Aynalar bize yalan söyler mi? / Tacim Çiçek
Gördüm, milyonlarca kilometre uzaktaki yıldızların birinden bir şık koptu ve ben göz açıp kapatıncaya kadar bir sürede gelip karşımda durdu. Bir anda da sana dönüştü ey ruhumun terzisi.
Beni uyandıran bir kâbustu aslında.
Ne olduğunu da tam anlayamamıştım. Yatağımdan aniden fırladım ve öylece kalakaldım bir süre. Yüzümü avuçladım. Salonu, adeta loş biçimde aydınlatan sokak lambasının ışığı daha da sarıydı sanki. Tuhaf, ama inanılmaz bir sesin beni yönlendirmeye çalıştığını nice sonra fark ettim. Bu sesin tanıdık birine ait olduğunu anladığım hâlde, kime ait olduğunu çıkaramadım. Yönlendirmelerine kulak verdim o sesin. Birden her mevsim ardına kadar açık olan kapılara yöneldim ama yerinde yoktular. Kapı boşluları da duvardı…
Beni yönlendiren ses mi değişmişti, yoksa o ses susmuştu da başka ses mi girmişti devreye pek anlamadım. Ama ne dediğini anladım.
‘Boşuna çabalama görmezsin onu,’ demişti; o tuhaf ses.
‘Niçin göremezmişim onu?’ dedim.
‘O, senin dış yaşamına ait, iç yaşamında hiç yeri yok. Bu yüzden göremiyorsun. Ama işe yarayacaksa eğer, iyi olduğunu söyleyebilirim. Seni uyandıran da o değil üstelik. Başka bir şey uyandıran seni ve o da salonda,’ dedi.
Salona döndüm, o sese hiçbir karşılık vermeden.
Gözlerime inanamadım.
Salonun tabanı sonsuz bir gökyüzüydü. İlk adımımda uzay boşluğundaymışım gibi duyumsadım ama sanki hep öyleymiş gibi korkmadan bakıp ilerledim. Tabanı yıldızlı bir gökyüzü olsa beni şaşırtan neyse diyecektim ama tavanı da yıldızlı bir gökyüzüydü. Bakmaktan alamadım kendimi. Ve bir dikdörtgene benzeyen salonun dört duvarı da tabandan tavana aynıydı… Eşyaları da yoktu salonun. Duvar aynaların üstünde ana yönü belirten sarı renkli yazılar vardı.
Bu manzaranın tam ortasındaydım.
Salonun kapısı da yoktu, dönüp de baktığımda arkamda biri var mı diye. Sesin sahibin görebilirim umuduyla bakmıştım ama yoktu görünürde hiç kimse. Dört yanım aynaydı ve tavanı, tabanı yıldızlı gökyüzü olan bir salondaydım… Yanımda biri varmış ve bana olup biteni anlatacakmış gibi sesli biçimde, ‘Ne demek oluyor bu şimdi?’ dedim. Gizli bir el tuttu o an çenemden ve daha ben ne olup bittiğini anlamadan yukarı kaldırdı. O el, öyle güçlüydü ki bir türlü de kurtulmadım ondan.
Gördüm, milyonlarca kilometre uzaktaki yıldızların birinden bir şık koptu ve ben göz açıp kapatıncaya kadar bir sürede gelip karşımda durdu. Bir anda da sana dönüştü ey ruhumun terzisi. Yıldız renginde ve su şeffaflığındaydın. Sen bana görününce o el bıraktı beni salonun ortasına. İkimiz de boşlukta duruyorduk sandım.
‘Nedir bu yaşadıklarım? Bu yaşadığımız hangimizin düşü?’ dedim.
‘Bilemeyiz kimi zaman düşler mi yaşadıklarımız yoksa yaşadıklarımız mı düşlerimiz…’ dedin.
‘Anlamadım…’
‘Boş ver şimdi… Ruhunu çıplak sanıyordun değil mi?’
‘Evet, bu yüzden seni buldum ya…’
‘Sadece ruhun çıplak değil bence başka şeyler de var…’
‘Ne demek bu?’
‘Etrafındaki aynalar, anlamadığını anlaşılır yapmak için zaten, merak etme birazdan demek istediğimi anlayacaksın. Bana verdiklerinden benim senden aldıklarımdan vardığım sonucu görülür hâle getireceğim birazdan…’
‘Merak ettim, önce hangi aynaya bakayım?’
‘Üstüne kuzey yazılı olana bak önce…’
Dediğini yaptım ve kuzeydeki aynaya baktım. Aynada, bir bulutun hareket ettiği gibi bir sis dağıldı. Ayna netleşti. Gördüğüm kimi zaman üstünde uyuduğum vişneçürüğü üçlü koltuktu. Ama üstünde gözleri, ağzı ve saç derisi duran, boyundan aşağı derisi yüzülmüş cansız gibi görünen biriydi…
‘O da kim? Salonda ne işi var? Kim getirmiş? Ölü mü?’ dedim. Delirecek gibi oldum. Yine de olduğum yerde öylece kaldım.
Beni bir yandan da rahatlatmak istermiş gibi, ‘İyi bak. Görmekle bakmak aynı şey değil çünkü. Ona alıcı gözüyle bakar mısın,’ dedin.
Biraz rahatlar gibi oldum, yine de içimdeki huzursuzluğa boyun eğdim sana hissettirmesem de. Baktım ona. O bendim. O hâlde olmasına rağmen tanıdım kendimi. Uyuyor gibiydim üçlü koltukta. Kanım çekilmiş ve kalbim de yerinden alınmıştı.
‘Bu hâlde miyim?’ dedim.
‘Giysilerin ve görüntüyü kurtarma maskelerin bu gerçeğini örtüyor,’ dedin.
‘Kendim değil miyim?’
‘Bir bakıma…’
‘Ne demek şimdi bu?’
‘Şu demek, aslında sen bir bedensin. Biliyorsun ki bendenler de sonlu ve ruh da sonsuz… Ruhun bütünleşmediği bir beden olarak yaşıyorsun. Ruhla beden bütünlüğü gerçek yaşam ve candır…’
‘Bir ceset miyim?’
‘Değilsin tabii ki ama tam kendin de değilsin…’
‘Peki, beni ben yapabilecek ve ruhunu giydirecek misin?’
‘Şimdi batı aynasına döner misin?’
Batı aynasına döndüm. Aynada ışıklı panolarda olabilecek bir akar yazıyla karşılaştım: ‘Ben hayatım, sen ömürsün.’
Bu ışık tümceye takıldım. Sanki her şey bu tümcede gizliydi. Bu tümce bir bilmeceydi bana göre ve bunu, seni anlamam için çözmem gerekiyordu. Bu düşüncedeydim o an. Ama kuzey aynasındaki görüntü de akmaya başlayınca adeta çıldırdım.
‘Öncekinden farkı bu cümle, ne demek oluyor?’ dedim.
‘Sakinleş ve düşün. Bu evi düşün. Temeli atılmış, duvarları örülmüş, sıvanmış, boyanmış. Kapı ve pencereleri takılmış. Eşyalarla döşenmiş. İçindekilerin yaşayacakları hâle getirilmiş. Peki, bu ev yaşanılacak bir ev mi sence?’
‘Evet!’
‘Haklısın. Peki, sıvası, boyası ve aklına gelebilecek şeylerinin hepsi olmasaydı yine de yaşanılacak bir ev der miydin? Demezdin. Çünkü eksik bir yapı yaşanılacak bir ev olmaz. Belki uygun bir örnek değil bu ev örneği ama işte sana kalp ve kan olmam için ben sudan bir yaşamım. Damarlarında dolaşmam ve seni sen yapabilmem için önce derini ve yaşamın için olmaza olmazları ördüm. Bu düşünceyle bak aynaya ve ne gördüğün söyle,’ dedin.
Aynaya iyi baktım. Demek istediğini anladım. Gördüm de üstelik. Örnek ev olduğuna göre, içimdeki eksiklikler kaba inşaat olarak tamamlanmıştı. Damarlarımdaki kan ve kalbim eksikti. Derim bir ince sıva ve boya gibi kaplıyordu üçlü koltuktaki kendinde olmayan beni…
‘Hepsi bu kadar mı?’
‘Hepsi de bu değil, şimdi güneydeki aynaya bakar mısın,’ dedin.
Güney aynasına baktım. Orda da üçlü koltuktaki kendimi gördüm. Bu defa sırtüstü uzanmıştım. Yüzümü görebildim. Az da olsa mutlu oldum tabii ki. İnsanın yüzsüz ve derisiz olması kötüymüş. Bunu iyi anladım. Derim de yerindeydi. Derin uykudaymışım gibiydim o an. Sevincim çok sürmedi ama. Çünkü kalbimin yerinde olmayışı yaktı beni. Bu damarlarımdaki kanın da akmadığının kanıtıydı…
‘Hâlen kalbim ve kanım yok,’ dedim.
‘Evet, yoklar,’ dedin.
‘Bu hâlde nasıl yaşarım?’
‘Doğu aynasına bakar mısın,’ dedin bu defa da.
Doğu aynasına döndüğümde sen de döndün benimle. Bir film izler gibi seyrettim ayna olup biteni. Güney aynasındaki gibiydim bu aynada da. Bu defa üçlü koltuktaki benim yanında sen de vardın bildiğim, tanıdığım gibi. Döndün, aynadaki senle göz göze geldik. O an farkı fark ettim. Tepeden tırnağa içiyle ve dışıyla su olan senin dudaklarının, kalbinin ve damarlarının içindeki yaşam suyun kırmızıydı. Tuhaflaştım. Ne yapacağını merak ettim. Aynadan bana baktın, sonra sırtını döndün bana. Eğildin üstüme, kızıl dudaklarını bir vampir dudağı gibi dudaklarıma değdirdiğin anda masaldaki sihirli öpücük nasıl ki kurbağayı insana dönüştürdüyse sen de benzer biçimde beni dönüştürdün…
O yaşam öpücüğü soluk dudağımı renklendirdi, sonra da bana hayat verdi. Duvarın ötesini görebilen Şahmeran’ın gözlerini ödünç almışın gibi gördüm bana yapıp ettiğin her şeyi o aynada… Senin yaşamını sağlayan kızıllık kalbimin boşluğuna ulaştı dudaklarından ve o boşluğu doldurdu, kalbim oluştu. Kalbimden damarlarıma aktı kızıllığın beni boyadı…
Dönüşüm tamamlanınca önce gözlerimi açtım işte o an sen de gittin ruh terzim. Giderken de, ‘Artık ruh bedene kavuştu. Bir can oldu,’ dediğini duyar gibi olmuştum ama pek emin olamamıştım. Aynadaki ben bana baktı. Olup biteni anlamadığı her hâlinden belliydi.
Nedense yaşadıklarımdan ve düşündüklerimden sonra sana daha çok bağlandığımı, sensiz bir yaşam sürdüremeyeceğimi anladım. Belki de bu yüzden yani anladığımın hiçbir zaman gerçekleşme olasılığının olmaması yakacak beni derinden. Acının paylaşılmadığını da bildiğimden kimileyin sessiz sessiz, kimileyin de hıçkırarak ağladığımı itiraf etmeliyim. Şimdi gerçekte yaşanmamış, kurgulanmış âşıklar da olsalar Kerem’i, Ferhat’ı ve ötekilerini daha iyi anlıyorum. İçimde durmadan bir çınar gibi büyüyüp derine kök salan aşkımdan biliyorum onları… Anlat desen de anlatamam hep eksik kalacak kuracağım tümceler senle ilgili. Yazarlar, şairler, düşünürler ve de ozanlar bu duyguyu anlatmış, saza, söze, yazıya dökerek…
Onların yazdıklarını okumuş, dediklerini dinlemişsindir. Ben, benden önce doğup en güzel aşk tümcelerle aşkı ve aşklarını dillendirdikleri için kıskanıyorum onları.
Çünkü aşkı anlatan birbirinden güzel sözleri, şiirleri ve yazıları, masalları, hikâyeleri, romanları sana yazmak, şarkı ve türküleri de söylemek isterdim…
Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.