“Otur yerine…” dedi, “Otur, sıfır…”

Çok sinirlenmişti Edebiyat öğretmeni.

Sınıf, gözlerini “sıfır” alan öğrenciye çevirmişti.

O ise, sırıtarak:

 “Hocam,” dedi, “Canınız sağ olsun…”

Rüksan Hanımın çehresinden taşan şefkat huzmesi! sanki öğrencilerin saçlarına konuyor, üzerlerine yağıyordu. Dalgalı kısa saçları, deniz mavisi gözleriyle Hollywood artisti Audrey Hepburn’u andırıyordu. Hatta ondan bile güzeldi.

 “Kim anlatacak ‘Acımak’ı?”

Arka sıradaki Taylan elini kaldırdı:

“Ben, Hocam.”

“Gel tahtaya…”

Heyecanı yüzüne asılı titrek adımlarla tahtaya yürüdü Taylan.

“Uzatma… Kısa ve öz” dedi, Rüksan Hanım.

“Hocam, ‘Acımak’, Reşat Nuri Güntekin’in 1928 yılında basılan kısa soluklu romanının adıdır. Eser küçük yaşta gördüğü kötü davranışlardan ötürü acıma duygusunu yitiren bir öğretmenin babasının vefatından sonra onun günlüğünü okuyarak hayatı hakkındaki gerçekleri öğrenmesini konu alır.”

Öğrencilerin bakışı Rüksan Hanımın üzerindeydi…

Taylan devam etti:

“Roman kahramanı okulun başmuallimi Zehra… Öğrencilerin yanlışlarını affetmeyen, içinde hiç acıma duygusu hissetmeyen birisi. Babasız olduğuna inanıyor. Ne var ki, babası Mürşit Efendi öldüğünde İstanbul’a gidiyor, onun tutmuş olduğu günlüğü okuyor. İlk memuriyet yıllarını, annesiyle evlenmesini, anneannesinin davranışlarına tanık oluyor. Gerçeklerin, daha önce bildiklerinin tam tersi olduğunu öğreniyor. Annesi ve anneannesinin asıl suçlular olduğunu anlıyor. İçinde babasına karşı bir acıma duygusu oluşuyor. Ama artık iş işten geçmiştir… Şimdi yapabileceği tek şeyin babası için dua etmektir…”

Zehra ile Rüksan ne kadar da benzeşmişlerdi…

Gültekin’in başmuallimi ile edebiyat öğretmenleri sanki ruh ikizi gibiydiler. Rüksan Hanım yüzünün çizgileri değişmeden dinlediği “Acımak”ın özet anlatımı sona erdiğinde yüzünü buruşturdu, gözlerini Taylan’a dikti:

“Oğlum, ne zaman okudun sen bu kitabı?

“Okumadım Hocam.”

“Eee!”

“Babam anlattı Hocam.”

“Kim senin baban?”

“Ahmet, Hocam.”

“Ne iş yapar?”

“Kitap okur, yazı yazar, dergi çıkarır.”

“Saygılarımı iletirsin…”

Dünya, milenyum denilen 2000’li yıllara girerken Taylan, liseden mezun oldu, Siyasal Bilgileri kazandı. Sınıfın “sıfırlı” öğrencisi Ertan ise, yalpalıyordu… Bir yandan Basın Yayın Yüksek Okulu’na devam ediyor, bir yandan da iş arıyordu.

Gel zaman git zaman…

Maliye’de işe girdi. Devlet dairesinde masası, boynunda siyah kravatı, elinde dolma kalemi sıradan bir memurdu.

Okulda yaşadıkları, gönül verdiği Tuba onu bir süre çalkalamıştı. Sigaraya başladı, alkole alıştı. Rakıyı susuz, suyu rakısız içmez oldu. Ota döndü.

Derken…

Devrimciliğe adım attı.

Haziran 1968 sonrası üniversitelerin tamamına yakınında görülen en büyük boykot ve işgaller, 1969 Yaz mevsiminde yoğunlaşmıştı. Üniversite senatoları ve öğrenci birliklerince teklif edilen reform tasarıları kanunlaşmadan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tatile girmesi üzerine üniversitelerdeki bazı yöneticiler istifa ettiler. Üniversitelerdeki Sosyalist öğrenci kuruluşları da hem istifa eden öğretim üyelerine destek olmak hem de Meclis’in tavrını protesto etmek amacıyla yeni bir boykot ve işgal dalgası başlatmıştı.

O gün, 22 Mayıs 1970 günü okula gittiğinde sınıf arkadaşı Mustafa Kuseyri’nin Öğrenci Derneği odasında öldürüldüğünü öğrendi. Beyninden vurulmuşa döndü.

Ertesi gün…

Mezarlıkta Mustafa’nın resminin arkasından yürüdü. Dava arkadaşlarının dalgalandırdığı flamalar, “Mustafa Yoldaş ölümsüzdür!” sloganları içerisinde, eski bir yoldaşı değil, sanki tüm masumiyeti ve inanmışlığıyla biraz da kendisini, ilk gençliğinin devrimcisini uğurluyordu…

Rastlantı bu ya…

Aynı gün gazetede edebiyat hocası Rüksan Günaysu’nun ölüm haberi yer almıştı. Radyo’da bir türkü çalıyordu:

“Su gelir taşa değer

Kirpikler kaşa değer

Kederlenme sevdiğim

Bir gün baş başa değer…”

Selim Esen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)