalar aracılığıyla yapılan bu iş, o eski seyyar satıcıların yöntemlerine hiç benzemiyor; artık ölçek çok daha büyük ve kârlar muazzam boyutlarda. Dünyanın en büyük dijital şirketlerinin o lanet olası aktörleri hakkında daha fazla konuşmaya gerek yok; çünkü Facebook'un her bir tüketiciden yılda on iki dolar kazandığı doğru—evet, bu doğru—ama karşılığında size bir şeyler sunuyorlar; evet, platformlarını ücretsiz kullanabiliyorsunuz ve bunun bedeli olarak hakkınızdaki verileri—yani reklamların temelini oluşturan verileri—satıyorlar. Bu bir ticari faaliyet; kulağa kötü gelse de aslında iyi sonuçlar doğurabiliyor, yani asıl sorun bu değil. Sorun şu ki, eğer konu ilginizi çekmediği için durumun farkında değilseniz, Facebook, Twitter ve Instagram'ın bedava olduğunu sanırsınız; oysa hiç de öyle değil, reklamlar uğruna kendinizi onlara satıyorsunuz; işin aslı bu. Bunun bilincinde olmalısınız; neyi, neyin karşılığında elde ettiğinizi bilmek zorundasınız. Durum böyleyken, karşılığında ödeme yapılmasını talep etmelisiniz; vurdumduymazlıktan ve rahatlık düşkünlüğünden kurtulmalıyız; başka bir deyişle, aptallık bir engeldir. Teknoloji sadece teknolojidir; yalnızca belirli şeyleri mümkün kılar—kullanıp kullanmamak sizin tercihinizdir—teknolojiden korkmamalısınız; bir akıllı telefonunuz varsa asla kaybolmazsınız, çalışabilirsiniz... ...evde vakit geçirmek, müzik dinlemek, pizza sipariş etmek ve —bir kez daha vurgulamak gerekirse, çünkü bu önemli— tüm bunlar bizi dönüştürüyor; evet, değişmeliyiz ve değişme kapasitesine sahibiz. Örneğin sigara konusunu ele alalım: Kapalı alanlarda yasakladığımızda, bir süre kimse bunun gerçekleşebileceğine, ortalığın birbirine gireceğine inanmamıştı; oysa herhangi bir başkaldırı olmadı. Bugün ise, başkalarının da bulunduğu kapalı ve kamusal bir alanda birinin sigara içtiğini hayal etmek bile zor; üstelik bu durumun gerçekleşmesi çok da uzun sürmedi; süreç şaşırtıcı derecede hızlı işliyor. Çok kolay öğrenebiliyor, çok kolay değişebiliyoruz.

Geri döneceklerini sanmıyorum

Elbette dönecekler, bal gibi de dönecekler; sızlanmayı bırak da söylediklerime kulak ver: Çok fazla israf ediyoruz ve artık, hem de baş döndürücü bir hızla, bu israfa bir son vermeliyiz; çünkü yaşam standardımız düşecek—hem bireysel düzeyde hem de—asıl önemlisi—küresel ölçekte. Ama bir de şu var: "Katedral inşa etme yeteneği" diyebileceğimiz bir şey; tamamen yitirdiğimiz bir yetenek bu. Orta Çağ'ı düşün—Orta Çağ örneklerine bayılırım—kentliler bir karar veriyor: "Tamam, bugüne dek kendimize derme çatma kulübeler inşa ettik ama artık Tanrımıza layık muazzam bir yapı inşa edelim." Ve işe koyuluyorlar; üstelik şunu bilerek yapıyorlar: Kendi ömürleri boyunca, üç yüz yıl sonra torunlarının torunlarının göreceği o eseri asla göremeyecekler... Yine de inşaata başlıyorlar. Oysa bugün düşünce yapımız çok kısa vadeli; neden bu kadar küçüldük? Küçülmemeliydik... O katedral inşa etme yeteneğimizi yeniden kazanmalıyız; nedenini biliyor musun? Çünkü hayallere ihtiyacımız var; büyük ölçekli, cesur vizyonlara ihtiyacımız var.

Siktir et vizyonu, bana su lazım

Su yok, al, biraz votka iç, susuzluğu giderir. Tamam, istemiyorsan kalsın, anlıyorum; ama lütfen, öyle sızlanıp durma. Acı çektiğini görebiliyorum, ben de çekiyorum; aldırma buna... Beni dinle: Kültür bir koddur—üzerinde düşünmeye değer bir şey—insanların nasıl olduğunu, ne istediklerini, neleri sevip nelerden korktuklarını, neye iyi ya da kötü dediklerini, hedeflerinin neler olduğunu ve daha pek çok şeyi anlamak için okuyabileceğin bir kod... Eskiden göğsünüzde bir baskı hissettiğinizde, uyurken üzerinize bir kâbus cininin (incubus) çöktüğünü, sonra uzaklaşmadan önce etrafınızda daireler çizdiğini gayet iyi bilirdiniz ve bu işten böylesine ucuz kurtulduğunuza şükrederdiniz; oysa bugün bunun mide asidi reflüsü olduğunu biliyoruz; pek çok şeyi biliyoruz, fazlasıyla rasyonel hale geldik ve gerçekliği çok daha hızlı algılayabiliyoruz ama dikkat süremiz çok daha kısa; öte yandan kendimizi çok hızlı dönüştürebiliyoruz da; Orta Çağ'da bir insan sokakta bizden çok farklı yürürdü; ayakkabıları çok daha kaba ve tabanları daha inceydi, üstelik kaldırım da yoktu, en fazla kaba saba Arnavut kaldırımı bulunurdu, her türlü şey ayağınıza batıp dururdu, bu yüzden önce ayak parmağınızı, sonra topuğunuzu yere basardınız; şimdiyse yürüyüşümüz bambaşka ve işte yine bir sonraki aşamaya geçiyoruz; neler oluyor burada? Teknolojik bir devrimin yol açtığı biyolojik değişimler mi? Evet, tam da bu; yürürken bile gözümüzü telefondan ayıramıyoruz ve bunun sonucunda çevresel görüşümüz önemli ölçüde gelişirken tehlike algımız zayıfladı; verileri sunmamı ister misiniz? İstemez misiniz? Pekâlâ, o zaman yapmayayım; mesela zamanı ele alalım; hepimiz zamana inanırız; hayatımızı sürdürürken saate bakar, günümüzü programlarız; on dakika sonra ya da on, yirmi yıl sonra neler yapacağımızı şimdiden planlarız. Ya da robotları düşünün; işte karşımızdalar; onlardan neden korkalım ki? Bizi hep sıkan ama yapılması da zorunlu olan işleri onlara devredebiliriz; peki bir robot bu işleri üstlendiğinde ne olur? Bize spor, eğlence, çalışma ve sürekli yeni şeyler öğrenme fırsatı sunan bir boş zaman kalır. İşte tam bu noktada —normalde pek yapmam ama— bir şeyi itiraf edeceğim; çünkü bu durum şu an için hâlâ bir sorun teşkil ediyor: Bugün —özellikle *bugün* diyorum— elime biraz boş zaman geçse, hemen onu bir şeylerle doldurmak istiyorum; oysa var olduğum için, sadece hayatta ve sağlıklı olduğum için mutlu olmalıyım; ağaç yaprakları üzerinde oynaşan ışığı görmek, derenin şakıyan taşları üzerinden akan suyun mırıltısını ve ayaklarımın çevresindeki uzun otların hışırtısını duymak... Asıl mesele bu değil mi? Burada olmak; öyle değil mi? Elbette öyle; bu, hayranlık uyandırıcı bir başarı ve bunu öylece erteleyip geleceğin perdesi ardına saklamamalıyız. Kendine fütürist diyen birinden bunları duymak kulağa tuhaf gelebilir, biliyorum ama durum bu; gerçekten de ertelememeliyiz. Bir de şunu düşünün: Biz alet kullanan bir türüz ve canlılar dünyası tarihinde ilk kez, alet kullanan bir tür, üstlendiği işi bizzat o alete devrediyor. Robotlar ilginçtir çünkü dijital kültürü fiziksel dünyaya taşır ve olağanüstü bir hızla evrilirler; bugün yapabildikleri şeyler asla kaybolmayacak, aksine daha da akıllanacaklar. Tıpkı bizim gibi, robotların da evrilmesi kaçınılmaz. Şahsen ben robotlardan korkmuyorum, onları seviyorum. Elbette bir robot ürkütücü görünebilir; ama tekerlek de, teleskop da, buharlı motor da, hız yapan arabalar ve uçaklar da öyle görünmüştü; listeyi uzatmaya gerek yok. Bazı şeyler ilk bakışta korkutucu gelebilir ama sonra onlara alışır, kullanmaya başlar ve kullandıkça da severiz. Onların doğasının böyle olduğunu ve bizim için var olduklarını kabullenmeliyiz; yani korkmamıza gerek yok. Bir robotun arzuları ya da duyguları yoktur; sizi baştan çıkarıp sonra vuracak mı yani? Neden böyle bir şey yapsın ki?! Korkmayın, her şey yoluna girecek…

Susadım

Sana söyledim ya, diye tersledi, elimizde sadece votka var; istemiyorsan keyfin bilir; ne, o yaraları yıkamak için mi kullanacaksın? Asla, bu çok kıymetli bir votka, su sonra bulunur, sakin ol, şu lanet Grad füzeleri de bitmek üzere, boş ver onları, hiç aldırma, canın yanıyorsa yansın, acı iyidir, vücudun savaştığını gösterir, varsın savaşsın, ama bu arada beni dinle, gayet iyisin, şimdi nihayet paraya ve onu nasıl kullandığımıza sıra geldi; evet, kullandığımızı kabul ediyoruz ama aslında paranın gerçekte ne olduğunu anlamıyoruz; elimizde tutup kullandığımız için onun fiziksel bir şey olduğunu sanıyoruz; elinde bin grivnalık bir banknot tuttuğunu düşünüyorsun, oysa o —ve çok uzun zamandır öyle— sadece bir parça kağıt; değeri altına dayanmıyor, peki o zaman neye dayanıyor? işte işin püf noktasına burada geliyoruz, o yüzden biraz daha dikkat kesilmelisin; para uzun zamandır sanal bir kavram; bugün bunun en iyi kanıtı kripto para; kripto paraların toplumlarımız için hayati bir önem taşıyacağını öngörmek zor değil, bunu artık biliyoruz, yani bu hiç de abartılı bir iddia değil; asıl mesele bu işin nasıl doğru yapılacağı; bu işi yürütmenin yöntemleri var ve bunlara riayet etmek gerek; pek çok insan sadece hevesin yeterli olduğunu sanıyor ama hayır, ciddi bir bilgi birikimi gerekiyor; bu bilgi birikimi de daha geniş bir bakış açısı gerektiriyor, çünkü kriptonun ne olduğunu, ne olmadığını, nerelerde kullanılıp nerelerde kullanılamayacağını bilmek lazım; Musk gibi bazı kişiler var —ki Ukrayna olarak kendisine pek çok konuda minnettarız— ve onun desteklediği bazı şeyler aslında birer hayal ya da vizyon niteliğinde; bunu, yani o daha geniş perspektifi göz ardı etmemeliyiz. Zira kripto dünyasını kavramak için hem meseleye nüfuz eden bir bakış açısına hem de bir vizyona ihtiyaç vardır; işe bu vizyonla başlarsanız, kriptoyu asıl kullanım amacına uygun şekilde değerlendirebilirsiniz. Şimdi belki de şöyle itiraz edeceksiniz: "Nedir bu kripto para? Tamamen bir kandırmaca; elle tutulur bir yanı yok, ortada somut bir şey yok; peki nasıl var olduğunu iddia edebiliyorsunuz?" Buna cevabım şu olurdu: Kripto dünyası için bir teknoloji mevcut; yakın tarihin en büyük icatlarından biri olan blok zinciri var. Tamam, onu anlamıyoruz ama anlamamıza da gerek yok; çünkü kullanmak için anlamak şart değil. Tıpkı televizyon izlerken, ekran boyunca saniyenin çok küçük bir diliminde bir ışık noktasının hızla hareket ettiğini bilmenize gerek olmaması gibi; kripto para alanında da altta yatan teknolojiyi ya da teknoloji bütününü anlamak zorunda değilsiniz, sadece onu kullanmanız yeterli. Bana kalırsa kripto —burada kendini işaret etti— inovasyonla ilgilidir; kripto ve blok zinciri; özgünlük, tekdüzelik, tanımlanabilirlik ve muazzam bir esneklik ya da isterseniz "sınır ötesi nitelik" gibi özellikleri mümkün kılan bir işleyiş modelidir. Mevcut paramızın fiziksel sınırları var; ancak ek ve farklı türde kripto paralar ortaya çıkıp yaygınlaştıkça, topluma nüfuz eden bir fayda ile desteklenecekler. Bu da kriptoyu daha güvenilir kılacak ve küresel toplumun içine giderek daha fazla yerleşmesini sağlayacak. O zaman, her şeyi birbirine bağlayan bu varlığın yaratıcısı ve başlatıcısının, kripto parayı bir toplumsal değere dönüştürdüğü gün gibi aşikâr olacak... —burada yeniden duraksaması gerekti; çünkü yeni sesler, siperin ötesinde daha şiddetli patlamalar duyuluyordu. Artık üç Grad füze sisteminden ateş açılıyordu; bu, toplamda 120 füze demekti. Ardından ani bir sessizlik, tarlalarda bir yerlerde kuşların çığlıklarının duyulabildiği bir durgunluk anı geldi. Ne olacağını görmek için biraz bekledi; hiçbir şey olmadı, sadece kuşlar vardı; bu yüzden kaldığı yerden devam etti— İstesek de istemesek de Mars'a gidiyoruz; istesek de istemesek de Mars'ı kolonileştireceğiz. Çünkü buna mecburuz; dünyayı kurtarmak için değil —dünya gayet iyi durumda olacaktır— insanlar kendilerini kurtarmalı. Çünkü burada bir tuzağa sıkışıp kaldık ve kendimizi kurtarmalıyız. Yani Mars'a doğru yola çıkıyoruz; evet dostum, ve burada iki hususun net bir şekilde anlaşılması gerek: Birincisi, iş dünyası ve güven; bunlar... Bunlar birbiriyle iç içe ilerliyor; trendin bu yönde olduğunu görebilirsiniz. Bu yüzden, fiziksel ve sanal dünyalar birbirine bağlandığında ilk adımı atan ve kazanan siz olun. Ben kripto varlıklarımı bir vizyona yatırdım; böylesi bir yatırım için paraya ihtiyaç vardır, o halde bu para kripto para olsun. Adına ne dediğinizin bir önemi yok; para bir inanç meselesidir, bir karardır; ona inanıyor muyum, ona güveniyor muyum? Günümüzde kripto dünyasının doğuşuna ve emekleme dönemine tanıklık ederken bu durum açıkça görülebiliyor. Gelecekte çeşitli ödeme araçları var olacak: bunlardan biri bugünün parası, diğeri kripto para, üçüncüsü ise eylemler (veya hisseler) olacak ve bu üçü birbiriyle kaynaşmaya devam edecek. Özellikle ülkemizde —Ukrayna'da kripto kullanımının dünyada beşinci sırada yer almasıyla da tam olarak görüldüğü üzere— durum bugün zaten böyle. Eğer sınırları aşan bir ödeme aracı oluşturursanız, fiziksel ve sanal dünyaların birbirine bağlanmasıyla birlikte birincil banka konumuna gelirsiniz; birincil bankada ortak olmak istemez misiniz? Elbette istersiniz, çünkü siz de platformun bizzat kendisi olduğunuz bir konumda bulunmak istersiniz. İnsanların geçerli olduğuna inandığı bir ödeme aracı yaratırsanız, bu yeni aracı kullanacaklardır; para bir inanç meselesidir, ancak asıl mesele ona —ya da daha doğrusu, paranın uğruna var olduğu vizyona— kaç kişinin inandığıdır. Çünkü yeterince insan inanırsa proje hayata geçer; zira teknolojik yaratıcılık göz önüne alındığında, gerçekleştirilemeyecek hiçbir hayal yoktur. Görüyorsunuz, hayal gerçeğe dönüşüyor; bu artık içi boş bir laf değil. Daha önce hiç böyle olmamıştı ama bundan böyle durum böyle ve böyle olmaya da devam edecek.

Geberip gideceğiz

"Diğer paletlerden yaşam belirtileri duymak güzel," diye belirtti alaycı bir ifadeyle ve devam etti: "Hadi başa dönelim ve şu soruyu bir kez daha soralım: Para tam olarak nedir? Ve cevabını verelim: Para bir değişim aracıdır. İnsanlık çoğunlukla küçük topluluklar halinde yaşamıştır ve bir zamanlar, bir yerlerde, insanlar büyük ve yuvarlak bir taş levhayı 'para' olarak adlandırmaya karar vermişlerdi. Bu arada, şu kirli, çürümüş ve leş gibi kokan mağarada, sadece ikimizin arasında şunu da itiraf edebiliriz ki, o taş aslında kripto paraya çok benziyordu; çünkü o levha yerinden hiç kımıldatılmıyordu bile. Önemli olan, topluluğun her bir üyesi tarafından kabul gören bir değişim aracı üzerinde uzlaşmaktır; topluluk kabul edip inandığı sürece yeni bir para aracı getirmek zor değildir. Tarih boyunca pek çok yerel para birimi ortaya çıkmıştır; asıl mesele her zaman bir para biriminin değerinin ne olacağıdır: Bir koyun mu? Yoksa bir ölçek buğday mı?" Buradan kripto para konusuna geçebilir ve şunu belirtebiliriz: Hangi biçime bürünürse bürünsün, bu para biriminin geçerliliği büyük ölçüde bizzat kendisinden kaynaklanır; bir imkân sunar —"beni para olarak kullanabilirsin" der—, pekâlâ; ama insan onu kullanmaya tam olarak hangi noktada başlar? Cevap şu: Sanal bir alanda var olan para birimi fiziksel dünyaya sızmaya başladığında, ilk Bitcoin ATM'leri ortaya çıktığında, belirli bir mağaza kripto para ile ödeme kabul etmeye başladığında, o zaman sanal olan "gerçek" hale gelir ve geri döndürülemez bir süreç başlar; bu süreç bizi, çoğu durumda Bitcoin, Ether veya "stablecoin" gibi daha güvenli bir türü kullandığımızın farkında bile olmadığımız o ikinci seviyeye taşır. Örneğin, bir seyahat acentesine gidip blok zinciri teknolojisi sayesinde bir tatil satın alıyorum ve ardından eve dönmeden önce bir yerde kahve içiyorum; başka bir deyişle, birçok kayıt işlemi (defter hareketi) halihazırda gerçek para yerine kripto aracılığıyla gerçekleşiyor. Sanal para birimi insanların sandığından çok daha yaygın durumda; ancak sonunda bunun farkına varacaklar, dikkat kesilecekler ve "Bak, şu Ether, Bitcoin veya stablecoin karşılığında bir şey aldım, bir işlem yaptım," diyecekler. Yani onu bir değişim aracı olarak kabul etmiş olacaklar; başkaları da kabul edecek ve nihayetinde herkes kabul edecek. İşte o noktadan sonra kripto dünyası durulup istikrara kavuşacak. Bugünlerde spekülatörler ve dolandırıcılar yüzünden döviz kuru sık sık inişli çıkışlı bir seyir izliyor, fiyatlar dalgalanıyor; bu yüzden çakılan bir kurun satın alma fiyatına geri dönmesini beklemek için epey zaman harcamanız gerekebiliyor. Yine de bunun halihazırda gerçekleşmekte olduğunu kabul etmeliyiz; elimizde bu para, yani sanal para var. Akıllı telefonlarımızdaki o ücretsiz uygulamaların hepsi sanal ortamda işleyen birer para birimi aslında; onları ücretsiz kullanıyoruz ama bedelini, beklenen şekilde davranarak ödüyoruz: Dikkatimi satıyorum ve karşılığında hizmetten ücretsiz yararlanabiliyorum. Sovyet döneminde Komünistler de paranın ortadan kalkacağı, herkesin ihtiyaçlarına göre hareket edip çalışacağı ve mallardan yine ihtiyaçları doğrultusunda yararlanacağı bir düzenle benzer bir şeyi amaçlamışlardı; ancak başarısız oldular çünkü farklı davranış türleri arasında eşdeğerlik kurabilecek evrensel bir para birimi yoktu. Oysa bugün bu eşdeğerliğe sahibiz ve buna sahip olmaya da devam edeceğiz; buna emin olabilirsiniz. Ve şimdi... Artık özetleme vakti gelmişti; arkadaşının hâlâ uyanık olduğunu umarak yattığı yerden doğruldu —çünkü bir süredir yanı başında herhangi bir nefes sesi duymuyordu— "Şimdi uyuyamazsın," dedi, "hayır, henüz değil; çünkü en can alıcı kısım geliyor, iyi dinle şimdi." Ancak bir yanıt gelmedi; mağaranın içi sessizdi, dışarısı da öyle; görünüşe göre tepelerindeki o gürültü dinmiş, GRAD füzeleri susmuştu ve Popasna'dan yeni bir birlik geliyordu. Artık sadece, sessizlikle eşdeğer sayılabilecek seyrek havan topu atışları duyuluyordu. Bu yüzden arkadaşına hatırlatmak zorunda kaldı: "Uyuma, sakın uyuma; her an bizi almaya gelebilirler; belki onlar gelmeden bitirebilirim," dedi tedirgin bir tavırla ve tek sağlam gözünü yoldaşının üzerinde tuttu; "devam edebilir miyim..."

Evet mi? Bu bir "evet" mi? Hiç değilse başını salla ya da gözünü kırp; neyse, ben yine de devam edeceğim. Yarı kör haldeyken bile kendimi tekrar etmekten alamıyorum; ki bana kalırsa tekrar, bilginin ta kendisidir. Her neyse, işte kısa bir özet: Bu kapalı bir sistem; sayımız çok fazla ve birbirini şiddetlendiren pek çok süreç işliyor; üstelik hepsi aynı yöne işaret ediyor. Giderek daha hızlı hareket etmemiz gerekiyor ve harekete geçtiğimizde aynı anda birçok kişiyi hesaba katmak zorundayız. Yapay zekayı mükemmelleştirmemizin nedeni de bu: Aynı anda pek çok kişiyle ışık hızında iletişim kurabilmek. Hayatlarımız kökten değişti; baş döndürücü, bilinmez ama bir o kadar da hesaplanabilir bir dünyanın eşiğindeyiz. Artık işe gidip sekiz saat çalışmıyorsunuz; daha ziyade metrodayken bir iş e-postasına yanıt vererek birkaç dakika çalışıyor, sonra eve gelip bir oyun oynuyor ve biraz para kazanıyorsunuz. İşte size bir soru: Oyun mu oynuyordunuz, yoksa para mı kazanıyordunuz? Bu iki alanın birbiriyle kesiştiği bir nokta var; yüzlerce dönüşüm süreci eşzamanlı olarak işliyor ve birbirini güçlendiriyor. Artık bize iş imkânı sağlayan akıllı sözleşmelerimiz var; evet, belki bu iş sadece üç dakika sürecek ama bir sözleşmeyi hazırlamak bugün hâlâ dört gün alabiliyor. Yine de blok zinciri teknolojisi halihazırda mevcut ve nihayetinde her şey tamamen otomatikleşecek; yani görünen o ki avukatlara ihtiyacımız kalmayacak. Her iki taraf da her şeyi önceden bilecek; saniyenin çok küçük bir diliminde sizi bir iş için tutabileceğim ve her şey blok zinciri ile yapay zekâ tarafından halledilecek. Şu anda hâlâ doğrulayıcılara ihtiyaç duyuyoruz; diyelim ki siz dairenizi satmak istiyorsunuz, ben de onu satın almak istiyorum; bu durumda sürece bir aracı, yani bir avukatın dahil olması gerekiyor ve bu da tüm işleyişi yavaşlatıyor; üstelik bu doğrulayıcının emeği için de para harcanması icap ediyor. Ancak artık durum böyle olmayacak; doğrulayıcı mekanizması kripto paranın içine entegre edilecek ve blok zinciri aracılığıyla gerçekten iddia ettiğiniz kişi olduğunuz doğrulanacak. Her iki taraf da karar vermek için birbirleri hakkında bilmeleri gereken her şeyi bildiklerinden yüzde yüz emin olacak ve akıllı sözleşme tamamlanmış olacak; nokta. Avukatlar için üzülmeye gerek yok, çünkü onlar da blok zinciri teknolojisinden yararlanıp yine kazanç sağlayacaklar. Bankalar için de üzülmeye gerek yok, çünkü onlar da kendi kripto paralarını piyasaya sürecekler; gerçi şöyle de diyebilirsiniz: "Vay canına, bu banka bana yüz bin grivna kredi verdi ama bu para gerçekten yüz bin grivna değerinde mi?" Ekranımda hesabımda yüz bin grivna olduğu yazıyor; bu yüzden bu bankadan asla, ama asla ayrılmayacağım, çünkü oradaki para benim param. Aynı durum toplum genelinde de geçerli olacak ve mesele sadece para biriminin ötesine geçip sistemsel bir nitelik kazanacak; ancak tüm bunların gerçekleşmesi için gözetim yöntemlerimizin son derece gelişmiş hale gelmesi gerekiyor. Bu süreç halihazırda işliyor; şimdilik çoğunlukla diktatörlüklerde görülse de, er ya da geç küresel bir gözetim ihtiyacı doğacak. Çünkü tam bir güven ortamı tesis etmek, herhangi bir bireye dair bilgiye eksiksiz erişimi —yani küresel ölçekte erişimi— zorunlu kılar; ancak bu sayede işleminizdeki karşı tarafın gerçekten iddia ettiği kişi olduğundan ve sunduğu verilere güvenebileceğinizden emin olabilirsiniz. Evet, kulağa biraz ürkütücü gelebilir ama işin sonu buraya varacak; bu kaçınılmaz, geri dönüşü yok. Blok zinciri, insanlara —ya da bizim tabirimizle "kapı bekçilerine"— ihtiyaç duymadan anında doğrulanabilirlik imkanı sunuyor; güvenilmez tipleri toplumun dışına itip güvenilir olanları bünyesinde tutacak ve nihayetinde bu güvenlik gerekliliklerini karşılayamayanlar normal bir hayat süremeyecekler. Mutlaka güvenilir, mutlaka iyi biri olmanız gerekecek; aksi takdirde toplum sistemine entegre olamayacaksınız. Peki, buna ne diyeceksiniz? Elbette tüm bunların mutlak bir gözetim olmaksızın işleyemeyeceğine itiraz edebilirsiniz —ki bunda sonuna kadar haklısınız; bunun ifşa olmak, tamamen savunmasız kalmak anlamına geldiği de doğru— ama başka çare yok; su kıtlığı felaket boyutlarına ulaşıyor, su kullanımının kısıtlanması şart, öyleyse varsın öyle olsun; ancak bunun için içme, sifon çekme, duş alma ve bahçe sulama amacıyla ne kadar su tükettiğinizi bilmem ve buna göre sizi ödüllendirip cezalandırmam gerekiyor; başka bir deyişle, herkesin sürekli gözetim altında tutulması lazım... Ama tam bu noktada —sesini alçaltarak ve yeniden yanındaki arkadaşına doğru kıvrılıp elini arayarak; el buz gibiydi ama o elini bırakmadı, konuşmaya devam etti— tüm bunlar kulağa fazla ürkütücü gelmeye başlamadan önce, her şeyi yapılabilir ve katlanılabilir kılan önemli bir husus var: farkındalık ve gönüllü uyum; işlerin bugüne dek geldiği gibi sürmesine izin veremeyiz, herkes küresel yaşama dahil olmalı, istisnasız herkes ne yaptığının, bunun neye mal olduğunun, nedeninin ve ne işe yaradığının —ya da gerçekten bir işe yarayıp yaramadığının— bilincinde olmalı; son vermemiz gereken şey, bugün hâlâ başkalarının bizim adımıza, bizim rızamız olmaksızın kararlar almasına aptalca izin veriyor olmamızdır; başka yol yok, gerçekten yok; teknoloji kimin elindeyse o hükmedecek, o Efendi olacak... ama o bundan korkmuyordu ve o buz gibi eli sıkıca tutmaya devam ediyordu...

Sadece konforlu yaşamlarının tadını çıkaracaklar; tabii ki gözetim altında. Oradan sanal dünyaya geçiş ise sadece bir adım; zira burada anlattığım her şey sanal dünyaya çıkıyor. İnterneti artık on beş yıldır kullanıyoruz; on beş yıl önce biri çıkıp da "on beş yıl sonra insanlar bir oyundaki ışın kılıcı için para ödeyecek" deseydi —ki bu, fiziksel dünyada var bile olmadığı için asla elle tutulamayacak bir ışın kılıcından bahsediyoruz— insanlar "hadi canım, imkansız" derdi; oysa bugün bu, devasa bir pazar. Ya da "asla ayağımıza giymeyeceğimiz ayakkabılar için para ödeyeceğiz" dense yine "imkansız" denirdi; oysa fotoğraflarınızı en son ne zaman elinizde tuttunuz? Artık onları elinizde tutmanıza gerek yok; telefonda veya ekranda baktığınızda da duygusal etkisi aynı. Giderek daha fazla şeyi sanal dünyaya taşıyoruz... Hadi, bize bir göz kırp; ve o buz gibi, kanlı eli sıktı... NFT'leri de unutmamak gerek; bizi bambaşka, devrim niteliğinde bir geleceğe taşıyacak olan o "eşsiz dijital varlıklar" (non-fungible tokens) dünyası... Gerçi kabul edelim, burada söz konusu olan gelecek değil, bizzat şimdiki zaman; çünkü NFT'ler, özellikle de sanat dünyasında, halihazırda varlar. Zira bu NFT'ler —yine blokzinciri teknolojisi sayesinde— dijital olarak yaratılmış eserlere benzersiz belirteçler iliştiriyor; böylece yalnızca dijital ortamda var olan bu eserleri ticareti yapılabilir kılıyor, kökenlerini ve benzersizliklerini yüzde yüz doğrulukla garanti altına alıyorlar. Kabul ediyorum, bu gelişme kulağa epey çılgınca geliyor; gerçekten de işe yarayıp yaramayacağı belirsiz. Muazzam sayıda yeni şeyi deniyoruz; bazıları kalıcı olacak, bazıları ise yok olup gidecek. Sanayi Devrimi israfa dayalı bir yaşam tarzına yol açmışken, Dijital Devrim israfı cezalandırarak bunun önüne geçecek. Giderek daha fazla makineyle çevrili olacağız ve muhtemelen canlı insanlardan çok makinelerle iletişim kuracağız; dolayısıyla hayatımızda sanal alan çok daha önemli bir rol oynayacak. Bir de şu var ki... ...ölümsüz olmayı çok isteriz; kişiliklerimizi dijitalleştirip sisteme yüklemeyi öğrendiğimizde bu mümkün olacak —ki teorik olarak şimdiden mümkün—; bedenlerimizi değiştirebilecek, zihinlerimizi indirebilecek, herhangi bir vücut parçasının yerine yenisini koyabileceğiz; bunlar sadece ayrıntı. Asıl önemli olan —ki o da sürekli bunu tekrarlayıp duruyordu— bizzat ütopyanın kendisi; çünkü ütopya, imkânsız görünen belli bir yönelim anlamına gelir; bir milyon ütopya gerçekleşmeyebilir ama bir milyon birinci başarılı olacaktır; bu, bir katedral inşa etmeye benzer, evet; ve söylediklerinin, yanındaki kişinin uyuyakalmasını engelleyecek kadar etkili olmasını umuyordu: "Uyan asker, bir T-64 sesi duyuyorum, üzerimize geliyorlar; ben dayanabiliyorsam sen de dayanabilirsin, yeter ki söyleyeceğim son şeyi duy: Asla pes etmemelisin, çünkü hayat muhteşem olacak; bana küçücük bir göz kırpması ver, lütfen sadece bir kez göz kırp."

Beni duyduğunu belli et.

________________________________________

Yazar ile Hari Kunzru arasında umut, kıyamet ve "An Angel Passed Above Us" (Üzerimizden Bir Melek Geçti) üzerine yapılan söyleşiyi okumak için buraya tıklayın.

László Krasznahorkai

Kaynak: The Yale Review çeviri: google

Gercekedebiyat.com

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler