Édouard Manet’nin Kara Kedi’si nasıl modernitenin simgesi haline geldi?
Uzun süre cadılık ve uğursuzlukla ilişkilendirilen kara kedi, 19. yüzyıl Paris’inde sanatsal başkaldırının ve şehir yaşamının bir simgesi haline geldi.
Her Cadılar Bayramı’nda kara kediler büyücülük, uğursuzluk ve doğaüstü güçlerin simgesi olarak yeniden karşımıza çıkar. Bu uğursuz itibar, yüzyıllar öncesine dayanır: Orta Çağ’dan itibaren insanlar kedileri sapkınlık ve cinsel ahlaksızlıkla ilişkilendirmiş; 1565-1579 yılları arasında yapılan Elizabeth Francis ve Agnes Waterhouse (ile kedileri Sathan) davası süresinde ise kedilerin cadılarla bağlantılı olduğuna ilişkin inanış daha da güçlenmiştir.
Ancak Aydınlanma Çağı’ndan sonra, 19. yüzyıl Fransız sanatçıları ve yazarları, kedilere yüklenen bu gizemli ve şeytani nitelikleri, arzu edilen özellikler olarak yeniden tanımlamaya başladılar.
Hayvan bakımının ilerleme ve aydınlanmayla özdeşleştiği yeni burjuva evcil hayvan besleme kültürünün yanı sıra, bohem sanatçılar ve entelektüeller de kara kedileri eserlerine dahil etmeye giriştiler. Kara kedi, sanayileşme ve kentleşme sürecinde bireyselliğe ve kendini ifade etmeye yönelik değişen tutumları yansıtarak, bağımsızlığın ve kalıplara sığmamanın bir simgesi haline geldi.
Fransız yazar ve diplomat François-René de Chateaubriand, kedinin bu modern bağımsızlığını olumlu bir dille şöyle tanımlıyordu: “Kedide sevdiğim şey, onun bağımsız ve neredeyse duygusuz karakteridir [...] Kedi yalnız yaşar, topluma ihtiyaç duymaz.” Kedilere atfedilen bu erotizm ve başkaldırı nitelikleri, zamanla modern sanatın gelişmekte olan diliyle de özdeşleşti.
Édouard Manet, Kedilerin
Buluşması (1868), fildişi rengi bez üzerine yapıştırılmış, fildişi rengi kağıt
üzerine siyah litografi (görsel, Chicago Sanat Enstitüsü aracılığıyla kamu malı
statüsündedir)
Hiçbir resim veya sanatçı, bu dönüşümü Édouard Manet’nin Olympia (1863) adlı eseri kadar belirgin bir şekilde ortaya koyamaz. T.J. Clark gibi tarihçiler, bu eseri uzun zamandır “modern sanatın kurucu anıtı” olarak nitelendirmişlerdir; zira eser, Titian’ın Urbino Venüsü (1534) adlı tablosunu, çağdaş bir hayat kadını, onun siyahi hizmetçisi ve bir kara kedinin çarpıcı tasviriyle yeniden yorumlar.
Eser, 1865 yılındaki Paris Salonu’nda büyük tepki toplamıştır: Ele aldığı konu, düzleştirilmiş formları, cesur renk karşıtlıkları ve siyah rengin kullanımıyla, akademik gelenekleri açıkça reddetmiştir. Eleştirmenler, sırtı kamburlaşmış ve gözleri parlayan o zayıf kara kediye odaklandılar; zira kedinin duruşu, Olympia’nın eliyle gizlediği bölgeyi gözler önüne sererek tablodaki o algılanan bayağılığı adeta somutlaştırıyordu.
Manet, Olympia’dan sonra sanatçının bir nevi simgesi haline gelen kara kediyi başka resimlerinde, taş baskılarında ve çizimlerinde de kullandı. Edebiyat çevresinden dostları da kara kedilerle kendileri arasında benzerlikler kuruyor ve onları sık sık eserlerine dahil ediyorlardı.
Örneğin Charles Baudelaire, Kötülük Çiçekleri (1857) ve Modern Hayatın Ressamı (1863) adlı eserlerinde, kedilerin taşıdığı kadınsı enerji üzerine şiirler ve düzyazılar kaleme aldı. Kedileri çoğu kez, toplumun kıyısında yaşayan (demi-monde) metresi Jeanne Duval ile kıyaslıyor; ona Kara Venüs diyerek alay ediyor ya da onu bir “iblis” veya “vampir”e indirgiyordu. Tarihçi ve Metropolitan Sanat Müzesi küratörü Denise Murrell, Baudelaire’in şiirlerinde —Duval’i bir kara kediye benzettiği kısımlar da dahil olmak üzere— karşımıza çıkan bu erotize edilmiş ve egzotikleştirilmiş “siyah kadınlık” imgesinin, Batı ırkçılığına dair köklü kalıpları yeniden üretip güncellediğini belirtir.

Edgar Allan Poe da kara kedi tutkunu biriydi; Cattarina adında bir kedisi vardı ve şiir yazmaya oturmadan önce onu omzuna yerleştirdiği bilinirdi. “İçgüdü ve Akıl: Bir Kara Kedi” (Instinct vs. Reason—A Black Cat) adlı kısa öyküsünün girişinde şöyle der: “Bu makalenin yazarı, dünyanın en sıra dışı kara kedilerinden birinin sahibidir —ki bu oldukça iddialı bir ifadedir; zira unutmamak gerekir ki, tüm kara kediler aslında birer cadıdır.” Hikâye, ismi belirtilmeyen bir anlatıcının, bir zamanlar çok sevdiği Pluto adlı kara kedisinin izinden giderek deliliğe sürüklenişini anlatan sarsıcı bir öyküdür.
Amerikalı olmasına rağmen Poe’nun öyküleri, 1850’lerin sonlarında Baudelaire’in yaptığı çeviriler sayesinde Paris’te büyük popülerlik kazandı. Bu çeviriler, Poe’nun eserlerini Manet gibi genç Fransız sanatçı ve yazarlarla buluşturdu; Manet de bu eserlere eşlik eden pek çok baskı ve taş baskı çalışması üretti.

Byam Shaw’un Edgar Allan Poe’nun “Kara Kedi” (The Black Cat) adlı eseri için hazırladığı illüstrasyon (görsel, Wikimedia Commons aracılığıyla kamu malı statüsündedir)
Manet’nin kedi sevgisi zamanla çok daha geniş bir boyuta ulaştı; Paris’teki ve diğer yerlerdeki sanatçılar da onu örnek alarak kendi eserlerinde kara kedilere yer vermeye başladılar. Bu eserlerde, Manet’nin kedi tasvirlerinin doğrudan bir etkisi görülür; kediler burada modern ve özerk bir Paris’i simgelemek için kullanılır. Théophile Steinlen’in Montmartre’da hazırladığı pek çok kara kedi temalı afişe ya da Auguste Renoir’ın genç kızlar tarafından sevgiyle kucaklanan uysal tekir kedilerine baktığınızda, gölgelerin içinde Manet’nin Olympia tablosundaki kedinin izlerini seçebilirsiniz. Manet’yi şahsen tanıyan veya onun çalışmalarını inceleyen Berthe Morisot, Suzanne Valadon ve hatta Pablo Picasso gibi sanatçıların eserlerinde de kediler Fransız modernitesinin, bohem yaşam tarzının veya bağımsızlığın birer simgesi olarak karşımıza çıkar.
Bu durum tuvalin sınırlarını da aştı: Sokaklar, üzerinde kara kedilerin dolaştığı dükkân tabelalarıyla doldu; kedi temalı isimler taşıyan kafeler ve kabareler açıldı; bunların en ünlüsü ise Montmartre’da yer alan, oldukça hareketli bir kabare barı olan Le Chat Noir (Kara Kedi) idi. Üstelik kediler, Salon sergilerinde yer alan tablolarda da boy göstermeye devam ettiler.
Manet’nin açtığı bu yolda kara kedi, batıl inançlarla ilişkilendirilen bir yaratık olmanın ötesine geçti...
Rebecca Schiffman
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.