5 Kasım 2026
Son Dakika

Hikmet Temel Akarsu: Post-modernizm eleştiriden nefret eder

Yazarımız Hikmet Temel Akarsu'yla, Duygusal Kentler serisi kitapları ve daha pek çok şey üzerine Ahmet Yıldız konuştu.

Hikmet Temel Akarsu: Post-modernizm eleştiriden nefret eder

Sevgili Hikmet Temel Akarsu, birbirinden değerli kitaplar yazmaya ve yayımlamaya devam ediyorsunuz. En son ‘Duygusal Kentler’ serisinin üçüncü kitabı Siesta Kumsalları çıktı. Daha önce de ‘Kayıp Kuşak’ (1989-1992), İstanbul Dörtlüsü (1998-2000), ‘Ölümsüz Antikite’ (2002-2003), yakınlarda Duygusal Yolculuklar’ (2017-2023) … Ve şimdi de DUYGUSAL KENTLER… Umarım atladığım yoktur. Aynı konuda seri kitaplar yazmak gibi ağır bir seçeneği seviyorsunuz. Nedeni nedir?

·         Ancak tecrübeli bir eleştirmenden gelebilecek bu baraj sorusu ile röportaja başlamak terletici. Evet, haklısınız; adeta durdurulamaz bir kuvvet beni bir konuya el attığımda seri eserler vermeye itiyor. Bu, aslında üzerinde ziyadesiyle düşündüğüm bir konudur. Çünkü elli yıllık yazınsal tecrübemle teyit etmişimdir ki Türk okuru seri sevmiyor. Öyleyse ben her seferinde markette batmayı göze alıp yayıncıların soğuk bakışları altında dört ciltlik serilere neden devam ediyorum?! Bu, biraz da konulara derinlemesine girmek; farklı perspektiflerle bakmak, köklü bir düşünsel/duygusal tortu bırakmak uğruna pazarı ikinci plana atmak gibi bir rafine edebiyatçı tercihinden ileri geliyor. Evet, İnce Memed dışında çok sevilmiş bir seri roman Türk edebiyatında pek mevcut değil. Ama market böyle istiyor diye edebi ideallerimizin hilafına iş yaparsak bizim bulvar yazarlarından, “best-seller” eyyamcılarından ne farkımız kalır? Ha bu arada, ben küçük bir çocukken, tipik bir Anadolu bilgesi olan Saadet Teyzem bana “Uzun sözlü oğlan” derdi. Çünkü çocukken bile bana bir şey sorduklarında o kadar uzun süren konuşmalarla cevap verirdim ki hiçbir ayrıntı açıkta kalmazdı. Canım teyzem cevabın uzunluğundan dolayı sorup soracağına pişman olurdu ama sormadığı soruların bile cevaplarını almış olmanın mutluluğuyla beni kucaklardı.

Türkiye’de yayınevleri bu tür serileri yayımlamakta biraz nane molladırlar. Yayınevleri bu tarzınızı nasıl karşılıyor?

·         Evet. Sözünü ettiğiniz nane mollalığın ağır bir mağduruyum. Seri kitaplarımın ilk cildini büyük umutlarla basan yayınevleri ikinci ve üçüncüde gördükleri okur ilgisizliğinden dolayı umumiyetle rampa yapmaya başlarlar. Böylece benim zor günlerim de başlar. Yayıncılarımın seriyi yarıda bırakmaması için çırpınırım. Ama bu konuda zararı göze alıp yola devam edeni zor bulunur. Bu nedenle ÖLÜMSÜZ ANTİKİTE’nin bitirdiğim dördüncü cildi hâlâ çekmecemin derinliklerinde derin uykuda. İçimi en çok sızlatan da Anadolu’da ilk Türk devletinin kuruluş yıllarını şövalye romanlarının bizdeki karşılığı olarak adlandırdığım “bahadırlık romanları” formunda, Birinci Haçlı Seferi’nin sonuna kadar anlattığım dört ciltlik nehir romanın üçüncü ve dördüncü ciltlerini hâlâ yayınlayamamış olmaktır. Çünkü birinci cilt ÖZGÜRLERİN KADERİ ve ikinci cilt KONSTANTİNOPOLİS KAPILARINDA yayıncıların beklediği büyük satış rakamlarına ulaşmadı. Üç ve dört öylece kalakaldı. Bu beni çok üzen bir konudur. Ama vazgeçmiş değilim. Bu özgün ve yüzeysel bakanların kolayca yaftalayabileceği seri için doğru yayınevi arayışım devam ediyor. Yaşadığım sürece de devam edecek hiç kuşkusuz.

Hikmet Temel Akarsu - Bir Buruk İstanbul

Söz açılmışken yayınevlerimizin son durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yayınevlerimizin bir yönü, kültür olmuş bir çizgisi var mı?

·         Marjinal sayıda kalmış olsalar da nitelikli ve doğru örnekleri tenzih ederek genel bir değerlendirme yapacak olursak yayıncılığımızın durumu kabul edilir kültürel marjlar içinde değildir. Yayın piyasamızın hali pür melâli içler acısı düzeydedir. Bir kere telif yayın piyasasının aslan payını bankaların ele geçirmiş olması ve altı büyük bankanın edebiyat yayıncılığı için kıyasıya rekabet halinde olması dünyanın neresinde olsa şok edici bir anomali olarak görülür. Oysa bizdeki yazarlar ortada hiçbir sorun yokmuş gibi bu statüden sessizce nemalanmaya devam ediyorlar. Tabii bir edebiyatçının eserlerini istediği herhangi bir mecrada yayınlatmayı tercih etmesi kimilerine makul ve akılcı gelebilir ama bizim tarzımızda edebiyat terbiyesi edinmiş yazarların bunu hazmetmesi kolay bir şey değildir. Diğer büyük yayınevleri ise büyük oranda endüstriyel edebiyata ram olmuş durumdalar. Bu da gerçek edebiyat adına oldukça büyük kayıp. Bir de yazarlığın itibar ve karizmasına emek çekmeden konmak isteyen, ahbap-eş dost kayırması ve nepotizmle yol alan, parasını verip kitap bastırmak isteyen bir kesim türedi. Bunlar da bazı yayınevleri ile tatsız bir alış-veriş içindeler. Sosyal-medyanın olaylara dahil olmasına, siyasal manipülasyonlara, çıkar lobileri kurarak öne çıkmaya çalışanlara, pop starlardan yazar imal edilmesine, gazetecilikten gelip edebiyat adına vaveyla koparanlara ve bunlara benzer bin bir nakıs gelişmeye bakarak umutsuzluğa kapılmak mümkün. Ama ben tam olarak böyle düşünmüyorum. Dostoyevski’nin Ecinniler’de anlattığı gibi bir ortamda yaşıyoruz ve bunca yanlış, büyük bir çöküş, kaos ve çürüme gibi gözükse de gerçek edebiyatçıların yetişmesi için elverişli bir ortam sunar. Yeter ki gerçek edebiyatçı yeterince sebatkâr, yaratıcı ve adanmış olsun.

Hikmet Temel Akarsu - Gezginci Klavye

Edebiyatımızın bürokrasisi editörlük, dağıtım, eleştiri – eleştirmen, okur dörtlüsünü nasıl değerlendirirsiniz.

·         Sırasıyla gidelim. Banka yayınevleri ve endüstriyel edebiyat yapan büyük yayınevleri zaten işin başına tıpkı Zamyatin’in tarif ettiği gibi “güvenilir ve gayretkeş” görevliler koymuş durumdalar. Bunlar sizin-benim gibi edebiyatın gerçek gailelerini kalbinde hisseden yazarları görmek bile istemezler. Geriye kalan yayınevlerinin ise neo-liberal düzenin yarım yüzyılı kapsayan icraatları neticesinde nitelikli işlere prim verecek takati kalmadı, çoğu biraz önce tarif ettiğim sapa yollara sapıyorlar. Eleştiri meselesi ise oldukça köklü bir “sistem eleştirisi”ni hak ediyor. Bu konuda bir ara uzunca bir makale kaleme almayı düşünüyorum. Ana teması şu: Edebiyat ortamı ekonomideki gelişmelerden bağımsız ilerlemiyor. Neo-liberal sistemin edebiyat ve sanattaki yansıması post-modernizmdir. Post-modernizm eleştiriden nefret eder. Çünkü eleştiri rasyonaliteyi davet eder. Post-modern edebiyat pastişle, dolaylı metinlerle, iç içe hikâyelerle, pragma ile, iktibas ve intihallerle yürür ve asıl gayesi gerçek edebiyatı dejenere etmek, etkisizleştirmektir. Bunun ilk adımı da eleştiriyi ve eleştirmeni öldürmek ya da itibarsızlaştırmak ve yerine sahtesini koymaktır. Bugün eleştiri adına söz alan akademisyen ağırlıklı güdümlü tayfanın edimlerine baktığınızda edebiyata kafa karışıklığı ve zoraki sofistikasyon taşımaktan başka bir şey yapmadıklarını görürsünüz. Oysa edebiyat hayatla iç içe bir aktivitedir. Okura gelince, sanırım tüm sorunların temelinde eğitimsiz, tecrübesiz ve yetersiz bir okur kesimine sahip olmamız yatıyor. Zaten Türkiye’de okur denen şahsiyet nadir bulunan bir tür. Mevcut olanları da umumiyetle vasatı ödüllendiriyor; seviyesiz ya da edebiyat yapmaktan farklı niyetleri olan yazar ve eserlere iltifat ediyor. Çünkü eğitim sistemi, şifahi toplum gelenekleri ve değerler sistemi bireylerimize gerekli donanımı vermiyor. Kuşkusuz bu donanım, eğitim ve bu toplumsal eğilimlerle, göz bayıcı, eyyamcı ve “mış gibi” yapan yazarları ve müteşairleri ayırt etmeleri kolay değil. Sanırım bundan dolayı daha nice nice acılar çekilecek. Bir toplumun erginleşmesi çok zaman alan bir şey. O zamana kadar biz hayatını edebiyata yatırmış yazarlar da çilemizi çekeceğiz. Dirençsiz olanlarımız elenecek. Direnenleri ise gelecekte büyük ödüller; bekliyor olacak. Böyle düşünmek bir bakıma güzel bir teselli olabilir ama: “Ölmüş, gaiblere karışmış bir ruhun teselliden ne faidesi olabilir?” (Epigraf-Nihilist-Hta) İşte orası da ayrı bir konu!

Toplam kaç kitabınız var? Ben saymaktan yoruldum. Her şeyin yazarları engellemek için kurgulandığı bu kısır ortamda bu verimliliği neye borçluyuz?

·         Sahne eserlerimi, çocuk kitaplarımı, mimarlık ve müzik kitaplarımı, satirlerimi, öykü ve romanlarımı; hepsini birlikte sayarsak saygın yayınevleri tarafından yayınlanmış 70’in üzerinde eserim var. Bunların her birini yayınlayabilmek için de bir dizi meydan savaşı vermek zorunda kaldım. Hiçbiri kolay olmadı. Yaklaşık 20 kadar da henüz gün yüzü görmemiş, sırasını bekleyen dosyam var. Bunu bir verimlilik olarak görmek bir bakış açısı ama bir başka bakış açısı daha var ki o da şudur: Gerçek yazar zaten yaşadığı sürece üretir. Benim örnek aldığım ve yaşam örgülerini kendiminkine benzettiğim yazarların külliyatları da en az benimki kadardır. Bir Balzac, bir Dostoyevski, bir Tolstoy’u düşünün. Üstelik onlar bilgisayar gibi yazım kolaylıklarının, ofset gibi basım tekniklerinin, internet gibi araştırma olanaklarının olmadığı çağlarda elle-kolla, kalemle-kağıtla, dişleriyle-tırnaklarıyla böylesi külliyatları ortaya çıkardılar. Bizim emeğimiz onlarınkilerin yanında son derecede mütevazı kalır. Bu arada, zaten saygın mecralarda yayınlanmış en az on -on beş kadar telif eseri olmayanı ben yazardan saymam. Ortaya çıkardığı nadir eser ne denli orijinal olursa olsun! Yusuf Atılgan gibi istisnalar kaideyi bozmaz tabii ki de.

Hikmet Temel Akarsu - Siesta Kumsalları

Duygusal Kentler serisinin ilki İstanbul üzerine öykülerden oluşuyordu. İstanbullusunuz. Bu kitaptaki öykülerdeki ana tema neydi?

·         Öncelikle küçük bir düzeltme: Ben bugün 66 yaşımdayım ama sadece 58 yıldır İstanbulluyum. Doğum yerim ve köklerim yoksul ve küçük bir Doğu Karadeniz kenti olan Gümüşhane’dir. Ama 58 yılın ardından kendimi İstanbullu gibi hissettiğim de bir gerçek. Sualinize geçecek olursak: DUYGUSAL KENTLER serisi yazınsallıkta yeni bir form denediğim öykülerin derlemesinden oluşuyor. Bu formda arka planda yoğun estetik ve mimari betimler yer alırken ön planda naif ve melankolik aşk öyküleri, duygusal insanlık durumları, ruhsal hassasiyetler yer alıyor. Bu formu ilk önce novella olarak denemiştim.  DUYGUSAL YOLCULUKLAR üst başlığı altında dört novella 1984 Yayınevi’nden çıkmıştı: SYMI’DE AŞK, SOZOPOL’DE SONYAZ, ELVEDA VENEDİK ve BARSELONA’DA BİR GECE. Daha sonra, olgunluk çağımdaki seyahat ve gözlemlerden yola çıkarak kaleme aldığım kent öykülerimi DUYGUSAL KENTLER üst başlığı altında topladım. Bunlardan üçü Metinlerarası Kitap’tan çıktı: BİR BURUK İSTANBUL, YORGUN FLANÖR ve SİESTA KUMSALLARI. Dördüncüsü de bu yıl içinde yine Metinlerarası Kitap’tan GEZGİNCİ KAVALYE başlığıyla çıkacak.  İsminden de anlaşılacağı gibi ilk kitapta İstanbul odakta. Ancak Türkiye’nin bazı özellikli kentleri de devam eden bölümlerde kadraja giriyor: Bursa, İzmit, Kırklareli, Konya, Kayseri, Niğde gibi. Bu kentlerin her birinin duygusunu ve bizler için taşıdığı anlamları verebilmek adına bazen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de yaptığı gibi bazen de Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabındaki gibi metinler kaleme aldım. Fakat benim metinlerimin Beş Şehir ve Görünmez Kentler’dekilerden farkı deneme tarzında olmamaları; dramatik yapıya sahip öykü formunda kaleme alınmış olmalarıdır. Ummak isterim ki bu da o kentleri ve taşıdıkları duyguları daha canlı, daha net, daha içeriden algılamamızı sağlamış olsun.

Serinin ikinci kitabı Yorgun Flanör’de Budapeşte, Prag, Londra, Berlin, Paris, Viyana, Salzburg gibi kentler müthiş bir bilgi yoğunluğuna sarılmış duygusallıkta anlatılıyor. Hâlâ Batı’da umut var mı? Bu kentler insanlığın geleceğinde hâlâ bir iz bırakma yeteneğine sahip mi?

·         Sadece ikinci kitap YORGUN FLANÖR’de değil, serinin bütün kitaplarında ifade ettiğiniz “bilgi yoğunluğuna sarılmış duygusallık”ı vermeye çalıştım. Tabii bu ciltte yer alan kentler uzunca vakitler geçirdiğim, ruhuna vakıf olduğum yerler olduğu için ve mimarlık eğitimi almış olmanın verdiği donanıma da sahip olduğum için epeyce derinlikli birer hal aldı. Bu, tam da yapmak istediğim şeydi. Ortaya çıkan estetik betimlemelerin okuru tatmin edeceğini umuyorum. “Batı’da umut var mı?” derken hangi anlamda sorduğunuzu tahmin edebiliyorum. Umut her zaman her yerde vardır. Batı bizim için 15. Yüzyıl Rönesans dönemi ya da 19. Yüzyıl pozitivizmi anlamında her zaman takdir edilecek, hayranlık duyulacak, öykünülecek bir yerdi. Ama Batı’nın bu köklü mirası son yüzyılda nasıl ziyan ettiğini hep birlikte görüyoruz. Kötücül bir ekonomik düzen, egoist ve egosantrik bakış açıları, entrika ve kumpas dolu siyasi yaklaşımlar, vahşi ve kuralsız savaşlar, ırkçılık, gericilik ihracı, fesat çıkarma, her alanda pragmatizm ve alabildiğine yalan; siyasette, ekonomide, edebiyatta, sanatta, felsefede… Ne yazık ki bu tavır birçok alanda gerilemelerine neden oluyor. Zaten eski ışıltıları da artık ne yazık ki gözükmüyor. Kimileri buna sevinebilir; ama ben çok üzülüyorum. Batı’nın bu muhteşem mirası heder etmesi tüm insanlığın kaybı.

Siesta Kumsalları neyi anlatıyor? Amacınız neydi?

“Siesta Kumsalları” serinin belki de en dinlendirici en “soft” kitabı. Daha çok Ege Adaları ve mazide vatan toprağı olan, şimdilerde de çok güçlü bağlarla bağlı olduğumuz Balkan ülkelerinde geçen öyküler yer alıyor bu ciltte. Selanik, Halkidiki, Midilli, Sakız, Leros, Kotor, Budva, Tiran, Belgrad’daki kimi yaşanmışlıklardan yola çıkarak oto-kurmaca ve kurmaca şeklinde kaleme alınmış duygusal ve fakat bir yanıyla uzlet arzularına ve hüzün hissiyatlarına yanıt veren öyküler. Üstelik bu öyküler umumiyetle toplumumuzda son dönemde büyük ilgi derleyen, turizm patlaması yapan ada, bölge, ülke ve kentlerde geçiyor. Bir de kayıp yurt Balkanlara sonradan turist olarak gelmenin hüznünü yansıtan bir yanı var öykülerin ki yetkin okurun bu buruk duyguyu ayrımsamasını çok arzu ederim.

Masası boş durmayan bir yazarsınız. Yeni çalışmalarınız hakkında ipucu verebilir misiniz?

·         Tahmin edilebileceği gibi Duygusal Kentler’in son kitabı GEZGİNCİ KAVALYE şu anda masanın en üstünde ve onu kısa süre içerisinde çıkararak seriyi tamamlamaya çalışacağız. Bu son ciltte yakın coğrafyamızdan Kıbrıs, Azerbaycan, Nahcıvan, Bulgaristan (Filibe ve Sofya), Kuzey Makedonya (Üsküp ve Ohrid) ve ilaveten Türkiye’deki bazı özellikli mimari platoları içeren kent ve bölgeler; Kapadokya, Safranbolu, Edirne’yi odağa alan öyküler yer alıyor. Bu kitapta duygusallığa biraz ironi ve humour katarak bir üslup denemesine girdim. Umarım okurun beğenisini derler.  Bunun dışında birkaç alanda yürüttüğüm zorlu projeler var. Bazı mimari derlemelerimiz uluslararası akademik bir yayınevinde İngilizce yayınlamak için çalışıyoruz birkaç yıldır: Architecture in Philosophy ve Architecture in Opera & Ballet. Bilim-kurgu öyküleri üzerinde çalışıyorum şu sıra. Yayınlanmayı bekleyen çocuk kitaplarım ve sahne eserlerim üzerinde revizyonlar devam ediyor ve bir de finale giderken düşünce yazılarımı toplamak istiyorum. Doğrusu bu konuda acelem yoktu ama Metinlerarası Kitap özellikle böyle bir talepte bulundu. Sanırım 2027 en çok düşünce yazılarını derlemek, toplamak, revize etmek, geliştirmek ve eksikleri tamamlamakla geçecek. 

Gercekedebiyat.com

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler