güneş, güleç bir yüz ve bin mutluluk

  ay, bin hüzünlü haz, kavuşamamak biraz

 

 

  Sonunda candan dostumun çağrısına yanıt verebildim.   

  ‘Geliyorum,’ dedim.  Ege’nin o küçük ve çok şirin beldesini de, kaldığı siteyi de sevdim. Sessiz, temiz ve albenili. Sırtı bodur ağaçlarla dolu tepelere yaslanmış sitenin yüzlerce evinin her yerinden deniz görünüyordu.

  Sitenin önündeki koy göz alabildiğine engin ve güzel.

  Kaldığım evden denize girdiğim yerin arası, adımımla tam yedi yüz otuz dört adımdı. Çabuk alıştım buraya. Denize, yaşlılar yurdu gibi siteye ve sakinlerine… İkinci gün gördüğüm adayı daha çok sevdim. Günde üç kez adaya gittim. Âdeta vuruldum oraya. Bir ömür kalabilirdim o adada. Çünkü yanımda sen vardın, çılgınlıklarıma tanıktın…

  Çılgınlık dedim de anımsadım. Bir Ay büyürken bir de Güneş doğarken uyuyamadım. İşte bu yüzden gündüzün uyudum, geceleyin yaşadım. Tam on dokuz gün. Hangi birini desem ki…

  Çarpıcı olanlarını anlatmalıyım sana.

  Gece saat 24.00 sularında ayrılırdım evden. Kıyıya giderdim. Hasrımı, havlumu oraya bırakırdım. Kıyıdaki marketten üç bira alırdım. Dönerdim yerime. Otururdum. Ayaklarımı serin suya sokardım. Birayı açardım ve yudum yudum içerdim.

  Gözlerimi büyümekte olan Ay’a çevirirdim.

  Âdeta gözlerimi ondan ayırmazdım. Oradan gelip geçen gençler olurdu. Bakıp giderlerdi. Kimi selâm verirdi, kimi de rahatsız etmek istemezmiş gibi parmak uçlarında yürürlerdi adeta. ‘Yarasın, iyi geceler’ demeyi de ihmal etmeden hiç…

  Saat 03.00’ü geçtikten sonra her yer bana kalırdı.

  Cılız yakamozların arasında görürdüm seni.

  Sessiz bir söyleşi başlatırdın. Zaman çabuk geçerdi.

  Ay usulca çekilirdi. Anlardım Güneşin doğduğunu.

  O yüksekten, daha görünmeden ışıktan erlerini gönderirdi görürdüm.

  Heyecanlanırdım. Üstümü çıkartır; ilk ışıklarla denize girmeyi beklerdim. Sabah 06.15 gibi solumdaki tepelerden birinin üstünden sobelerdi beni Güneş ve benden önce girerdi denize. Kıskanmazdım. Girerdim ben de denize herkesten önce… Uzaktaki dubaya çıkardım. Otururdum. Yüzümü Güneş’e dönerdim. Seninle yaptığım sessiz sohbeti onunla da yapardım. Güneş yükseldikçe, Ay bir hüzünlenirdi ki sorma; sonra da onun ışıklarına sığınıp saklanırdı.

  Siteden iki yaşlı adam gelirdi, her sabah aynı saatlerde ve de birlikte...

  Saatin 08.30 olduğunu anlardım ve dubadan atlayıp adaya giderdim. Adayı, elli dakikada turladıktan sonra yürüyerek evin yolunu tutardım. Çünkü adaya yürüyerek gidiliyor ancak.

  Evdekileri, hasrı, şezlongu, öteki deniz gereçlerini bıraktığım gölgeliğe götürürdüm arabayla. Eve dönerdim ve uyurdum. İçimdeki saat çalardı. Uyanırdım saat 15.00 gibi. Atıştırmalık bir şeyler hazırlardım kendime.

  Kuşluk vaktinden nice sonra denize dönerdim ve saat 20.00 sularında da dönerdim eve. Ben birkaç saat sonra kendi yaşamıma, yani yalnızlığıma dönerdim. Bu gündüz uykularımda sana dair korkunç düşler gördüm. Güzel düşler de olurdu tabii ki. Yalnızca ikisini anlatacağım sana, çünkü en çok da bu ikisini anımsıyorum.

 

  İlk düşüm şu:

  Denizin kıyısındayım. Yüzüm denize, sırtım da plajı bir şemsiye gibi kaplayan ağaçlara dönük... Gözlerim Ay’da, kulaklarım da sende. O an arkamda canhıraş bir ses duydum. Heyecanlandım tabi, korktum da. Başımı çevirdim. Gözlerime inanamadım. Olacak şey değildi! Boz yılan bir kaplumbağaya sarılmıştı sıkıca, neredeyse kabuğunu kıracaktı. Öte yandan da kaplumbağanın başını tutmaya çalışıyordu. O, yılana başını kaptırmamaya, kabuğuna çekmeye uğraşıyordu. Yılanın başı kime benziyordu hiç göremedim. Çünkü kaplumbağanın başı senin başındı. Karanlıktaki dairesel spot ışık içinde çaresizce çırpınan sen başlı kaplumbağaya yardım etmek istedim. Aklım başımdan gitti. Ne yaptımsa yılanın dikkatini çekemedim ve kan ter içinde uyandım. Elimi, yüzümü yıkarken gördüm dudağım uçukladığını. Saçının tek teline gölge düşmesin dediğim bunu seninle paylaşmak istedim.

 

  Öteki düşe gelince:

  Yine denizin kıyısındayım. Güneş tam tepemde... Çevremde kimsecikler yok. Ay’ın niçin hüzünlü oluşunu düşünüyorum. O an biri denizde yürüyormuş gibi bir ses duydum. Başımı şöyle bir kaldırdım, düşümü böleni görmek için. Gözlerime inanamadım! Sendin o. Üstünde gri bir gömlek, altında da topuklarına kadar uzun ve ak puanlı bir etek vardı. Sağ elinle eteğini dizlerine kadar toplamıştın.

  Yalınayaktın ve küçük adımlarla gidip geliyordun.

  Ayağa kalkmamı engelledin. Oysa sarılmak istiyordum sana. Marketin önünde park etmiş arabayı gösterdin. ‘Bizimkiler alışveriş yapıyor. O zamana kadar kıyıda ayaklarımı bir suya sokup dinlendireyim, arabada iki büklüm uyuştular,’ dedim. ‘Senin dil kuşlarının dediklerinden dolayı avucumun içiymiş gibi öğrendim. Adayı uzaktan da olsa gördüm. Kalkma yerinden,’ dedin. Korna sesiyle birlikte de geldiğin gibi gittin.

 

  Denizin benden sonraki yaşlı sevdalılarıyla dost oldum.

  Onlara, Ay’ın niçin bu denli hüzünlü, Güneş’inse güleç yüzlü olduğunu sordum.

  Kır saçlı olanı:

  Ay’la ilgili büyüklerimden pek çok mesel dinlemiştim oğul. Çoğu da aklımda yok. Belki de beni etkilediğinden bunlardan birini anlatabileceğim ancak.

  Evren annenin iki çocuğuymuş bunlar. Erkeğin adı Ay, kızınki Güneş’miş. Ay, sabırsızmış. Güneş de inadına sabırlıymış. Bir gün anneleri tandır ekmeği pişirirken onlar oyundan dönmüşler, aç olduklarını söylemişler.

  Güneş, ekmeğin pişmesini beklemiş. Ay, hemen çiğ ekmeğe uzanmış. Tandıra düşeceğinden korkan annesi hamurlu eliyle ona bir tokat atmış. Elinin hamuru yüzüne bulaşmış. Hüzünlü oluşu bu yüzden…

  Ay, dolunayken bak hamurlu somurtkan yüzünü daha iyi göreceksin. Ay, almış başını gitmiş. Gidiş o gidiş. Güneş de onu bulmaya çalışmış. Derler ki işte bu yüzden Ay, batarken Güneş doğarmış. Ona yetişip annesine götürmek istermiş. Evren anne de ikisini beklermiş. Güneş, güleç yüzüyle kardeşinin yolunu aydınlatır ve korurmuş, dedi.

  O susunca öteki konuşmaya başladı:

  Gerçekten de güzel bir yakıştırma. Yalnız benimki oldukça farklı, dedi ve de ekledi:

  Çünkü hüzünlü bir aşktır anlatacağım.

  Ay, yalnızlığın sevdalısıymış. Yaşamı bu sanırmış.

 Bir gün Güneş’i görmüş. Onun içtenliğine, yüzüne, sesine sevdalanmış. İnsanlar da öyle değil mi, yani insan ancak kendine yakın birini sevmez mi? İşte Güneş de kendine benzeyen Ay’a vurulmuş. Nice sonra anlamışlar ki ne yapsalar birlikte olamayacaklar. Acı çekmişler. En çok da hüzün Ay’a yakışmış. Güneş, güleç yüzlü olmuş Ay ve kendisi için. İşte Güneş yok olmasını istemediği Ay’ı yılın belirli günlerinde kendinden uzaklaştırmaya, yine belirli günlerinde de iyice yakınlaştırmaya başlamış…

  Bana gelince, hiçbir şey düşünemedim.

  Ay, yaşamını Güneş’e borçlu. Uzaktan da olsa onu görmek ve solumak canına can katıyor olmalı bence.

  Niçin mi?

  En iyisi sözü içimdeki güneş sevdalısı şaire bırakayım:

 

sen gelince

gece biter, gün başlar

sevgi, dostluk yüklenir bulutlar

her mevsim bahar olur,

ağaçlar çiçek açar

karanlıklar yok olur,

sohbetler coşar

bu yüzden seni tanıyan gözler

her sabah dönmeni bekler

Tacim Çiçek

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)