Değerli Özlem Kalkan Rosa Lüksemburg oyunuyla gönüllerde taht kurdun. Rosa gibi hayatı roman bir karakteri başarıyla canlandırmak kolay değil? Seyirci sahnede karakterle bütünleştiğini hissedebiliyor. Oyuna nasıl çalıştın?

Teşekkür ederim. Öncelikle Rosa Lüksemburg için çok uzun yıllara yayılan bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Rosa ile tanışmam gençlik yıllarımda- bir ideolojiye sahip olabilme çabalarımın olduğu- yıllarımda oldu. Hayatını devrime adamış ve her sözünün altının çizilmesi gereken bir kadındı; devrimin ve sosyalizmin kilometre taşıydı. Eril ve erk olanın hakim olduğu tarih yazımında bir kadının demir yumruğu ve duruşu belirleyiciydi ve ben de bundan çok etkilenmiştim. Bundan 17 yıl önceydi. 30’larımdaydım ve Rosa karakteri için olgunlaştığımı düşünüp rahmetli Rekin Teksoy’a bana oyun yazması için teklif yaptım, ancak Rekin Bey oyunu tamamlayamadan hayatını kaybetti. 10 yıl önce 40’larımdaydım ve artık ‘’Rosa için gecikiyorum..!’’ diye hayıflanırken Turgay Yıldız’a öneri götürdüm. O da kendisi için Sabahattin Ali’yi tek kişilik oyun yapma projesi üzerinde çalışıyordu. Kendi işini bırakıp bana ‘’Rosa Lüksemburg’’ yazmak için araştırmalara başladı. Oyunu tamamlayamadan Turgay’ı da kaybettim. Bu acı anekdodları aktarmadan geçmek istemedim; zira benim hayatla ve sistemle mücadele envanterimde  dost kayıplarının yarattığı travmalara dönüp baktığımda Rosa Lüksemburg ile benzerlikler taşıdığımızı fark ettim. Bunun kişisel bir narsizm olarak algılanmasını istemem. Rosa Lüksemburg olabilmek imkansızın eşdeğeridir neredeyse; fakat ‘’ben bu kadını anlayabiliyorum ve onu sahnede eldiven gibi giymeye hazırım’’ demek çok uzun yıllarımı aldı. Proje, Mine Acar ve Faruk Güvenç ortaklığı ile ete kemiğe büründü ben de yaşadım diyebilirim. Sahneye koymak iki zorlu ayımızı aldı ama geri planda uzun yıllara yayılan hikayesini de ona teğellemek istedim. Bu arada, Rosa ayağı aksayan, engelli biri. Evde bile aksayarak yürüdüm ki sahnede sıkıntı çekmeyeyim diye. Onun gibi düşünmenin ötesinde; onun gibi yürümek, hareket etmek ve bakmak da gerekiyordu. Takdir seyircinin...

En küçük bir eleştiriye bile siyasal iktidarın tahammül göstermediği dönemler yaşıyoruz. Politik tiyatronun ise adının bile unutulduğu yıllar. Politik tiyatronun ülkemizde yeniden görkemli günlerine dönmesi için ne yapmalıyız?

Seninle uzun yıllardır tanışıyoruz. Bugün, senin bana bu soruyu soruyor olman kadar benim de cevaplayan konumda olmamız ilginç. Sen, bu ülkenin ve toplumun üzerinden dozer gibi geçmiş bir darbenin, yani 12 Eylül’ün zindanlarında gençliğini bırakmış birisin. Bu ülkede toplumsal barışa hayatını adamış Kadir İnanır’ın ölümünün üzerinden bir hafta geçti ve ne garip tesadüftür ki, bu soruyu cevaplarken de genç komedyen Deniz Göktaş’ın an itibariyle tutuklandığı haberini aldık. İkimiz de hayata bakış, olayları değerlendirme gibi eylemlerde ideolojik tutarlılığa sahip olan iki insanız. Çok açık konuşacağım. Mesele ‘’inadına tiyatro!’’ gibi bir saçmalığı çiziktirmekten ibaret olmamalı; bir derdi olmalı, toplumun sesi olmalı ve ezilenin yanında durmalı tiyatro. Brecht ve epik diyalektik tiyatroyu keşfetmiş her sanatçı gibi benim de yaşadığım coğrafya ile ilgili isteklerim ve beklentilerim olduğu gibi yüksek sesle söylemek istediklerim var. Bunun bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Tanzimat ve İstibdat döneminde Abdülaziz yönetiminin yergileri ile başlayıp, çok partili dönemin kapılarının açıldığı ve 68 kuşağının filizlendiği dönemlerden bugünlere süzülerek gelmiş bir toplumun siyasi bir laboratuvar birikimi var elbette. En büyük devrimci sıçramalar kör karanlıkların içinden gelir. Bunları aşacağımıza inanıyorum. Toplumdaki etki-tepki yasası, fizikten insan davranışlarına uyarlandığı zaman etkileyici bir sosyoloji ortaya çıkar. Tepeden bastıranın ve aşağıdan itenin arasındaki bu savaşın sonunu yine tiyatro getirecek; çünkü her şeye rağmen en fazla tiyatro direniyor.

Oyunun senaryosuna bir katkınız oldu mu? Değiştirmek istediğiniz yerler oldu mu? Ya da keşke şunlar da eklenseydi dediğiniz…

Oyunun senaryosuna Mine Acar’la birlikte kafa yorduk. Elbette benim de küçük dokunuşlarım oldu. Yetmiş dakikaya 48 yıllık dolu bir yaşamı sığdırmak çok zor. Genel çerçeve itibariyle derdimizi anlattığımızı düşünüyorum. İnsan yanı, kadın yanı ve politik yanı ile çok katmanlı bir karakter Rosa; ağlıyor, gülüyor, sevişiyor ve direniyor! Hayat da bunlardan ibaret değil mi? Ama oyunda Lenin’ in eksikliği var; bu da kabul ettiğim bir gerçek. Keşke onu daha fazla anlatabilseydik!

Anadolu turneniz devam edecek mi? Yeni sezonda aynı oyunla devam mı?

Daha gidemediğimiz çok yer var. Sanırım Karadeniz ile başlayacak sezon bir aksilik olmazsa. Gittiğimiz her yerden beni arayan ve ‘’unutamadık’’ diyen seyirciler var. İzmir’e üç kez gittik mesela.. Dediğim gibi yarın ne getirir bilemem, ama bizim niyetimiz oyunu her ile taşımak..

Oyunun kostümleri de başarılı. Sizin bir öneriniz katkınız oldu mu? Siz nasıl buluyorsunuz?

Oyunun kostümlerini Duygu Gökalp gibi büyük bir yetenek olan iç mimar ve ressam arkadaşımız tasarladı. Döneme uygun olarak dikildi. Özellikle şapka ve ceket uyumlarına, dönemi yansıtmasına çok dikkat edildi. Sahnede tüylü kalemden çalışma masasına kadar döneme uygunluk üzerinde çok titizlikle duruldu.

Rosa Lüksemburg günümüz dünyasına ne gibi göndermelerde bulunuyor?

 “Ya Barbarlık ya Sosyalizm..’ gibi keskin ve net bir söylemi bugüne ne kadar uyarlayabiliriz bilmiyorum. Sadece mücadelesine saygı duyuyorum. 1900’lü yıllar, Alman romantik milliyetçiliğinin hem Aydınlanma’nın aklına hem de Fransız Devrimi’nin evrenselliğine karşıt oluşturmuş bir doktrin; bu da organik bağ üzerinden devlet ideolojisi oluşturmuştu. Bu milliyetçilik sırasıyla Frikorp’ u ardından da Hitler’in Nazi sistemini doğurdu. O günün şartlarındaki ulusalcılığın yaratacağı yıkıma karşı Rosa ve arkadaşlarının ‘’Savaşa Hayır!’’ diye haykırması, o faşizmi ancak Sosyalizmle yıkabileceğini düşünmeleri bir mücadelenin temelini oluşturmuştur. Belki bugün üzerinden bakarsak o günün mazlum ve ezilenlerinin barbarlığa yönelip katliam yaptığını görebiliyoruz. Anladığın gibi İsrail’in yarattığı cehennemden bahsediyorum. Bu kaosun ortasında bir İspanya ve Pedro Sanchez gerçeği tek başına tüm dünyaya umut saçıp örnek oldu. Sosyalizm ve marksizm bugün halen insanlığın yegane kurtarıcısı gibi görülebilir. Fakat bir yandan hak hukuk ve demokrasi ekseninde halkların da talepleri olduğu gibi emeğin de değişen yapısı var. Bütün bunları güçlü ve çoğulcu bir demokrasiyle aşabileceğimizi düşünüyorum. Rosa Lüksemburg’un devrim için hayatını hiçe sayan ve hiç bir mücadelenin boş olmadığını anlatan bu hikayesi, ezilenlere ‘’umudun asla bitmeyeceğini’ bayrağın hep devredileceğini müjdeliyor. Bir umuda yaslanmadan yaşayamaz insan.

Yeni oyun çalışmalarınız var mı?

 Kafamda yeni bir projem var. Aslında politik tiyatroyu nereye kadar taşıyabileceğimizi önümüzdeki süreç gösterecek. Ben açıkçası artık gülmek ve güldürmek istiyorum. Toplumun biraz da sorunlardan bir süreliğine uzak durmak ve ruhunu sağaltmak gibi ihtiyaçları da var. Belki politik tiyatro anlamında yaptığım son iş olur Rosa. Dediğim gibi süreç belirleyecek. Belki de beni bambaşka bir karakterle görebilirsiniz sonraki sezonlarda.

Çok teşekkür ediyorum Ahmet…

Sorular: Ahmet Yıldız
Gercekedebiyat.com

 

 

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)