ogle-rakilari-nadir-avsar-20260803113913420.jpg


Öğle rakısı, rakının en mütevazı halidir. Ne gecenin uzun masalarına özenir ne de sabaha kadar sürecek muhabbetlerin peşine düşer. Onun bütün iddiası, güneşin tam tepede olduğu birkaç saati hayattan usulca ödünç almaktır.

Eskiler “Rakı, güneş battıktan sonra içilir.” derler. Haklıdırlar elbette. Rakının da bir adabı vardır. Ama her geleneğin içinde tatlı bir istisna gizlidir. İşte öğle rakısı, o zarif istisnadır. Çünkü onun mezesi ne yalnızca beyaz peyniridir ne kavunudur ne de deniz mahsulleri… Öğle rakısının en büyük mezesi, güneşin kendisidir. Masaya düşen ışık, bardağın içindeki beyazlığı biraz daha görünür yapar. Kadehten yükselen anason kokusu, yaz sıcağıyla birleşince insan, sanki çocukluğunun yaz günlerine kısa bir yolculuk yapmış gibi olur.

Öğle rakısı acele sevmez. Zaten acele eden adam öğle rakısı içmez. O en fazla bir kahve içer, saate bakar, telefona bakar, yeniden saate bakar. Öğle rakısı ise saate küser. “Bugünlük beni unut.” der. Çünkü bazı saatler çalışmak için değil, yaşamak içindir.

Kim bilir… Belki de en güzel öğle rakıları, öğleden sonra alınan küçük bir izinle başlar. Takvimde sıradan görünen bir salı günü, bir anda bayram sabahına dönüşebilir. Masada gösterişli mezeler yoktur. Bir parça beyaz peynir, birkaç yeşil zeytin, biraz kavun, birkaç dilim domates… Belki bir avuç leblebi… Ama sohbet güzelse, dünya mutfağının en pahalı sofraları bile bu sadeliğin yanına yaklaşamaz.

Derken pikabın iğnesi usulca plağa iner.

Müzeyyen Senar, yılların içinden çıkıp gelir.

Kadehler birbirine değil, zamana değer.

İnsan o an fark eder ki bazı sesler yaşlanmaz.

Bazı şarkılar eski değildir,

Sadece uzun zamandır bizi bekliyordur.

Bir dubleyi geçmeye gelmez zaten.

Çünkü öğle rakısı ölçüyü sever.

O, gösterişten hoşlanmaz.

Maksadı ne geceyi sabaha bağlamaktır

Ne de dertleri boğmaktır.

Maksadı, güneşi biraz daha dikkatle seyretmektir.

Bardaktaki buzun ağır ağır erimesini izlemektir.

Masaya vuran ışığın yer değiştirmesini fark etmektir.

Bir de dostlar varsa…

İşte o zaman rakının anasonu, sohbetin tadına karışır.

Birinin anlattığı eski bir anı, ötekinin yarım bıraktığı bir cümleyi tamamlar. Kahkahalar yükselir. Araya uzun sessizlikler girer. Ama kimse o sessizlikten rahatsız olmaz. Çünkü gerçek dostlukta susmak da konuşmanın bir çeşididir.

Belki masanın bir köşesinde birkaç dilim ekşi elma vardır. Belki biraz karpuz… Belki yalnızca bir tabak leblebi… Ama o gün kimse sofradaki eksikleri saymaz. İnsan bazen anlar ki en güzel meze, aç olmayan gönüllerdir.

Öğle rakısı biraz da yaz mevsimine benzer.

Uzun sürmesini istersiniz ama uzarsa büyüsü bozulur.

Tam kararında kalkmak gerekir masadan.

Kadehin dibinde biraz anason kokusu,

Kulakta eski bir şarkı, yüzde hafif bir tebessüm …

Çünkü öğle rakısı, akşamın değil, günün hatırasıdır.

Belki de bu yüzden insan yıllar sonra o sofrayı,

Rakının markasıyla ya da mezelerin zenginliğiyle hatırlamaz.

Hatırladığı şey, güneşin masaya düşüşüdür.

Dostunun “Bir duble daha mı?” diye sorarken gülümseyişidir.

Müzeyyen Senar'ın taş plaklardan süzülen sesi,

Yaz sıcağının tembelliği ve o birkaç saatte

Dünyanın hiçbir yere yetişmek zorunda olmamasıdır.

Hayat, bazen büyük mutluluklar vaat eder ama

İnsana bazen de küçük anlar armağan eder.

Öğle rakısı da işte o küçük anlardan biridir.

 

Bir duble rakı…

Bir avuç leblebi…

Bir güzel şarkı…

İki eski dost…

Ve gökyüzünün, masaya kurduğu en cömert sofra…

Nadir Avşaroğlu
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler