Mizahın işi insanın kimyasıyladır / Tahsin Şimşek
Mizahın işi, insan kimyasıyladır; mizahın işi, tiroit, insülin, adrenalin düzenlemesi yapmaktır. Mizahın işi, tüketim ideolojisi, kitle kültürü salgınını iyileştirecek antikorları üretmektir. Ne var ki mizah, kimyasalı hiç sevmez, çünkü onun işi, lekelemek, hele lekeyi temizlemek hiç değildir. Evet, mizahın konusu salt gerçeklerdir. Gerçekten söz etmeyen yazıya da çizgiye de mizah denmez zaten.
MİZAH NEDİR, HANGİ İŞLEVSEL ÖZELLİKLERE SAHİPTİR?
Mizah, her şeyden önce bir sözcük çelendir; o gönül çelenle kol kola olma sevdalısı. Ve bellek ile zekâ da mizah tramvayının her yöne giden o biletsiz yolcusudur. Mizah, o yolcuya daha çok ne zaman mı gereklidir? Hava yaralı, zaman bel fıtığı ise. Hüzün de eldeki ziyaretçi çiçeğiyse…
Dahası nice soruya yanıttır mizah. Alın o söz dürbününü elinize, bir bakın; ne, neye yakışmakta bu dünyada? Şaşırmayın, “özgürlük” adı, faşist partiye; “adalet”, yağma Hasan’ın börekçisine… Neden mi? Demokrasiye demagoji şurubu gerektiği için. Peki, şu “Adalet ve Kalkınma” neye yakışıyor? Dillerindeki dualara kanmadan gelin, onu da siz saptayın. Şunu hiç unutmayın, her celladın da bir tanrısı vardır, dua ve niyazlarıyla kendisine sığındığı!
İki kefeli bir terazidir mizah. İbre hep dengededir. Mizahta ne kahkahanın ne de düşünmenin kefesi ağır basar. O kahkahayı sırlayan, hüzündür; hiç unutulmaması gereken de budur. Gülerken ağlatmak değildir mizahın işi. Kişiyi, en hüzünlü anında gülümsetebilendir mizah; yaşama direncini ayaklandırandır. Mizah, neden-sonuç dengesinin o batan hassas ibresidir.
Korkudur kişiyi yazar yapan; çocukluk korkuları, yaşamın kurumayan işkenceleri… Ne yazık ki korkuların en günceli öğrenme korkusu! Stepnede de hep o üretme korkusu. İnsanlar, salt beden obezi değil artık; daha çok fobi obezi; menüde her çeşidi var.
Korkan insan, elbet bir şeye sarılacaktır. Sokaktaki insanın silahı farklı, eli kalem tutanın farklı. Sokaktaki insanın imdadına ne mi yetişir? Bir diklenip bir sarkan ve zaman zaman da nöbet değiştiren o iki organdan biri; bir dili, bir de o şeyi. Korkuyu yenmek için ya ıslık çalacak ya da küfredecektir. Küfür, yiğitliğin değil, korkunun dışavurumudur. Ancak eli kalem tutanın elinde başka bir olanak vardır; sözün gücü. O gücün, o silahın adı mizahtır, Mizah, taşı sever, en çok da sapan taşını. Vın!...
Her düşüncenin, sağ ile solun, dindar ile ateistin bağnazına, o keskin ani frendir mizah. O frenin Murat ya da Ferrari’ye ait olması hiç de önemli değil. Düşünce kelliğine çaredir mizah. Kellik söz konusu olunca Eduardo Galeano’nun Kucaklaşmanın Kitabı’ndaki o tümceyi anımsadım bakın şimdi: “Eğer saç o kadar önemli olsaydı kafamızın dışında değil, içinde olurdu.”
Bütün zorlamalara ve kışkırtmalara karşın, bizi kendilerine dönüştürmeye başaramayanlara verilen yanıt, atılan tokattır mizah.
Evet, mizah, aptallığa patlatılan o “Kaygusuz” Kazak Abdal tokadıdır. Ben de Kazak Abdal’a benzek (nazire) yapıp “Sözümü salıp kâğıda / Sıçrayıp beynin çakıla / Sıçtığı boku hayra / Yoranın da … ” demek isterdim elbet.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste’de, “Her şeyin çaresi vardır. İnsan bozuldu mu bunun çaresi yoktur.” derken çok mu haksız? Dede Korkut bu bozulmayı, bilgece şöyle somutlamıştı yüzyıllar önce: “Kahpe içeride olunca kapı kilit tutmaz oğul.” Ne yazık ki Dede Korkut’un çoktan unutulduğu bugünkü Yeni Ortaçağ’da, o kahpeler, salt evlerin içinde de değil, her yerdeler artık! Oval Ofis’lerden Davos’lara...
Evet, kapitalizm, muhalefeti de bir endüstriye dönüştürdü sonunda; formatını kendisinin attığı!..
Öyle bir dünyadayız ki, elimizin altındaki farelerle oynarken, o elektronik “bit”lerle nasıl da kaşındığımızın bir günden bir güne farkında bile değiliz.
Oysa mizahın işi, insan kimyasıyladır; mizahın işi, tiroit, insülin, adrenalin düzenlemesi yapmaktır.
Mizahın işi, tüketim ideolojisi, kitle kültürü salgınını iyileştirecek antikorları üretmektir.
Ne var ki mizah, kimyasalı hiç sevmez, çünkü onun işi, lekelemek, hele lekeyi temizlemek hiç değildir.
Evet, mizahın konusu salt gerçeklerdir. Gerçekten söz etmeyen yazıya da çizgiye de mizah denmez zaten.
Mizah devrimcidir, düzene isyandır. Unutmayın, mizah da devrim de duvar yazısıdır önce. “İş emek hürriyet!”i bir virgüllü okuyun bir de virgülsüz. İsyan da var, derin ohla salıverip rahatlamak da!... 1968’de Paris duvarlarının en devrimci sözü değil miydi: “Kaldırım taşlarının altı kum”sa! Baş yarmak da var, güneşe koşmak da!... Mizah, politikayı da politikacıyı da eleştirir; ancak kendini politikanın ve politikacının aracı yapmaz. Mizah, özgürlüğe, insanın özgürlüğüne yabancılaşmasına reddiyedir.
Mizahın işi, yazıya kazandibi cümleler katmaktır. Gülmek, gülümsemek besler ironiyi, ağlamak değil. Ölünün başında bile. Mizahçı, ölünce iki bacağı bir araya gelen güzelleri düşünür biraz da. Saf güzellerle, saf güzellikle pek işi yoktur onun. Mizahçı, katır inadına tanık bir zağarın, o keskin koku alma duyusuna sahiptir.
Mizahçı sormadan edemez. Eduardo Galeno, kadına devlet malı gibi davranılamayacağını söyler; yani haraç mezat yağmaya izin yok der. Mizahta da yoktur. Peki, o bizim “Osmanlı kadın”larımız, “hükümet gibi kadın”larımız, “Devlet Ana”larımız, dahası “ana-yurt”umuz bu işin neresindedir?
Mizah, hüsn-i talilin kirpi kürklüsü, tecahül-i arifin kekeme sözcüsü, kinayenin kızgın maşasıdır. Mizah, tezadı keskinleştirip sivrilten masattır; sözün, mancınığını horlayan o sapan taşıdır. Evet, mizah, söz sanatının her türlüsünden beslenir; daha çok da şiir ve masaldan. Yani zaman-mekân tutsaklığını reddeder.
Mizah, karşıtlığın o sarıp sarmalayan büyüsü, o karşıtlar çiftleşmesidir; çiftleşmeyi, utanç dünyasından kapı dışarı edendir. Mizahın işi, ateşi söndürmek değil, yalaz yalaz alevlendirmektir.
Mizah ne işe yarar sorunun yanıtını da bir mizah ustasına, Haldun Taner’e bırakalım: “Ben devlet adamı olsam, insanları cesaretlendirmek için mizah, karamsarları uyandırmak için mizah, ahlâkı düzeltmek için mizah, hatalara, ihtiraslara ayna tutmak için mizah, yasa dışı monotonluktan kurtarmak için mizah, muhalefete, düşmana kızıp yorgan yakmamak için mizah, kendi kendime, olaylara karşı mesafe kazanıp serin kanla sıhhatli ve özgür düşünebilmek için, bol bol bütün stoklarımı piyasaya döküp, mizah kullanırdım.”
GÜLDÜŞÜN DÜNYASINA KISA BİR YOLCULUK
MÖ 3. Yüzyıla ait bir Mısır papirüsüne göre, kâinat “gülme” ile oluşmuştu. Evet, Mısır tanrısı, kaosu, kahkahasıyla uzaklaştırmış, yerine sevinç dolu bir kâinat kurmuştu. “Tanrı güldüğünde, dünyaya hükmedecek yedi tanrı dünyaya geldi... Kahkahaya boğulduğunda ışık oldu... İkinci kez kahkahaya boğulduğunda, sular oluştu; yedinci kahkahasında ruh doğdu.”
Anadolu aydınlanmasının dama taşlarından Heraklit, “İnsanın yazgısı, kişiliğidir.” der. Mizah, işte o kişiliğin dışbükey aynasıdır. Ablaklaştırmadan dudak uçuklatıp güzelleştiren. O ayna, içbükey de olabilirdi. “Dama oynayan çocuktur zaman.” sözü de Heraklit’indir; mizah da sözün erkenci damasıdır.
Evet, iyi ve yararlı görecelidir; çağdan çağa değişir. Kediler, kuşkusuz kara para cenneti faresi bol evi yeğlerler. Bakalım, her çağın insanı neyi, neleri yeğliyor.
Gelin, önce tek tanrılı dinlere ve onun çocuklarına bakalım. Evet, tek tanrılı dinlere göre gülmek, insan doğasının cehennemlik yanıdır. Örneğin, Baudelaire’e göre de gülme eylemi, şeytanın soyundan gelen lanetli bir şeydir. Peki, sorup sorgulamayalım mı? Moliere ve Chaplin’e saygısızlık edip Baudelaire mi inanalım mı şimdi? Şu güzelim yeryüzünde “Kötülük Çiçekleri”ni yeşerten de bu anlayışın ta kendisi değil mi?
Baudelaire’in dediklerine halk ne diyor? Yanıtı, “Bencilliğin sınırı yok; Herkes kendi osuruğundan hoşlanır.” diyen o İrlanda atasözünde. Atasözü, onca birikime, değişim / dönüşüme karşın, halkı, öğretmen kabul etmektir hâlâ.
O halde açalım Derleme Sözlüğü’nü: Güldüşün kavşağında bekleyen o ördeklerle az biraz laflayalım. Evet, o sözlükte “martı” öğrencidir; bilgi denizinin o yılmaz dalgıcı. O feryat figan martılardan tutup bir berceste istesek, sanırım, ilk söyleyecekleri de şu olurdu: “Dalgakıran mıdır şu, düş kıran mı?” Şaşırmayın ve mızmızları da hiç hor görmeyin, “mızmız” da üzüm suyunun şarap olmaya başlamış durumudur. “Gidi” de başınızın derdi o pezevenktir…
Halk var, bir de halkın sesi soluğu olanlar var. Hele o ses “ney”in kırk boğumundansa!.. Neyzen Tevfik diyor ki “Şu boka bok deme / Boklar duyar ar eder / Boka zerresi deyse / Boku mundar eder” Doğru söze ne denir? “Türkiye’de her şey olunur, ama rezil olunmaz” diyen Murathan Mungan doğrusu çok haklı. Evet, Türkiye’de bir “bok başı” olup da adam olmamış ne çok insan vardır.
Biz ağanın bokuyla meşgulken dünyanın ilgisinde hangi bok var? Gelin, bir de ona bakalım. “Kopi luvak” diye bir kahve var; kedinin sıçtığı boktan üretilen o pahalı kahve. Bok yemek ucuz, o bir yana; artık parası bol olanın, üstüne bir de bok içtiği bir dünyadayız.
Evet, çağımız, birbiri ardına araştırmalar yapılan bir çağ. Soruşturma, araştırma, anket çağı. Arada sokuşturmalar da var elbet. İşte o araştırmalardan ilginç bir örnek, 19 Haziran 2011 tarihli gazetelerden bir haber: “Japon bilim insanı Mitsuyuki İkeda, Okoyama Laboratuvarı’nda insan dışkısından hamburger köftesi üretti” Üstelik maliyeti nedeniyle fiyatı da 10-20 kat daha pahalı.
“Biz bu boku niye yedik?” diyen ağamıza bir kez daha selam olsun. Demem o ki, kim neyi araştırırsa araştırsın, kim kime ne yedirirse yedirsin, ne içirirse içirsin, bu dünyada, boktan başka bir şey görmüyorsak, bütün göz klinikleri, artık tez elden kapatılmalıdır.
Gördük ki, mizahta konu sınırlaması yoktur. Erotizmden siyasaya… Mizah, hangi “Itırlı Bahçe”ye, hangi dolunayda gireceğini çok iyi bilir. Diklemesine… Mizah, Şair Eşref’in o “Kamil” eşeğidir; ne gideceği yeri şaşırır, ne sapacağı köşeyi. Paşa paşa…
Ferit Edgü, “Kavga etmek yerine küfretmeyi seçen ilk insan, uygarlığın kurucusudur.” der. Mizah, küfrün perdahlanmışı, güler yüz kazandırılmışıdır; Şair Eşref’çesidir.
Mizah, uygarlığın güler yüzüdür Ezop’lardan, “Bu suyu kirletmeye kıçının kiri yetmez / İyisi mi kafanı sok sen, Zoilius kafanı” diyen Martialis’ten beri. Gülme, stresin panzehriyse; kahkaha, ciğerleri temizliyorsa peki, biz neye gülüyoruz, bizi kim güldürüyor?
Şunu hiç unutma, her sanatçı çağdaşındır. Ezop’tan Aziz Nesin’e. Ve onlar da çağının çağdaşı olanlardır. O Aziz Nesin ki, İstanbul’un işgali sırasında, şoförü Yunan olan bir kamyonun altından sağ çıkmıştır. Mizahın işi, bu yaman çelişkinin, onun mizahına etkisi ve katkısını sorgulamaktır biraz da.
Peki, sen bu tarihi yolculuğun neresindesin? Sen nesin? Nasrettin Hoca, Nef’i, Sümbülzade Vehbi, Şair Eşref, Neyzen Tevfik’i tanır mısın? Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner, Can Yücel, Çetin Altan, Muzaffer İzgü, Ferit Edgü, Hulki Aktunç’la ve Aydın Boysan, İhsan Ünlüer, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy, Mehmet Semih, Metin Uca, Metin Üstündağ, Vedat Özdemiroğlu, Ata Demirer ile aran nasıl?
Sor kendine. Sen, derdini ancak Markopaşa’ya anlatabilen, o “Ak koyun kara koyun seçilsin!” çığlığı atan Sabahattin Ali’ye ömründe bir kerecik kulak verdin mi? Evet, seksen yıldır seçiyoruz; sen de seçiyorsun ben de… Peki, kimi, neyi? Onun yanıtını da yine o uzgörüsü ustası Sabahattin Ali’den alıyoruz, titreyip de kendimize dönmemiz için: “Millet aç diyemezsiniz, açlık milli gıdadır.”
Evet, idama götürülürken “Bu bana ders olsun!” diyen Laz’ın koluna girmeyi düşündün mi hiç? Hadi, korktun diyelim, Avanak Avni’nin koluna girip Tosun Paşa’nın ziyaretine de mi gitmedin hiç?
Cem Yılmaz’la Yahşi Batı’ya kürek çekerken Feriştah Yenge’nin camını taşlamayı akıl ettin mi bir günden bir güne?
Ve köyden inip şehre, Metin Akpınar’la o Yasaklar’ı delmek, çiğneyip geçmek için gaza diplemeyi bir kez olsun denedin mi?
Evet, mizah, balataları yakmadan zekâya yaptırılan o hızdır. Soruya, daha soru işaretini görmeden verilen yanıttır… Örneğin, “Meyhanede ne olunmaz?” sorusuna Metin Akpınar’ın o “Sarhoş olunmaz. Şerefsiz olunmaz. Kadehler şerefe kalkar” yanıtıdır. Bir hanım arkadaşın “İki dirhem bir çekirdeksiniz.” övgüsüne o incitmeden yapıştırılıverilen o “Hayrola kız, çıtlatacak mısın?” sorusudur.
Peki, siz de İlber Ortaylı gibi bu ülkede olup bitenin farkında mısınız? Ne diyordu hoca, “İlyas Salman filmi gibiyiz. Avrupa’ya götürüyoruz, diye aldılar ülkeyi, kamyon kasasında gezdire gezdire Ortadoğu’ya bıraktılar.” Hakçası bu saptamanın neresi yanlış, deve sidiğinden şifa bekleyenlerden, depreme de açık saçık gezmenin neden olduğuna inananlardan değil miyiz? Yoksa şu sevişmek de mi şeytan işidir; seke seke gelmek, Can Yücel gibi gitmek?..
Neyi varmış Ortadoğu’nun diyen kafalar, “okuma”nın, önce soyuna sopuna okumak – küfretmek, sonra da şarkı ya da türkü söylemek, okuyup üflemek, dua ya da Fatiha okumak olduğunu bilir de ne hikmetse kitapla ilgisini bir türlü kuramazlar. Çünkü o kafa, her şeyden önce iyi ve güzel her şeyin canına okumayı çok iyi bilir.

Hattat: Emin Barın, 'Şimdi Boku Yedik'
Gelin, bütün bu söylenenleri, yaşanmış bir öyküyle somutlayalım. II. Dünya Savaşı öncesi yıllardan birinde, hangi gerekçeyle bilemem, Bakırköylü o doktor Ermeni yurttaşımız Peştemalcıyan ailesiyle Berlin’e göç ediyor. Orada bir halı-kilim dükkânı açıyor. Bu arada II. Dünya Savaşı yaşanıyor. Savaş yıllarında sıkıntılı günler yaşıyorlar. Dükkânı da oğlu Aram’a devrediyor. Savaşın sonlarında, Nisan 1945’te Rus askerleri Berlin’i kuşatıyor. Bütün işyerlerinin açık tutulması işgalcilerin emridir. İşte o günlerden birinde, dükkâna giren iki askerden biri, dükkândaki kızlarına yönelince Peştemalcıyan askere müdahale ediyor. Bunu gören öteki asker, tabancayı Peştemalcıyan’ın alnına dayamakta gecikmiyor. O korkuyla yüzü bembeyaz kesilen Peştemalcıyan’ın ağzından şu sözler dökülüyor: “Şimdi boku yedik!” sözcükleri dökülüyor.
“Türkçe bilenin işi rast gider.” diye bir İran atasözü vardır. Bu Türkçe sözcükleri duyan o asker, tabancasını indiriyor, “Miz gan gardaşız, min sinig gardaşınam (Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim!)” deyip Peştemalcıyan’ın boynuna sarılıyor. Dahası, yağmalanmasın diye de o iki asker, dükkânda gönüllü nöbet de tutuyorlar.
Evet, Peştemalcıyan için, canını kurtaran o cümle, “Şimdi boku yedik!” çok değerlidir. Peştemalcıyan, yıllar sonra olayı kendilerini ziyaret eden bir gazeteci dostuna anlatıyor. O gazeteci de Hattat Emin Barın’a yazdırdığı, etrafını Necmeddin Okyay’ın ebrusuyla süslettiği o cümleyi, bir levha halinde Peştemalcıyan’a gönderiyor. Evlerinin duvarlarını duvar olmaktan çıkarmak için. Ve bu kez de rakıyla buluşan suyun yüzünü bembeyaz kesmek için.
Yıllar sonra 29 Kasım 2019’da, bu olayı kaleme alan Murat Çalık, bu levhanın fotokopisini önce bir cami önünde, bir yere bırakıp olan biteni gözlüyor. Birçok kişi, o kâğıdı yerden alıp üç kez öpüp başına koyduktan sonra yüksekçe bir yere bırakıyor. Bu gözlemle yetinmeyen Murat, bu kâğıtta ne yazdığını, önüne çıkan yaşlı teyzelere amcalara soruyor; aldığı yanıt, genelde “ayet” oluyor. Bir kez de buruşturup yere atıyor; dayak yemekten kendini zor kurtarıyor.
Evet, bu ülkede hayat, tam da işte böyle bir kara gülmece! Can Yücel’i, Muzaffer İzgü’yü güle düşündüre kanser eden!
Daha ne diyelim. Artık birlikte gülemiyorsak, salt kendinize gülüyor olmayalım sakın? Hem de o sırı – sırrı dökülmüş aynada.
* Çini Kitap, 98. Sayı, Eylül-Ekim 2026
Tahsin Şimşek
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.