Prof. Dr. Coşkun Özdemir’le Vedat Günyol’un evinde
Vedat Günyol'un son günleriyle ilgili edebiyat dünyamız için altın değerinde bilgileri Ali Eker Ataş açıklamaya devam ediyor.
VEDAT GÜNYOL'LA ANILAR / IV
I
Prof. Dr. Coşkun Özdemir anlatıyor:
“Tek ağacı olmadan sonsuzluğa göçen Vedat Günyol ‘Servetim zamandır’ diyor. Son günlerini, bir hekim olarak genç arkadaşım Ali Ekber ile birlikte izledim. Hasta idi. Çok iyi bir bakıma, sağlık personelinin sürekli yardımına muhtaçtı ama işte o yalnızlığı seçmişti. Sayısız dostu, o son günlerini onun çok layık olduğu ihtimamı görerek gözlerini kapamasına yeterli olamazdı. Büyük bir insan, büyük bir yürek 100'e beş kala ardında en güzel anıları, sevgiyi, dostluğu, güzellikleri bırakarak sonsuzluğa göçtü.”
Nisan ayının son günleri. Vedat Hoca yatağa bağlı yaşıyor son günlerini. Görünen o ki son dönemini böyle yaşayarak geçirecek. Kitap hazırlığının dışında başka neler yapabilirim diye düşünüp duruyorum. Bir yandan kitabın çalışmalarını yürütüyor, bir yandan okul, öte yandan da haftanın hemen her günü Vedat Hocaya mutlaka uğruyordum. Gerek evinin gerekse de özel bir isteği olup olmadığını sorup alınması gerekenleri alıp geliyordum. Zaman zaman mutfak için alışveriş de yapıyordum.
Her uğradığımda bakıcısı Hüseyin Asar’a mutfağa alınması gereken bir şeyin olup olmadığını sormadan, buzdolabına bakar, bir eksik varsa not ederdim. Ayrıca Hüseyin Asar’dan da Vedat Hoca ile ilgili genel durumu hakkında bilgiler alıyordum, sık sık. Yalnızca ben değildim ilgilenen. Sıklıkla gelenler arasında Vedat Hoca’nın ilaçlarını kendi eczanesinden alıp gelen Cem Adalı, evlatlığım dediği Hasan Üzey, Macide Birol, Türker Gedik… Aramızdan ayrılıncaya kadar yanından hiç ayrılmadılar.
Bir gün Coşkun Özdemir Hocayı aradım. Atila Ergür Ağabey tanıştırmıştı. Ondan da yazı istemiştim kitap için. Nisan’ın onuydu, hocayı aradım. Vedat Hocanın üç aydan beri yatağa bağlı bir yaşam sürdüğünü, bu hâlde devam ederse kas erimesiyle de boğuşacak bir hâle geleceğinden söz ettim. Uzun uzun konuştuk. Yapabileceği bir şeyler olup olmadığını, Vedat Günyol’u muayene edip etmeyeceğini sordum. Ayrıca kendisini görünce de Vedat Hoca için büyük bir moral olacağını söyledim Hocaya. Gelip gelemeyeceğini de sordum. “Elbette gelirim” demişti Coşkun Hoca. 10 Nisan’da ekibiyle çıkageldi. Coşkun Özdemir’i karşısında gören Vedat Hoca gözyaşlarını tutamadı. Kendisini yürütmesini ya da bu hâlde yaşamasına son vermesini istercesine uzun uzun baktı Vedat Hoca. Sözsüz konuşmaları başladı o kısacık anda. Kim bilir Vedat Hoca neler anlattı o sıra. Coşkun Hoca gözlerini pürdikkat Vedat Hocaya kilitlemiş, onun yüzünde gitgide büyüyen yalnızlığın derin acısını gözlerinde yakından görüp hissetti.
— Coşkun bıktım böyle yaşamaktan. Ben bu yaşıma kadar her işimi kendim gördüm. Kimseye yük olmadım. Şimdi işe yaramaz bir adam olarak herkesin sırtında bir yüküm. Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyi… diyordu.
Coşkun Hoca her zamanki gibi soğukkanlı, iyimser ve umutlandırıcı sözler etti. Her ikisi de aslında hayatın son demlerinde olduğunun farkındaydı. Vedat Hoca gerçekçi, Coşkun Hoca umut verici iyimserliğini koruyordu. Hoşbeşten sonra iyice bir muayene etti. Beslenmesine dikkat etmesini, vücut direncini artırıcı vitamin takviyeleri, kas güçlendirici ilaçlar yazdı. O günün koşuşturmacası içinde not almadığıma ne kadar pişmanım. O güne ilişkin kısa kısa notlar almışım konuşmalardan.

Coşkun Hocanın Vedat Hocayı muayene ettiğinden on beş gün sonrasıydı. Nisanın son haftasının son cuma günüydü. Cuma günleri erken çıkıyorduk okuldan. Saat 15:00’te Vedat Hoca’nın yanındaydım. Benden yarım saat sonra da Cumhuriyet’ten Egemen Berköz ile Gamze Akdemir gelmişti. Beş gün sonra yakın dostu Orhan Burian’ın ölümünün 50. yıl dönümü için Vedat Günyol ile söyleşi yapmaya gelmişlerdi. Söyleşi aralarında da kitaba ilişkin konuşuyorduk. Vedat Hocaya okuduğum en son yazı Server Tanilli’nin Fransa’dan gönderdiği ve 27 Haziran 2004 Pazar günü elime geçen yazısıydı. Pazartesini günü okul çıkışında gidip okuduğum son yazıydı Server Hocanın yazısı.
Armağan kitap konusu onu çok heyecanlandırmıştı. Coşkun Hoca ve ekibi de onun kitaptan haberdar olduğu bir zamana denk gelmişti. Az da olsa, kitapla ilgili yaşadığı heyecana, Coşkun Hocanın gelip onu muayene etmesi, görmesi, konuşması da eklenince moral bulmuştu.
II
Hastalığın onda yarattığı sıkıntılardan biri de zaman zaman hafıza kaybı yaşamasıydı. O anlarında kimseyi tanımıyor, aklına ilk gelense kimi kitaplarıydı. Kendisi için çok değerli olduğunu düşündüğüm kitaplardı bunlar. Bunlardan biri de Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti't-Türk kitabıydı.
Dersimin olmadığı bir gün evdeydim. Ev telefonumuz çaldı. Açtım, Hüseyin Asar. “Ali Ekber, Vedat Hoca seninle görüşmek istiyor” deyip telefonu Hocaya verdi. Her telefon açtığında “Merhaba Ali, ben Vedat Günyol. Nasılsın? Senden küçük bir ricam var…” diyen Vedat Hoca gitmiş; yedi yabancı biri gelmişti yerine. Kendisinden hiç duymadığımız bir ses tonunda, emir kipleriyle konuşmaya başladı:
— Kitabımı ne yaptın? Çabuk getir!
— Hocam hangi kitabı soruyorsun?
— Hangi kitap olacak? Kaşgarlı Mahmud’un “Dîvânu Lugâti't-Türk” sözlüğü!
— Hocam bende öyle bir kitap yok. Bir hafta önce sizin eski öğrencilerinizden birinin avukat oğlu; Atatürk döneminde çıkartılmış ve birinci cildinin içinde ön kapağa yapılmış bir cep içinde Atatürk’ün 26. Dönem TBMM Açılış konuşmasının eski Türkçe el yazısı küçük bir ajandanın bulunduğu, dört ciltlik tarih kitapları var. Onları da Hüseyin Asar alıp eve götürmemi istedi. Tanıdık tanımadık kim geliyorsa sana sorup kitap alıp gittiklerini söyledi Öğrencinin oğlunun bıraktığı tarih kitapları da çok değerli olduğundan kimse götürmesin diye benden rica etmişti, ben onların dışında başka kitabınızı almadım. Bende sizin söylediğiniz kitap yok. Bendekileri de hemen alıp getiriyorum, dedim.

Sert bir ses tonuyla bana:
— Bekliyorum! deyip kapattı telefonu.
O gün ya dersimin olmadığı bir gündü. Bu dört ciltlik tarih kitaplarının Vedat Hoca’ya gelişinin hikâyesini bir iki gün önce evin kalabalık olduğu bir anda Hüseyin Asar beni mutfağa çekip anlatmıştı:
1945 yılında Ankara Gazi Lisesi’nden öğrencisi, eski bir avukatın oğlu getirmiş. Babası ona, “Ben öldükten sonra bu tarih kitaplarını ve içindeki Atatürk’ün el yazması, meclis konuşmasının yer aldığı defterle birlikte Vedat Hocaya teslim edersin” demiş. Oğlu da mayısın sonlarıydı sanırım, getirip Vedat Hocaya bırakmış.
Elimde kitaplarla yanına gittim.
— Hocam bendeki kitaplar bunlar. Bu kitapları birkaç gün önce sizin 1945 yılında Ankara Gazi Lisesi’nden bir öğrencinizin oğlu getirip size bırakmış. Sizin de haberiniz var bundan. Hüseyin Bey de eve her gelip gidenin sizden izin aldıklarını söyleyerek odanızdan bir şeyleri alıp götürdüğünden söz etti. Avukatın oğlunun şu sizin de elinizde tuttuğunuz defterden benim de haberim yoktu. Hüseyin Bey durumu bana anlatınca ben de defterle birlikte dört ciltlik tarih kitabını alıp götürdüm. Bunun dışında bende sizin dediğiniz Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğü yok. Onları odadaki yerine koyayım bir de ben bakayım dediğiniz kitabınıza.
O yine, yerini unuttuğu Kaşgarlı Mahmud’un kitabını soruyor bana:
— Peki benim kitabımı kim aldı öyleyse?
— Hocam benim bilgim yok. Hem size sormadan hiçbir eşyanızı da almadım, almam da. Ben yine bir odaya bakayım belki gözden kaçmıştır.
Aldığım yerine bıraktım kitapları. Biraz bakındıktan sonra, Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti't-Türk sözlüğü yerinde duruyor. Demek Hüseyin Bey dikkatlice bakmayınca görememiş.
— Hocam kitabınız burada duruyor bakın işte yerinde. Getiriyorum siz de görün…
Birdenbire Vedat Hocanın tavrı, ses tonu, konuşmaları değişti ve her zamanki tanıyıp bildiğimiz eski Vedat Günyol’a döndü:
— Kusura bakma Aliciğim. Aklım bir gidip bir geliyor bazen. Beden kocayınca beyin kabul etmezmiş kocadığını. İnsana hep şaşırtan şeyler yaptırıyor bazen. Bu da o anlarımdan biri herhalde. Tekrar özür dilerim…
— Hocam özür dilenecek hiçbir şey olmadı. Eğer özür dilemesi gereken biri varsa o da benim. Bu kitapları alırken o gün başın çok kalabalıktı. Arabaya bırakıp geldim ama sana haber vermeyi o kalabalıkta unuttum. Siz asıl kusuruma bakmayın, ben özür dilerim size haber vermediğim için.
Konu kapandı. Tarih kitapları bende bir hafta kaldı. O ara Fatin Rüştü Zorlu Lisesi’ndeyken Atatürk’ün defterini bir defasında yanıma almış, lise müdürümüz Nazmi Yekrek’e de göstermiştim. Hayat ne garip durumlarla karşılaştırıyor insanı. Bu da onlardan biriydi herhâlde.
Bir hafta sonra tarih kitaplarına yeniden gözden geçirdim. Birinci cildin içindeki cepte Atatürk’ün el yazması 26. Dönem Meclis konuşmasının yer aldığı defter sırlara karışmıştı…
Keşke Hocayı dinlemeseydim. Kim haberliydi bundan, kim alıp götürdü hiç öğrenemedik…
10 Nisan 2004/Uğurmumcu, Yakacık/Kartal
Ali Ekber Ataş
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.