Ali Bey, Vedat Dayım için hazırladığınız kitabın telif ücretini kim alacak? / Ali Ekber Ataş
Ali Ekber Ataş anılarını yayımlamayı düşünüyor. Kitaba koyacağı ibretlik bir anıyı gerçek edebiyat okurları için gönderdi.
Şaşırdınız değil mi başlığa? Ben de şaşırdım duyduğumda. Evet, aynen başlıktaki soruyu sordu Vedat Günyol’un yeğeni Zerrin Cemiloğlu’nun kızı, aynı zamanda Vedat Günyol’un evlatlığı Özlem Cemiloğlu. Günyolcular (!) grubunun çok zoruna gitmişti Vedat Hoca için hazırladığım “Vedat Günyol’a Armağan 100’e 5 Vardı” kitabım. Üstelik Cumhuriyet Kitapları’ndan, hem de İlhan Selçuk’un önsözüyle çıkması, sonradan öğrendiğime göre hepsinde kimyasal değişimler yaşanmasına sebep olmuştu. Yetmezmiş gibi bu zatlar Vedat Günyol’un evlatlığı, yeğeni Zerrin’in kızı Özlem’i kışkırtıp beni arattılar. Hiç kimsenin cesaret etmediği bir şeye, gözü kapalı, ne çıkaracağımı bilmeden amatör ruhla sarıldığım, ulaşabildiğim Vedat Günyol dostlarından teker teker yazılar aldığım ve yedi ay boyunca gece gündüz çalışarak hazırladığım kitabın telif haklarına konmaya çalıştılar. Zavallı Özlem, o benden de acemiymiş ki farkında olmadan dâhil edildiği bu çirkin oyunun küçük bir oyuncağı olduğunun bilincinde değildi. Ekim 2004’te kitap çıktıktan sonra bir gün ev telefonumuz çaldı. Arayan kendini tanıttı. O gün yaptığımız telefon görüşmesini, ahizeyi kapattıktan hemen sonra noktası noktasına not etmiştim. İşte o gün telefonda bana sordukları ve benim verdiğim yanıtlar: — Ali Bey merhaba, ben Özlem. Vedat Günyol’un yeğeni Zerrin’in kızı ve dayımın evlatlığı. Dayımla ilgili kitap çıkarmışsınız, hayırlı olsun. — Teşekkür ederim Özlem, sağ ol. Buyur, niçin aramıştın? — Hani sen kitabı çıkardın ya dayımın adına; bu kitabın telif ücretini kim alıyor? Aradan üç beş saniye geçti geçmedi ama o birkaç saniye bir asır kadar uzun geldi bana. O an gözümün önüne, dayısı —aynı zamanda babalığı— Vedat Hoca’nın Maltepe Üniversitesi Marmara Hastanesi’nde yattığı günler geldi. Bakıcısı Hüseyin Asar’ın beni çaresizlik içinde arayıp "Ali Ekber, Vedat Bey yoğun bakıma kaldırıldı, kan zehirlenmesi yaşıyormuş. Acil kana ihtiyaç var. Kimseye ulaşamıyorum, gelebilir misin?" deyişi çınladı kulaklarımda. Gitmiştim... İyi ki arabam vardı; Anadolu Yakası’ndaki tüm hastaneleri tek tek dolaşmış, en son Üsküdar’da küçük bir hastanenin kan merkezinde aradığımız kanı bulup hastaneye yetiştirmiştik. Benden kitabın telif ücretini soran o "evlatlık" ise o yaz ailesiyle birlikte Tekirdağ’da tatil yapıyordu. Tepemden aşağı kaynar sular döküldü. Duraladım, irkildim. Kendime gelip sordum: — Anlamadım Özlem! Ne telifi, hangi telif ücretini soruyorsun? Biraz daha açar mısın? — Hani senin çıkardığın bu kitap dayımın ya; telif ücretini size mi verdiler yoksa dayımın varisi olarak bana mı ödenecek, onu soruyorum. — Sen ne söylediğinin farkında mısın Özlem? Bu kitap dayının yazdığı yazılardan oluşmuyor. Yani onun daha önce yazıp da yayımlamadığı yazıların toplandığı bir eser değil. Bu bir! İkincisi, bu kitapta 95 yazı, 76 yazar var. Eğer bir telif ödenecekse, o ücret kesinlikle sana verilmez; kitapta yer alan yazarlara pay edilir. Bunu iyice anlayasın diye söylüyorum. Kimin aklıyla hareket edip bu soruyu sorma cesaretini gösterdin bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa; altı ay boyunca yatağa bağlı yaşayan dayına ne sen sahip çıktın, ne annen, ne teyzen ne de bir başkası! Bir bakıcı tuttunuz, adamın üstüne atıp gittiniz; ne aradınız ne sordunuz! — Maltepe Üniversitesi Hastanesi’nde ölüme yatmıştı dayınız. Kan lazımdı; ortada kan bulacak tek bir akrabası yoktu. Annen Ankara’ya kedisini ameliyat ettirmeye götürmüştü; sen, teyzen ve anneannen Tekirdağ’da yazlıktaydınız. Sana bu aklı veren o Günyolcuların hiçbirisi de altı ay boyunca yatağa bağlı yatan dayını arayıp sormadı. Bakıcısı Hüseyin Asar hâlâ yaşıyor, karşılaşınca ona da sorarsın. Diyeceğim şu ki Özlem: Siz önce bunların hesabını verin, sonra çıkardığım kitabın telifini kim alacak onu da ben belirlerim. Sen bu soruyu bana soracak en son kisin! Ha, bir şey daha: Sakın ola Cumhuriyet gazetesini arayıp telif ücreti sorma cehaletini oraya da duyurma. Bari dayınızın anısına azıcık saygınız olsun! deyip telefonu kapattım. O gün bugündür onların hiçbiriyle muhatap olmadım. Neyse ki bu acemice tutuma düşüp gazeteyi aramadı Özlem. Bu olay böylece kapandı. Aradan epey zaman geçti... Yaklaşık 45 yıllık edebiyat serüvenimde yaşadıklarımı, karşılaştıklarımı ve tanık olduklarımı "Zamanda İz Bırakan Anılar" adıyla iki ciltlik bir kitapta topluyorum. O gün tuttuğum bu notların yıllar sonra bu satırlarda yer bulması; yalnızca kişisel bir belleğin dökümü değil, Vedat Günyol gibi bir edebiyat çınarının nasıl bir yalnızlık ve yalıtılmışlık ortasında bırakıldığını bilen beş kişiden biriyim. Dördü de yaşıyor, hem de İstanbul’da. Bu satılar, incelikli dünyasına, insanı insan kılan o bağışlayıcı ışığına ve hafızamda hiç susmayan o zarif tınlamasına bir saygı duruşudur. Onu her ziyaret edişimde, yatağa bağlı sürdürdüğü bu yaşamın ona ne kadar ağır geldiğini görürdüm. Yürüyememenin ve sürekli birinin bakımına muhtaç olmanın ağır yükü altındaydı. Böyle yaşamayı bir türlü içine sindiremiyordu. Sık sık onun ağzından duyduğum şu sözler, sürekli yinelediği bir ağlatıya dönüşmüştü: — Ben bu yaşıma kadar tek başıma geldim. Kimseye yük olmadan yaşadım. Böyle yatağa çakılı ve birinin bakımına bağlı yaşamaktansa ölmek istiyorum… der, dert yanardı. Böyle konuşmalarına alışık olmadığımız bir Vedat Günyol vardı artık karşımızda. Yazamıyor, okuyamıyor, bir yatağa bağımlı olarak son zamanlarını geçirmeye çalışıyordu. Arada bir, okuyup yazamamanın kendisi için işkenceden beter olduğunu söylerdi. Ne zaman bu yaşadığım talihsiz görüşmeyi hatırlasam içimi derin bir hüzün kaplar. Yatağa bağlı geçen o son altı ayda dayısını bir kez olsun görmeye gelmeyenlerin, iş telif haklarına gelince nasıl rahatlıkla öne atıldıklarını görmek büyük bir talihsizliktir. Fakat aslolan; o küçük hesapların çok ötesinde, Vedat Günyol’un bizlere bıraktığı o tertemiz insanlık mirası ve edebiyatımıza kattığı o unutulmaz tınlamadır. Ekim 2004 / Kartal Ali Ekber Ataş
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR