15 Ekim 2026
Son Dakika

Binnaz Enver Hanımın çayları ve kocası / Memduh Şevket Esendal

Büyük yazarlarımızdan Memduh Şevket Esendal'ın bu öyküsü cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul ahalisinin perişan darmadağınık halini resmediyor.

Binnaz Enver Hanımın çayları ve kocası / Memduh Şevket Esendal

Binnaz Enver Hanımın yılda bir çayı olur. Buraya giderseniz bütün kibarları, kibar çocuklarını, kızlarını görürsünüz. Yabancı şirketler müdürlerini, yabancı devletler elçilikleri adamlarını, eski Rum, Ermeni kibarlarından kalmış adamları görürsünüz. Bu çaylarda ihtiyârlamış, kütük gibi şişmanlamış vezir kızlarına, kaskatı kurumuş paşa damatlarına, eski beylere, temiz giyinen, yokluğunun ekini belli etmemek için ezilen, üzülen, okumuş bir zamanlar devletin parlak adamı sayılmış sonra memleketin geçirdiği inkılaplara ayak uyduramayıp geride kalmış, ayrılmış insanlara ve bunlar arasında Türklerin yarım vahşi bir millet olup bir Avrupalı millet tarafından idare olunmaya ve terbiye edilmeye muhtaç olduklarını ispat için Frenkçe bir kitap da yazmış münevver, okumuş beylerle tanışırsınız. Bunların, çoğu sanatkâr olan genç, sıska, iri burunlu yahut semiz, alt çenesi ufak, ak gerdanı etli çocuklarını görürsünüz. Bu halkın, bütün bu kibar insanların üstünde asıl bir çirkinlik, eğrilik, kekemelik, dilsizlik, çolaklık damgalanır durur.

Bunların arasında, bu çayda ve birçok bu gibi çaylarda, ziyaret günlerinde ve bazı sefaretlerde verilen gece yemeklerinde İngiliz Saffet Beye ve eski paşalardan birinin kızı olan hanımına da rastlarsınız.

Arkadaşları arasında İngiliz Saffet diye anılan yine de İngilizler gibi giyinen, onlar gibi yaşamak isteyen bir adamdır bu. O gün bir misafirliğe gitmişti. Ev sahipleri misafirlerine nezaket gösterdiler. Hanım, salon kapısına kadar geldi, damat, merdiven başına kadar takip etti. Her zaman buyurmasını, evlerine şeref verdiğini, teşekkür ettiklerini söylediler. Hizmetçi kız, kemali nezaketle şapkasını bastonunu uzattı.

Kapı kapanıp sokakta yalnız kalınca kendi kendine sövmeye başladı. “Ne ahmak herifim” dedi. "Neden böyle bir şeyi fazla tuzlayıp sonra da bir sürü yalan söylüyorum? Rezil oldum. Arkamda ne fena bir tesir bıraktım. Şüphesiz, şimdi benim için salonda gülüp eğleniyorlar. Ne münasebet, Paris'e gitmediğim halde gittiğimi söyledim. Bu yalana ne lüzum vardı? Sanki orada malumatlı, dirayetli, fevkalade görüneceğim. Al sana fevkaladelik, rezil oldum. Şimdi, beni nerede görseler eğlenecekler. Otomobillerin beş yüz kilometre süratle gidebileceklerini söyledikten sonra neden t1srar ettim? Nasıl oldu da dönemedim? Beni gafil avladılar. Tatlı tatlı anlatıyordum, çok ileri gittiğimin farkındaydım, lakin mahzur görmüyordum. Onun birdenbire itiraz edişi beni bozdu. Sanki bütün muvaffakıyetim elimden gidiyordu. Orada, gayet ustalıkla ricat etmek vardı.

“Sözün harareti ile galiba kilometreyi fazla söyledik. ‘Hakkınız var' deyip yine mevkiye sahip kalabilirdim. Aptallık... Israr ettim. Bir kere ısrara başladıktan sonra, acaba dönebilir miydim? Ne budalalık. Otomobil sürat rekorlarını gazetelerde yazıyorlar. Bunu, benim gibi elbette onlar da okuyup biliyorlar. Ben ısrar edince, onlar sustular. Soğuk bir duş oldu. Ne budala herifim. Hiç olmazsa orada durup, bunu tazmin etmek için çalışmasaydım. Aptallığın bir büyüğü de burada. Artık ne hezeyanlar ettim, bilmiyorum. Herkes beni dinlerken başladılar yavaş yavaş birbirlerine saati sormaya. Buradan çıkınca nereye gideceklerine dair konuşmaya başladılar. Ne fena... Ben, nihayet nezaketen beni dinleyen orta yaşlı manasız bir hanım ile yalnız kaldım. Salon halkı benimle alakadar görünmüyorlar gibiydi. Lakin, gitmek için ayağa kalkınca hepsi birden başlarını çevirdiler. Demek, hepsi bunu bekliyorlarmış. Ben gidince, arkamdan beni çekiştirmeye başladılar. Yalnız bunun için benim kalkıp gitmemi beklediler. Yalnız bunun için orada geç vakte kadar kaldılar."

Saffet Bey, yayan hem yürüyor, hem kendi kendine söyleniyordu. Oraya giderken memnundu. Salona girerken içinden bir ses, "Türkiye'nin büyük adamlarından biri salona giriyor" diyordu. Oradaki kızlar, kadınlar hayran; erkekler hürmetkârdılar. Ona lazım olan susup bir köşede oturmak, herkese karşı mütevazı ve hürmetkâr olmaktı. Bu cemaati hiç alakadar etmeyecek bir projeyi, onların hiç münasebeti yokken yarım saat izah etmek, sonra lakırdının bilmem neresinden tutturup otomobillerin Avrupa'da bilmem kaç yüz kilometre gidebildiğinden bahsetmek ve aptalca ısrar etmek ne lazımdı? O dakikada, aralarından geçip gittiği bu insanlar içinde ondan âciz ve budalası bulunabileceğini zannetmiyordu. Onun, köylüye, fukaraya satacak sözü yoktu. Onlarla ne konuşabilirdi? Onun bir kıymeti varsa bu münevveran sınıfı içinde vardı. Bir şoföre bütün nazariyatını anlatsa, şoför nezdinde hiçbir alaka uyandıramazdı. Bir köylü onun âli iktisat nazariyatına kaç para verirdi?

Bir omuzu aşağıda, öteki yukarıda, ayaklarını rasgele atıyor; gelene geçene çarparak, ara sıra tırnaklarını dişleyerek yürüyordu. Bir aralık karşı kaldırıma geçti. Otomobil, araba aldırmıyordu. O sırada ona rastladım. Nereye girecek diye baktım, bir yere uğramadı. Biraz yürüdükten sonra, tekrar benim yürüdüğüm tarafa geçmek istedi. Ona, yolunu değiştirmek ihtiyacı, sanki bir nöbet, bir ısınma gibi geliyordu. Kendini sokağın ortasına atıyor, otomobil frene basıyor, arabacı dizginlerini çekip ona yol veriyordu. O, bu tehlikelerin farkında bile değildi. Bir aralık, kendisine yetiştim:

"Saffet Bey" dedim.

Sanki uykudan uyandı.

“Efendim" diye cevap verdi.

“Nereye gidiyorsun?"

“Ben mi?“

“Sen ya!”

Galiba, birdenbire nereye gittiğini, nereye gideceğini hatırlayamadı.

(İstanbul, Nisan 1933)

Memduh Şevket Esendal

Gercekedebiyat.com

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler