Dem parti Anıtkabir'e neden katılmadı?
Anıtkabir ve 30 Ağustos neyi simgeliyor? Bir ulusun kurtuluşunun, bağımsızlık ve egemenliğin simgesi ulusal devletin kuruluşunun kilometre taşlarını oluşturan, tarihsel önemdeki kutlama-anma günlerinde böylesi simgesel bir mekanda bulunmak ne anlama geliyor?
O kadar yoğun, belirsizlikler, yalanlar ve ikiyüzlülüklerle dolu bir düşünsel, siyasal kaos içinde yaşıyoruz ki büyük medyaya egemen işgüzar, günü kurtarmacı anlayışın yarattığı puslu ortamda, çok önemli bazı olay ve tutumlar önemsizmiş gibi geçiştiriliyor. Bu kaos ve ihanet ortamında 30 Ağustos kutlamalarında Anıtkabir törenine katılmayan iki kurum, siyasal ve ideolojik kimlikleriyle çok dikkati çekmişti. Kimdi bunlar? Biri, laiklik ilkesi başta olmak üzere Kemalist Devrim karşıtı gerici-yobaz bir geleneğin istikrarlı bir temsilcisi olarak Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpağuş idi. Diğeri ise PKK'nın en son çekilmek zorunda kaldığı mevzide, şimdilik özerklik ve ayrı devlet iddiasını geleceğe erteleyip, ama Lozan'ı değil Sevr'i savunmada ısrar eden DEM Parti'dir. Aynı şekilde, “anadilde eğitim”de (anadil öğretimi değil) ısrar etmede, üniter devleti ve başta Türk kimliği olmak üzere Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini değiştirmenin pususuna yatmada kendinden emin bir hava içinde. Bu kendinden emin ve küstahlığa varan ısrar, son günlerde samimiyetten uzak, mangalda kül bırakmayan bir “barış”, “birlik-bütünlük” palavralarıyla perdeleniyor, maskeleniyor. ANITKABİR ve 30 AĞUSTOS Önce şunu soralım: Anıtkabir ve 30 Ağustos neyi simgeliyor? Bir ulusun kurtuluşunun, bağımsızlık ve egemenliğin simgesi ulusal devletin kuruluşunun kilometre taşlarını oluşturan, tarihsel önemdeki kutlama-anma günlerinde böylesi simgesel bir mekanda bulunmak ne anlama geliyor? Türkiye Cumhuriyeti devletinin temsili kurumları olarak orada bulunmanın ve en yetkili kişi olarak Cumhurbaşkanının mesajını paylaşmanın anlamı nedir? Bunların biricik açıklaması, kurucu liderin huzurunda bütün ulusun temsilcileri olarak, Cumhuriyet ilkelerine bağlılık andının bir çeşit tekrarı değil midir? En yüksek birleştirici simgenin, Atatürk'ün huzurunda birlik ve beraberliğin vurgulanması, hele hele içinde yaşadığımız ve ciddi dış tehditlerin var olduğu bu siyasal kriz ve belirsizlik günlerinde hayati önemde bir sorumluluk değil midir? Üstelik, “terörsüz Türkiye”, “barış”, “birlik ve beraberlik” sözlerinin bütün önemi ve ciddiyetiyle tekrarlandığı bu özel günlerde, Türk milletinin kutsal mekanında bulunmak, söz konusu ideallerin, değerlerin kan ve can pahasına kazanıldığı 30 Ağustosları, 29 Ekimleri gerçekten, samimi olarak kutlamanın eylemli kanıtı değil mi? Bütün bunlar yoksa DEM Parti'nin, “barış”, “demokrasi” sözlerinin samimi, inandırıcı niteliğinden söz edilebilir mi? Türk milletinin siyasal ve kurumsal temsilcileri olarak, Anıtkabir'de, bu günleri millete armağan eden Kurtuluş Savaşı Şehitleri ve gazilerini temsil eden Atatürk'ün huzurunda, barışı sağlamanın da anahtarı olan birleşmiş, kenetlenmiş bir bütün olarak bulunmak, samimiyetin, en azından sözü ile eylemlerinde tutarlı olmanın bir ölçütü değil mi? Türk ve Kürtlerin birlikte katılıp kazandığı Kurtuluş Savaşı diye bir Savaş verilmedi mi yoksa? Yoksa siz, Şeyh Sait'ler gibi Kurtuluş Savaşı'na katılmayan Sevrci “Kürt Teali Cemiyeti”nin ve bu nedenle Atatürk Cumhuriyetine başkaldıranların soyundan mı geliyorsunuz? Öyle ya, Sevr'i yırtıp atan, tarihe gömen bu kutsal savaş için, Mısırlıoğlu gibi, “keşke Yunan kazansaydı”, Türkler kazanmasaydı mı diyorsunuz? SİLAHA SARILAN KÜRT YURTTAŞ DEĞİL Evet, DEM Parti Anıtkabir törenine katılmayarak, başka birçok söylem ve davranışlarında da görüldüğü gibi, öteden beri sürdürdüğü ABD güdümlü, etnik bölücü amaçlı üniter devlet karşıtı tavrını sürdürmektedir. Türkiye'nin son bir yıldır gündemine damgasını vuran açılım sürecinin de açıkça gösterdiği gibi, sadece iktidarını devam ettirmenin telaşı içindeki AKP yöneticileri gibi DEM Parti yöneticileri de, milleti inandırmaya çalıştıkları “terörsüz Türkiye, “iç barış ve huzur”, “kardeşlik” vaatlerinin samimi, inandırıcı olmadığı görülüyor. Çünkü Kürt yurttaşların barış konusunda bir sorunu yok, silaha sarılıp teröre başvuranlar onlar değildir, sadece PKK ve onun arkasındaki ABD ve İsrail'dir. Burada kritik sorun, iktidar cephesi ve Apo/DEM arasında bütün ilkesel uzlaşma, mutabakat, karşılıklı anlayış vb söylemlerine, dolayısıyla, önceki dönemden çok farklı olarak iddia edilen “terörsüz Türkiye” ve “iç barış süreci”ne uygun söylem ve tavır gösterilip gösterilmediğidir. Bu konuda büyük özen gösterilmesi gerektiği açık olmasına karşın, en önemli birlik ve barış platformu olan Anıtkabir'e katılmamanın tek bir açıklaması olabilir. O da şudur: Barış olacaksa, ki bu ABD güdümlü bir barıştır, Kemalizm başta, Cumhuriyetin bütün kolonları yıkılmalıdır. Barrak'ın dediği ve Bahçeli'nin zaman zaman vurguladığı gibi, Türk, Kürt ve Araplardan oluşan Yeni Osmanlıcı bir Ortadoğu federasyonudur bu. Türk milleti bunu asla kabul etmeyeceği için de türlü fırıldak gösterilere başvuruluyor. Bazıları, “DEM Parti daha önceki törenlere de katılmamıştı” diyebilir. Nitekim bu ciddiyetsiz, müptezel tavır medyaya da yansımış durumda. Zaten o nedenle bugünkü katılmaması birçok gazeteci ve siyasetçi için kanıksatıcı olmuş, olağan karşılanıyor ne yazık ki. Oysa bugün durum geçmişteki benzerlerinden çok farklı; en azından taşıdığı iddia ve üstlenilen ve bütün milleti ilgilendiren sorumluluk açısından. İktidar cephesi ve DEM, diyorlar ki, teröre son vereceğiz, iç barışı gerçekleştireceğiz. Gerçek niyet ve amaçların alabildiğine gizlendiği son bir yılın bütün sözde barış gösterileri, sanki Türk ve Kürt yurttaşlar eşit değilmiş gibi “eşit yurttaşlık” palavraları, tamamen iki gücün AKP-MHP ve DEM'in siyasal çıkarlarını ortaya koyuyor. Ve Türk milleti bütün bu kirli oyunları, bu vatanın birlik ve bütünlüğünü korumak için 40 yıldır verilen savaşta canlarını veren şehit ve gazilere yapılan saygısızlık ve rezaletleri ibretle izliyor. HANGİ ÇATI Onların kendi aralarında sağladıkları ve kamuoyuna yansıtılan “mutabakat”a göre, örneğin hangi çatı altında bunlar gerçekleştirilecekti? Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının çatısı altında pek tabii. Peki bu Cumhuriyetin kurucu lideri çatının dışında mı, yoksa tam merkezinde mi olmalı? Öyle ya, kurucu liderin, Anayasanın ana kolonlarının dışarıda bırakıldığı bu çatı kimin çatısı o zaman? Kimin olacak, ABD'nin. İşte, “demokrasi”, “barış” kılıflı bütün denklemler içi boşaltılmış, sahteleştirilmiş bu kavramlar etrafında kuruluyor. DEM Parti yönetiminin yalanları ve ikiyüzlülükleri bu kritik düzenbazlık tezgahında şekilleniyor. Elbette bu yalanları, iktidarını bir dönem daha sürdürme hesabındaki iktidar da paylaşıyor. Ey DEM Partililer, birazcık aklınız, sağduyunuz, gelecek ufkunuz varsa, bin yıllık Türk ve Kürtlerin ortak yurdunun bir bütün olarak devamı konusunda tarih bilinciniz ve vicdanınız varsa, Atatürk'e karşı çıkarak, gizliden gizliye Sevr'i, Şeyh Sait'i savunarak, “anadilde eğitim” deyip açıkça federal sistemin, emperyalist bölme projesinin yolunu açarak, ister “demokratik Cumhuriyet” deyin, ister “eşit yurttaşlık” yalanı atın, ama cumhuriyetçilik yapamazsınız. Bütün bunlar, hem nesnel bir gerçekliği ifade eder, hem de en az yüzde sekseni Atatürk ilklerine bağlı Türk milletinin, Türk vatanını bölme planınıza asla izin vermeyeceğini. İÇ BARIŞ NASIL SAĞLANIR İç barış nasıl sağlanır, o konudaki düşüncelerimizi söyleyelim: 1) Devlet Bahçeli "Öcalan gelsin Meclis'te konuşsun” diyerek üçüncü kez “açılımı” başlattığında, kahraman Türk Ordusu PKK'yı Türkiye topraklarında zaten ezmiş, eylem yapamaz hale getirmişti. Bu nedenle Bahçeli'nin açıklaması, ABD talimatıyla ölmüş olan PKK'yı yeniden diriltme operasyonuydu. Dolayısıyla PKK, Türk devletinin karşısına, eşit düzeyde pazarlık yapacak bir güç olarak çıkarılıyordu. Peki, neydi bu yüksek hararetli barış hevesinin gerisindeki sır. Bundan iki yıl önce nasıl olduysa Bahçeli, ikisinin de Türkiye'ye saldırma gücü ve ihtimali olmadığı halde, İsrail ve ABD'nin Türkiye'ye saldırı planlarını gerekçe göstererek, bana göre yine bizzat ABD'in planıydı bu, Türkler ve Kürtlerin acil birlik ihtiyacına vurgu yapıp açılımı başlattı. ABD'yi yenilmez gören bu mantığa göre, saldırının ilk hedefi İran'dı ve yenilmesi kaçınılmazdı. Aslında tamamen ABD cinliğine ve düzenbazlığına dayanan bu bakış ve plan, onun dayatmasıyla Suriye'de uygulanan Arap-Kürt federasyonu projesi tezgahının Türkiye versiyonuydu. Çünkü ne o günlerde ne de bugün ABD ve İsrail'in Türkiye'yle savaşacak niyeti de takati de yoktu. Bütün askeri uzman ve stratejistlerin ifade ettiği gibi her şey tehdit ve şantaj düzeyindeydi. Bütün bu nedenlerle Türkiye'nin kalıcı iç barışı, ABD Büyükelçisi Barrak'ın açıkça savunduğu ve BOP planıyla uygulamayı hedefledikleri Yeni Osmanlıcı Türk-Kürt-Arap federasyonu tezgahına ve bütün versiyonlarıyla cepheden karşı çıkmaktan geçiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin laik ve üniter yapısını, ulusal niteliğini tasfiye etmekten ibaret bu proje ve plan, Türkiye'yi etnik parçalara bölerek tam bir Sevr'dir, tam bir sömürgeleştirme projesi ve planıdır. 2) Peki, Türkiye'de kalıcı bir iç barış nasıl sağlanır? En başta bu, verdiği kararların bütün sorumluluğunu taşıyan ve yaptırım gücüne sahip, bağımsız, özgür ve egemen güçler arasında olur. Örneğin, ABD piyonu İsrail ile Türkiye arasında hiç bir zaman samimi, gerçek bir barış olamayacağı gibi, aynı ABD'nin piyonu olan PKK ile de kalıcı bir barış olmaz. Olsa olsa, Türk devletinin laik-üniter yapısını, egemenlik koşullarını kabul eden, ancak bir alt kimlik olarak Kürt yurttaşın dilini özgürce konuşabilmesini ve kimliğine özgü kültürel haklarını tanıyan bir barışla mümkündür. Bu koşullar ise, zaten son otuz yıldır yasalara geçip resmileşmiştir. O nedenle Türk ve Kürt yurttaşlar, yasal olarak da uygulamada da eşittir. Günlük yaşamdaki bütün uygulamalar bunu kanıtlar. Bu nedenle “eşit yurttaşlık” söylemi demagojik bir yalandır, aldatmacadır. 2) DEM Parti eğer samimi ise, öncelikle koşulsuz, Türküyle Kürdüyle, Çerkezi, Lazı, Boşnağıyla, Türkiye'nin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve bölünmezliğini temsil eden kurum, yasa ve değerlere saygı göstermek, gerektiğinde bütün milletle bu ilke ve değerlerin etrafında birleşmek, buna göre davranmak zorundadır. İkincisi ve daha önemlisi, “Bağımsız Kürdistan” ve “özerklik” gibi hedef ve taleplerin çağın, bölgenin ve ülkenin tarihsel ve güncel gerçekliğinde geçerliliğini yitirdiğini açıklamalıdır. Bu bağlamda “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” temel ilkesiyle, Kürt alt kimliğini Türk milletinin bir parçası olarak benimsediklerini ilan etmeleridir. Kuşkusuz vazgeçilmez üçüncü temel koşul, ister etnik, ister inançsal, ister sınıfsal-toplumsal, isterse düşünseli, hiç bir hak mücadelesinin emperyalist bir dış güce yaslanarak verilemeyeceğinin ilanıdır. 3) Hem Türk Ordusu karşısında yenilmiş, ama iktidarın siyasal hesaplarıyla diriltilip eşit muhatap yapılan bir siyasal yapı olacaksın, hem de eşit koşullarda muhatap oyununu ciddiye alıp şımaracak, küstahlaşacak, biz yenilmedik, başta ne diyorsak şimdi de aynısını söylüyoruz havasına gireceksin. Üstelik Türk milleti ile dalga geçercesine, sanki savaşan iki devletten biri imişcesine terörüstü şehit yapıp taziye törenleri düzenleyeceksin. Aslında, iktidarın da işine gelen bu “barış” pazarlığında, Türk milletinin asla kabul etmeyeceği, Suriye ve Kandil üzerinden “haklarımız kabul edilmezse, tekrar silaha sarılırız” tehdit ve şantajını değişik söylem ve tavırlarla tekrarlayacaksın! Kuşkusuz ortada, bu küstahlıkları sineye çeken, kısa vadeli siyasal hesaplarla bunlara zemin hazırlayan, Türkiye’nin geleceğini düşünmekten çok kısa vadeli çıkarlara odaklanmış bir iktidar var. 4) Sözkonusu şişirilmiş yapay ve ısmarlama küstah tavrın arkasında, Türkiye'nin tarihsel, toplumsal ve kültürel gerçekliğinden güç ve esin alan kendi aklı ve duygularıyla hareket eden bir tutum ve davranış yok. Aksine ortada, kendi dışındaki güçlerin aklına ve hesaplarına göre kurulmuş bir küstahlik ve onun türevi şımarıklık aygıtı var. Oysa günümüzde dünya ölçeğinde küstahlık ve haddini bilmazliğin biricik kaynağı ABD emperyalizmidir ve yaptıklarının sonuçları da ortadadır. Ve yükselen büyük Avrasya güçleri karşısında telaş içindedir. Ayrıca, Türk milleti gibi büyük milletler, kendilerine yapılan küstahlık ve haddini bilmezliklerin dersini bir gün mutlaka verir ve vermiştir de. Kendi aklını ve vicdanını kullanmayıp başkalarının aklıyla hareket edenler, asla kendileri olamadığı gibi, bağımsız bir varlık olma şansları da yoktur. Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com














