Ankara’dan eski bir ev

Sosyal medyada bu fotoyu gördüm
Altında eski Ankara’da
Bir ev ve bir sokak yazıyor
Çok hoşuma gitti
Çok beğendim
Ankara’nın eski mahallelerinden birinde,
Belki Hamamönü’nde, belki Cebeci’de,
Belki de bir Ankara sokağının köşesinde,
Büyük olasılıkla Kale’de kim bilir
1930’lu ya da 1940’lı yıllardan kalma,
Geçmişten gelen iki katlı, ahşap pencereli
Sokağa doğru hafifçe taşan cumbasıyla,
Kiremit çatısıyla, ahşap kapısıyla
Üzerindeki küçük camıyla,
Önündeki birkaç basamakla…
Öyle gösterişli,
Öyle zengin işi bir ev değil.
Ama kapısından içeri girdiğinizde
İnsanın içini ısıtan, duvarlarına sinmiş
Bir yaşanmışlık, odalarına yerleşmiş
Bir huzur var.
Bu evin bir ruhu var.
Çünkü bu ev yalnızca taş, kerpiç,
Ahşap ve kiremitten yapılmamış.
İçinde yılların biriktirdiği sevinçler,
Üzüntüler, telaşlar, bayram sabahları,
Akşam sohbetleri, çocuk kahkahaları
ve nice hatıralar var.

Fotoğrafa bakınca insan hayal ediyor
Sokağa bakan cumbalı penceresinin önünde
İnce tül perdeler rüzgârla sallanıyor.
Sabahları evin en erken uyananı,
Perdeyi aralayıp sokağa göz atıyor.
Mahalle henüz tam uyanmamış.
Uzaktan bir simitçinin sesi,
Arada bir geçen arabanın nal sesleri,
Kapı önlerini süpüren komşu kadınların
Birbirlerine seslenişleri duyuluyor.
Bir evden radyo sesi geliyor.
Ankara Radyosu'nda sabah programı başlamış.
Bir başka evde kahvaltı sofrası kuruluyor.
Sokağın kedileri, güneşin ilk vurduğu
Duvar diplerinde kendilerine yer arıyor.
Evin girişinde,
İnsanı karşılayan genişçe bir taşlık var.
Bir kenarda ayakkabılıklar,
Duvarda eski bir ayna,
Aynanın üzerinde belki yıllardır
Aynı yerde duran bir nazar boncuğu…
Merdivenlerin ahşap basamakları
Her adımda hafifçe gıcırdıyor.
Bu gıcırtı bile evin bir parçası.
İnsan, yıllar geçtikçe o sesleri tanıyor
Hangi basamağın nasıl öttüğünü,
Kimin merdivenden çıktığını
Ayak sesinden anlıyor.
Salon, evin en özel yeri,
Duvarlarda aile büyüklerinin
Siyah beyaz fotoğrafları,
Bir köşede konsol, üzerinde dantel örtüler,
Cam büfede saklanan porselen biblo,
Belki de aile yadigarı bir duvar saati…
Duvarın bir yanında büyükçe bir soba.
Kış geldi mi evin bütün hayatı
Onun etrafında şekilleniyor.
Sobanın üzerinde demlik hiç eksik olmuyor.
Bazen kestane, bazen patates,
Bazen de sobanın kenarında
Ağır ağır pişen bir yemek
Sobanın kapağı açıldığında
Odaya yayılan odun kokusu,
Çayın buharına, yün hırkaların sıcaklığına
ve evin kendine has kokusuna karışıyor.
Akşam olduğunda aile fertleri
Birer birer sobanın çevresinde toplanıyor.
Evin babası gazetesini okuyor,
Anne elindeki örgüyü bırakmıyor
Dede, eski köyünden, Ankara'dan,
Gençliğinde yaşadığı günlerden söz ediyor.
Nine, mutfaktan getirdiği elmaları soyuyor
ya da sobanın üzerinde ısıttığı
Kömbeleri, bazlamayı çeviriyor.
Çocuklar bir yandan konuşmalarını dinliyor,
Bir yandan da sobanın sıcaklığına
Sokulup birbirleriyle şakalaşıyor.
Ben, hayal etmeye devam ediyorum.
Kimsenin elinde cep telefonu yok.
Televizyon zaten yok ya da
Henüz evlerin hayatına girmemiş.
İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakıyor,
Birbirlerinin sohbetini sesini dinliyor.
Bir şey anlatıldığında gerçekten dinleniyor.
Birisi üzgünse hemen fark ediliyor.
Birisi susuyorsa neden sustuğu merak ediliyor.
Evde yalnızca aynı çatı altında yaşanmıyor
Aynı hayat paylaşılıyor.
Mutfak da başlı başına bir dünya.
Bakır tencereler, kalaylı sahanlar,
Tahta kaşıklar, emaye kaplar, tabaklar
Duvara asılmış kurutulmuş biberler,
Tavana yakın bir rafta sıralanmış kavanozlar…
Kışlık hazırlıklar yazdan başlıyor.
Tarhana kurutuluyor, erişte kesiliyor,
Turşular, kızartmalar, salçalar hazırlanıyor.
Mutfaktan gelen soğan kokusu,
Fırından yeni çıkmış ekmeğin buharı,
Tencerede kaynayan çorbanın sesi…
Bunların hepsi evin gündelik hali
Bir de bu evin sokağıyla kurduğu ilişki var.
Kapı yalnızca evin içine açılmıyor
Mahalleye de açılıyor.
Komşunun kapısı çalınmadan girilebiliyor.
Bir tabak yemek, bir tas çorba,
Birkaç dilim börek, bazen de yalnızca
Bir fincan kahve evden eve dolaşıyor.
Hastalıkta komşu komşunun yanında,
Düğünde herkes işin ucundan tutuyor,
Cenazede sokak aynı acıda birleşiyor.
Çocuklar sokakta birlikte büyüyor.
Anneler, çocuklarını gözleyip
Pencerenin önünden çağırıyor.
Birinin çocuğu yaramazlık yaptığında
Yalnızca kendi annesinden değil,
Bütün mahalleden azar işitebiliyor.
Şimdi hayal etmeyi bırakıp
Salim kafayla düşünüyorum
Kalede ise belki bu ev duruyor
İçinde de birileri hala yaşıyordur
Ama Hacettepe ya da Cebeci’deyse
Bugün o evlerin birçoğu yok.
Kimi yıkıldı, yerine apartmanlar yükseldi.
Kimi bakımsızlığa yenildi,
Kimi de zamanın hoyratlığına.
Cumbalar söküldü, ahşap kapılar değişti,
Avlular apartmana, otoparka dönüştü.
Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolu sokaklarda
Şimdi otomobiller birbirine yol vermeye çalışıyor.
Komşuların birbirini tanıdığı kapılar,
Birbirinin kopyası apartmanlara dönüştü.
Ama insan bazen bir sokaktan geçerken,
Artık yerinde olmayan bir evin
Önünde durup hala hayal kurabiliyor.
Sanki o cumbanın arkasında hala birileri varmış,
Sobanın üzerinde hala demlik kaynıyormuş,
Salondan ailenin sesleri geliyormuş gibi…
Belki de özlediğimiz
Yalnızca eski Ankara evleri değil.
O evlerin içinde yaşanan hayat,
İnsanın insana yakın olduğu zamanlar,
Kapıların daha kolay açıldığı,
Sofraların hala daha kalabalık,
Sohbetlerin daha uzun olduğu günler.
Çünkü bazı evler yıkıldığında
Yalnızca duvarları ortadan kalkmaz.
Bir ailenin geçmişi, bir mahallenin hafızası,
Bir şehrin çocukluğu da o enkazın altında kalır.
ve insan, yıllar sonra bile,
Bir soba çıtırtısında,
Demlikten yükselen çay kokusunda,
Pencere önünde unutulmuş bir saksıda
ya da eski bir ahşap kapının gıcırtısında
O evi yeniden bulur.
Nadir Avşaroğlu
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.