Troçki Müzesi / Sedat Erden
Sovyet devriminin öncülerinden Leon Troçki'nin Meksika'da öldürülüşü bütün dünyayı sarsmıştı.
- Şu duvarlar 1940’taki ilk suikast teşebbüsünden sonra yükseltildi, gözetleme kulesi de ilave edildi. Ev adeta bir kaleye dönüştürüldü. Zaten bu ev o zamanlar “Küçük Kale” diye anılırdı.
Rehberimiz Jesus Rosas Vargaz elli yaşlarındaydı. Giysileri 1917 Rus Devrimi’ndeki bir kızıl ordu erini andırıyordu; siyah kasketine bir de kızıl yıldız takmıştı. Bunlar müze rehberinin resmi giysileri olsa gerekti; ancak göğsüne taktığı bir haç ile kuru kafa şeklindeki bir kolye bu üniformayla tuhaf bir çelişki yaratıyordu.
- O zamanlar on kadar muhafız evi içeriden koruyordu. Bunlar Amerika’dan gelen ve Troçki için canlarını vermeye hazır gençlerdi. Dışarıda da beş polis bulunuyordu.
Meksiko’nun Coyoacan semtinde, geniş bir avlu içinde olan ev, tek katlı, kaba, kasvetli bir yapıydı. Yüksek duvarları, taşla örülmüş pencereleri, demirle güçlendirilmiş kapıları bir zamanlar buraya Stalin hayaletinin bir kâbus gibi çöktüğüne tanıklık ediyordu. Buna karşılık, içinde birkaç muz ve incir ağacı olan, kaktüsler ve pembe leylaklarla süslü avlu insana ferahlık veriyordu. Ancak Troçki zamanının çoğunu ve tükenmez enerjisini bu avludan çok çalışma odasında, evrakları ve kitapları arasında geçirirmiş.
- Aslında bu müzeye pek fazla ziyaretçi gelmez. Bazen öğrenciler başlarında öğretmenleriyle doluşurlar. Onlara, bir zamanlar Troçki’nin evi olan bu müzeyi, buranın hikayesini anlatmak doğrusu pek içimden gelmez. Çünkü dünyadan habersiz, saygısız, gürültücü çocuklardır bunlar. Anlatılanları dinlemez, eşyalara el sürer, kuytu bir yer bulunca da hemen öpüşmeye başlarlar.
Jesus, Türk olduğumuzu öğrenince bizimle özel olarak ilgilenmişti. Söylediğine göre ilk kez Türklerle karşılaşıyormuş.
- Troçki’nin 1929’da sınır dışı edilince önce Büyükada’ya yerleştiğini duymuşsunuzdur tabii. Dört verimli yılını orada geçirdi. Yedi eser veri Büyükada’da.
“Üçüncü Sürgünüm” dediği dönem hayatında böylece başlamış oluyordu. Kendisini İstanbul’a getiren gemi -tarihin garip bir cilvesi- Devrim’i birlikte gerçekleştirdikleri Lenin’in adını taşıyordu. Gemide bulunan GPU’nun (o zamanki Rus Gizli Servisi) bir görevlisi karaya inmeden önce alay edercesine ona bin beş yüz dolar vermiş, bunu yerleşim masraflarını karşılaması için Sovyet Hükümeti’nin kendisine tahsis ettiğini söylemişti. Troçki, bu aşağılayıcı ödeneği tamamen meteliksiz olduğundan almak zorunda kalmıştı. Gerçekleşmesi için hayatını adadığı Devrim’in ona, Lenin’le birlikte Devrim’in mimarına, Kızıl Ordu’nun efsanevi kurucusuna vefa borcu işte bundan ibaretti.
Jesus, Troçki’nin Büyükada’da kaldığı evin de müzeye çevrilip çevrilmediğini merak ediyordu; ama ne ben ne de arkadaşım ona doyurucu bir bilgi veremedik.
-Troçki Büyükada’da gerçekten hummalı bir faaliyet içerisindeydi. Kitaplar yazıyor, izleyicileriyle yazışıyor, yeni bir marksist örgütlenme için çaba gösteriyordu. Öfkeliydi. Çünkü Devrim’e ihanet edilmişti; Sovyet halkı köleleştirilmiş, Stalin kendi diktatörlüğünü kurmuştu. Bu böyle devam edemezdi. İşçi sınıfı mutlaka ayağa kalkacak, Stalin ve uşaklarını tasfiye edip iktidarı yeniden ele geçirecekti.
Saf bir iyimserlik içindeydi. 1917 yılından beri tanıdığı ve “Parti’deki en sıradan kişi” diye küçümsediği Stalin’i iyi değerlendiremediği açıktı. Onun kararlılığını, kurnazlığını, hizipçiliğini, entrika yeteneğini ve acımasızlığının derecesini hâlâ tam olarak kavrayamamıştı. Onunla anlaşmazlığa düştükleri “Tek Ülkede Devrim” veya “Dünya Devrimi” tartışmasında Stalin’i dar görüşlülük, cehalet, hayal gücü yoksunluğuyla suçlamıştı. Şimdi hâlâ Sovyetler Birliğinde işçi ayaklanmasını düşlerken, bir yandan da dünya devriminin hülyasını kuruyordu. Böyle olağanüstü bir zekânın, engin bir kültür adamının Stalin kadar gerçeklikten yoksun oluşu hazindi.
Daha ilk gençlik yıllarında devrime adanan bir hayat… Otobiyografisi olan “HAYATIM”da o yılları şöyle anlatır: “Babam mühendis olmamı istiyordu; bense çok ilgi duyduğum matematik ile beni etkisi altına almaya başlayan Devrim arasında bocalıyordum. Bu konu her tartışıldığında evde büyük bir bunalım çıkardı. Herkes derin bir kaygıya, üzüntüye kapılırdı. Ablam hıçkırıklarla ağlamaya başlar, diğerleri ne yapacaklarını bilmez bir hale düşerlerdi.”
Sonra evden ayrılıp örgütsel faaliyetler katılması, on dokuz yaşında tutuklanması, hapisteki “üniversite eğitimi”, Sibirya’ya sürgün edilmesi, oradan Avrupa’ya kaçışı. Yıl 1902. Üç yıl sonra 1905 Devrimi üzerine Rusya’ya dönüp Petrograt Sovyeti’nin başına geçer. Tekrar Sibirya’ya sürgün, ardından tekrar Avrupa’ya kaçış. 1917 Şubat Devrimi patlak verdiğinde New York’tadır. Ancak mayısta Rusya’ya ulaşabilir ve yeniden Petrograt Sovyeti’nin lideri olur. Ekim Devrimi’nin Lenin ile birlikte mimarıdır. Dışişleri Komiseri olarak barış görüşmelerine katılır, daha sonra iç savaş başlayınca Savaş Komiserliğine atanır. Kızıl Ordu’yu kurar. Lenin ölürken başa Troçki’nin geçmesini vasiyet eder; ancak Stalin Parti’ye hâkim olmuştur bile. Stalin tarafından önce görevden alınır, sonra Parti’den atılır. Ardından Alma Ata’ya, daha sonra da İstanbul’a sürgüne gönderilir. “HAYATIM”da bu gelişmeler şöyle hikâye edilir:
“Ekim Devrimi’nden sonra Lenin ile Troçki’yi her nutukta, makalede, şiirde birlikte anmak adetken, önce bu iki isim ayrı ayrı telaffuz edilmeye başlandı. Sonra da bu iki kişi birbirine karşı gibi gösterilmeye çalışıldı. Politbüro’da isimlerin sıralaması değiştirildi, alfabetik sıra uygulanmasına geçildi. Sonra bu sıra yeni hiyerarşiye göre düzenlendi. Daha sonra listede bazen Troçki’nin adı hiç görünmemeye başladı. Örgütten protestolar gelince Başkan bir yanlışlık olduğunu söylüyordu. Bütün bunlar “lider kültü”ne karşı savaş adına yapılıyordu. Daha sonra listenin başına Stalin yerleşmeye başladı.”
Ve artık onun için kahırlı bir hayat başlar. Büyükada’da iken yurttaşlıktan atılır, Berlin’deki kızı intihar eder. Avrupa’ya gitmek için vize alma çabaları hep başarısızlıkla sonuçlanır. Kendisine sığınma hakkı tanıyacak bir ülke bulamaz. Komünistler dışında liberaller de sosyal demokratlar da ona karşıdır. “HAYATIM”da şöyle yakınır: “Bana en büyük günahımın demokrasiye inançsızlık olduğunu söylüyorlar. Bu konuda ne çok makale hatta kitaplar yazıldı! Fakat demokrasinin erdemi konusunda bana bir ders verilmesini istediğim zaman ortaya bir gönüllü çıkmıyor. Sonuçta buranın vizesiz bir gezegen olduğu anlaşılmakta. O halde çok daha önemli sorunların -zengin ve yoksul arasındaki sorunların- demokrasinin norm ve kuralları içinde çözülebileceğine nasıl olur da inanabilirim.”
Sonunda güçlükle vize alarak gittiği Fransa’da onu zor günler beklemektedir. Bir yandan Stalincilerin tehditleri, öte yandan polisin baskısı onu küçük bir kentte kimliğini gizleyerek yaşamak zorunda bırakır.
1933 Aralık’ında Rusya’da Kirov’un öldürülmesi, yeni tasfiyeler planlayan Stalin’e aradığı gerekçeyi sunar. En küçük oğulları Sergei de bu tasfiye dalgasında tutuklanır. GPU’nun işkencelerine maruz kalır. Oysa politikaya uzak duran bir bilim adamıdır Sergei. İddiaya göre, babasının emriyle işçileri toptan zehirlemeye kalkışmıştır! Oğlu sonunda bir toplama kampında can verir.
İlginçtir, bütün bunlar onun Marksizm’e olan inancını hiç sarsmaz. İsa engizisyondan ne kadar sorumluysa Marksizm de Stalin kâbusundan o kadar sorumludur, diye hüküm yürütür. Baskının proletarya diktatörlüğünün özünde olduğunu kabul edemez. Stalin, işçi sınıfının tarihi yürüyüşünde bir aksaklıktır yalnızca; yakılıp temizlenmesi gereken habis bir ur.
- Bu pencere o baskından sonra tuğla ile örüldü. Bakın, duvarlarda mermi izleri hâlâ duruyor. GPU’nun adamları makineli tüfeklerle evi bastıklarında Troçki ve Natalia bu yatakta uyuyorlardı. Silah seslerini duyan Natalia kocasını yere itti ve kendini ona siper etti. Torunları Seva da yan odada yatıyordu. Mucize eseri bu baskından sağ kurtuldular. Yüzlerce mermi atılmıştı oysa. Ama Troçki’nin sekreteri hayatını kaybetti o gün.
Yatak odası sadeliği, eşyalar basitliği ile dikkat çekiyordu. İki kişilik bir karyola, yanda bir dolap, yanda bir dolap, köşedeki bir sehpa üzerinde de genç bir adamın çerçeveli bir fotoğrafı vardı.
-Bu, büyük oğulları Lyova. O da Paris’te GPU tarafından zehirlendi. Sergei’den farklıydı o, siyasi mücadelesinde babasının en büyük yardımcısıydı. İnanmış bir Marksistti o da. Babasının Meksika’dan gönderdiği talimatları militanca yerine getiriyordu.
Bu ruh halini, bu inancı anlamakta zorluk çekiyordum. Oğlu Lyova Paris’teydi; evliydi, bir çocuğu vardı (Seva). Parasızdı, hastaydı ve tehdit altındaydı. GPU’nun soluğunu ensesinde hissediyor, her an öldürülmeyi bekliyordu. Uykusuzluk çekiyor, hemen apandisit ameliyatı olması gerekiyordu. Hayatı bir kâbusa dönmüştü. Bu arada babasından sürekli talimatlar alıyordu. Bunlar, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş çalışmalarıyla ilgili emirler, Moskova Duruşmalarında, savcının suçlamalarına yanıt için elde edilmesi gereken kanıtlardı. Lyova babasına birkaç kez hayatının tehlikede olduğunu, yanlarına gelmeyi düşündüğünü yazmıştı; ancak Troçki onun Paris’te (o kaplan kafesinde) bulunmasında ısrar etmişti.
-Onun ölümü aileyi çok sarstı. Natalia ve Troçki odalarına çekildiler. Günlerce kimseyle görüşmediler. Eve bir ölüm sessizliği çöktü. Troçki sonunda dışarı çıktığında o dinç halinden eser kalmamıştı. Çökmüş bir adamdı artık. İki hafta kadar sonra Moskova’da yeni bir duruşma başladı. Bu kez Troçki Stalin’i öldürmeye, Sovyetler Birliğini parçalamaya teşebbüs etmekle suçlanıyordu. Savcının iddiasına göre, fabrika işçilerini zehirlemek için yandaşlarına talimatlar göndermişti ve Japonlarla iş birliği yapmaktaydı. Bu dava sonunda geriye kalan pek az muhalif de toplama kamplarında yok edildi.
Troçki ise hâlâ Sovyetler Birliğinde taraftarı olduğunu sanıyor, yaklaşan savaşın ertesinde yeni bir dünyanın kurulacağına inanıyordu. Savaşla birlikte Stalin rejimi çökecek, Nazizm yenilecek, birleşik, sosyalist bir Avrupa doğacaktı. Bu oluşumun temelini hazırlamak için hummalı bir çaba içine girmişti. İşte bu umutlarla Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasını planladı. Yıllarını alan çabalar sonucunda, Paris’te, bir arkadaşının evinde gerçekleşebilen konferans gerçekte küçük bir toplantı niteliğindeydi. Katılan delege sayısı yirmi kadardı ve GPU buraya da sızmıştı. Taraftarlarıyla da fikir ayrılığına düşmüştü. O, Sovyetler Birliğinde Devrimin, Stalin zorbalığı dışında, doğru yolda ilerlediğinde ısrar ederken, izleyicileri Rusya’da ortaya çıkan düzenin baskı rejiminden başka bir şey olmadığını öne sürmeye başlamışlardı. Rusya’nın Finlandiya’ya saldırmasını da onaylaması bardağı taşıran son damla oldu. Dördüncü Enternasyonalin önde gelen kişileri onu terk etmeye başladılar. Onu iflah olmaz bir fanatik olarak görüyorlardı artık; sekterlikte Stalin’den pek de geri kalır yeri yoktu.
Yaşadığı bu ev de hapishaneye dönmüştü. Meksika’daki Stalinci sendika liderleri “Coyoacan’daki Hain” aleyhine işçileri kışkırtıp duruyorlardı. Dışarı çıkmak onun için çok tehlikeli bir hal almıştı. Bir zamanlar yaptığı gibi kent dışında uzun yürüyüşler yapmaktan vazgeçmiş, avlusunda kaktüs yetiştirmeye, tavşan beslemeye başlamıştı. Bu onu dinlendiriyor, bütün yaşamı boyunca politikaya kilitlenmiş beynini doğaya, o büyülü dünyaya açıyordu. Giderek, bir kenarda unutulmuş, dünyanın gündeminden düşmüş bir insan profili çizmeye başlamıştı. Ama uzaklarda, onu unutmayan, ortadan kaldırmaya kararlı biri vardı.
Sekreterlerin odasına üç masa sıkıştırılmıştı. Girişte, sol duvara dayanmış masanın Natalia’ya ait olduğunu söylüyor Jesus. Tahtadan, kaba saba yapılmış bir kitaplıkta Jack London, Shakespeare ve Troçki’nin eserleri, Partizan Review dergileri göze çarpıyor. Karşı duvardaki kitaplığın raflarında ise (Troçki’nin belki de bir zamanlar üzerinde kim bilir ne emekler verdiği) sararmış belgeler, tozlu dosyalar var.
-İşte burası da onun çalışma odası. Bu masada dünya devrimine yol gösteriyor, Stalin’le tek başına savaşıyordu.
Bir ahşap masa ve hasır oturaklı birkaç sandalye. Masanın üzerinde o dönemde yayınlanan Komünist dergisi ile Appeal adlı gazete görünüyor. Yine masanın üzerinde Fransızca “Stalin’in Hayatı” adlı bir kitap, bir gözlük, bir büyüteç ve bir de zil düğmesi var. Pencere yine yukarılara kadar tuğla ile örülmüş. Kitaplıkta Almanca, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca bir yığın kitap. Duvarda bir Meksika haritası, bir boydan bir boya evrak dolabı, dolabın üzerinde de Troçki’nin bir büstü duruyor. Alın yüksek, saçlar gür, sakal Lenin’inkini andırıyor. Yüz hatları sert ve keskin. Gözler uzaklara, bulunduğu çağdan çok uzaklara bakıyor gibi. Kesin inançlı, kararlı, savaşçı bir yüz. Uzlaşmaya kapalı.
- Sanki öldürüleceğini sezmiş gibi bu masada vasiyetini hazırladı. Bir taraftan da son kitabı olan “STALİN”i bitirmeye çalışıyordu.
Yutulmak üzere olan bir kuşun, gözlerini yılanın bakışından alamaması gibi onun da bütün dikkati celladı üzerinde yoğunlaşmış.
O son günlerinde hayatını adadığı Devrim’den hiç kuşku duyduğu oldu mu acaba? Uğruna üç çocuğunu ve de kendini kurban verdiği Devrim çıkmaza sürüklenmiş, milyonların hayatı sönmüş; sonunda, yıktığı çarlıktan daha zalim bir rejime saplanılmış. İnsan, altmış yaşına varmış bu olağanüstü zekadan, hayatının bir bilançosunu çıkarmasını, içten bir özeleştiri yapmasını bekliyor. Ama hayır! Mücadeleye başladığı ilk gençlik yıllarındaki kadar sert ve tavizsiz.
Hayat hikâyesine son noktayı şöyle koyuyor:
“Kendimi bildim bileli, tam kırk üç yıldır bir devrimciyim, bunun kırk iki yılını da Marksizm’in bayrağı altında savaşarak geçirdim. Eğer her şeye yeniden başlayacak olsaydım, belki şu veya bu hatadan kaçınırdım, ama hayatımın ana çizgisi hiç değişmeden kalırdı. Ben bir proleter devrimcisi, bir Marksist, diyalektik materyalist ve nihayet yolundan dönmez bir ateist olarak öleceğim. Şu anda, insanlığın komünist geleceğine olan inancım gençlik günlerimdekine oranla, daha az ateşli olması bir yana, çok daha keskindir.”
Yolundan dönmez bir ateist. İnançları içten içe kemiren kuşku virüsü onu hiç yoklamamış olmalı. Bu tür zafiyete tam bağışıklı bir bünye. “SÜRGÜN GÜNLÜĞÜ”nde sıradan bir olay gibi anlattığı şu anı bile belli ki onu hiç sarsmamış. O müthiş zekâ, olayı kavramakta acze düşmüş. Kader birliği yaptığı Lenin’in ölümünden çok sonraları “SÜRGÜN GÜNLÜĞÜ”nde şunları yazmış:
“Dün gece düşümde Lenin’i gördüm. Bir geminin üçüncü mevki kamarasındaydık. Lenin ranzada uzanmıştı, bense yanında duruyordum. Bana endişeli bir şekilde hastalığımı soruyordu. ‘Sende sinirsel bir zafiyet görüyorum, dinlenmelisin.’ Ben: ‘Bu tür zafiyetten her zaman ayağa kalkmışımdır; ama bu kez daha ciddi bir şey olmalı’ dedim. ‘O halde ciddi olarak (bu kelimeye vurgu yaptı) doktorlara görün (burada birkaç isim verdi). Ben de daha önce birçok doktora göründüğümü söyledim… O an Lenin’e baktığımda onun ölmüş olduğunu hatırladım birden. Bu düşünceyi hemen kafamdan uzaklaştırmaya çalıştım… 1926’da tedavi için Berlin’e yaptığım seyahati ona anlatmayı bitirdiğimde ‘Bu senin ölümünden sonraydı’ diye eklemek üzereydim; ama hemen kendimi tuttum ve ‘Bu, sen hastalandıktan sonraydı’ dedim.”
Sezgiler çığlık çığlığa, ancak zekanın demir kapıları kilitli…
-Troçki 1940 yılının 20 Ağustos günü işte bu masada katledildi. Katil Ramon Mercader, Katalan asıllı bir Stalin ajanıydı. Jackson takma adını kullanan katil GPU tarafından eğitildi. Ona en son şunu söylediler: “Sen Troçki’yi öldürmezsen biz senin anneni ve kardeşlerini öldürürüz!” Katili hedefe doğrudan yöneltmediler. Dolambaçlı, şeytani bir metot uygulandı. Bilirsiniz, bu işlerde zincirin en zayıf halkası tespit edilir önce. Bu da genellikle bir kadındır!
Jesus olayı bütün ayrıntılarıyla anlatmaya koyuldu. GPU, plan gereği, Jackson’a, önce Paris’te Enternasyonal’e katılan ve Amerikan vatandaşı Troçkist bir kadın olan Sylvia ile tanışması talimatını verir. Sylvia çirkin ve yalnız bir kadındır. Felsefe ve psikoloji tahsili yapmıştır; İngilizce dışında İspanyolca, Fransızca ve Rusça bilmektedir (tam Troçki’nin ihtiyaç duyduğu türden bir sekreter!). Kendisi ayrıca, Meksiko’ya sık sık kurye olarak giden Ruta Agelof’un da kız kardeşidir. Sylvia birden yakışıklı, sempatik bir adamın kendisiyle ilgilendiğini fark eder. Belçikalı bir diplomatın oğlu olduğunu söyleyen Jackson ticaretle uğraştığını belirtmekte, politikayla hiç ilgilenmez görünmektedir. Bol para harcamakta, seyahat etmekte, yaşamasını iyi bilen bir adam portresi çizmektedir. Sylvia New York’a döndükten sonra Jackson da Amerika’ya gider. Birlikte oldukları süre içinde Sylvia onu eğitmek, Troçkizm’e kazandırmak ister. Ama nafile!.. Politikaya ilgisini çekmek mümkün değildir. Bir süre sonra Jackson Sylvia’ya ticari işleri için Meksika’ya gideceğini söyler ve kendisine katılmasını teklif eder. Meksiko City’ye gittiğinde Sylvia‘nın ilk işi Troçki’yi ziyaret etmek olur. Daha sonra da Troçki’nin sekreterliğini yapmaya başlar. Jackson her seferinde arabasıyla onu Troçki’nin evine götürür, işini bitirmesini bekler, bu arada kapıdaki muhafızlarla sohbet ederek onların güvenini kazanır.
Jackson eve girmeye hiç teşebbüs etmez. Ancak, Troçki’nin konuğu olarak bulunan Alfred Rosmer ile bir keresinde kapıda tanışır. Rosmer ve eşi ‘Sylvia’nın kocası’ olan bu nazik adamın davetini kabul ederek şehirde bir akşam yemeğine çıkarlar. Daha sonra Rosmer hastalandığında onu arabasıyla hastaneye götüren, onlarla yakından ilgilenen de yine Jackson’dır.
-Jackson eve on iki kez girdi. Üç kez de Troçki ile görüştü; üçüncüsü onu öldürmek içindi. Her gelişinde Natalia’ya çiçek veya bir hediye getiriyordu. Son sıralarda, Sylvia’nın çabalarıyla politikaya ilgisi biraz artmış görünüyordu. Hatta o günlerde bir yazı bile yazmış ve görüşünü almak için onu Troçki’ye sunmuştu. Troçki yazıyı okumuş, bazı düzeltmeler yaparak Jackson’a geri vermişti.
20 Ağustos günü katil eve son kez geldiği zaman Troçki tavşanlarına yem veriyormuş. İçeri girerken ahbaplığını ilerlettiği kapıdaki nöbetçi ütünü aramamış. Halbuki üzerinde bir bıçak ve bir de dağcıların kullandığı buz çekici varmış ve bunları elindeki pardösü ile gizliyormuş. Troçki’nin yanına yaklaşmış, ona birkaç belge göstermek istediğini söylemiş. Troçki belgeleri eline almış. Bu sırada Natalia yanlarına gelmiş ve Jackson’ı çay içmeye davet etmiş. Böylece Troçki’nin çalışma odasına girmişler.
- Troçki masaya geçip şu hasır sandalyeye oturdu. Katil, elinde pardösüsüyle ayakta, Troçki’nin başucunda duruyordu. Troçki elindeki belgeyi okumaya başladı. İkinci sayfaya geçmişti ki, katil buz çekicini kavrayıp olanca gücüyle Troçki’nin kafasına indirdi. Çekiç kafatasının sol kısmına, kulak üstüne saplandı ve yedi santim kadar beynine girdi. Troçki bir çığlık atıp ayağa fırladı ve katiline saldırdı. Çığlığı duyan Natalia içeri girdi ve Troçki’yi kanlar içinde görünce bir kaza olduğunu sandı. Bu sırada muhafızlar da yetişmişlerdi; Jackson’un üzerine çullanıp ona öldürücü darbeler indirmeye başladılar. Natalia’nın kucağına yığılan Troçki’nin henüz bilinci yerindeydi. “Onu öldürmeyin, kimin gönderdiğini öğrenmek istiyorum’ diye inledi. Hemen bir ambulansla hastaneye götürüldü.
Doktorlar yaranın çok ağır olmadığını düşünmüşler önce. Saçlarını usturaya vurup ameliyata aldıklarında durum ortaya çıkmış. Orakla birlikte Devrim’in simgesi olan çekiç darbesinin öldürücü olduğu anlaşılmış. Stalin mesajını gerektiği gibi yerine ulaştırmış. Yapılan otopside normalden çok büyük bir beyni olduğu görülmüş. Cenazesi Meksika caddelerinden geçirilirken halk, şapkaları ellerinde, hayatını yoksullara adamış bu adamı selamlıyormuş.
Ölüm cezası olmayan Meksika’da katil en ağır ceza olan yirmi yıl hapse mahkûm edilmiş. Hapiste iyi bir davranış sergilemiş. Kültürlü bir adammış. Mahkûmlara elektrik dersleri vermiş, yabancı dil öğretmiş. Daha sonra cezasını çekip 1960 yılında, Pablo Neruda’nın yardımıyla bir Şili pasaportu edinmiş ve ülkeden çıkmış. Önce Küba’ya, sonra Prag’a, ardından da Moskova’ya gitmiş. Onu havaalanında Nikita Kruşçev karşılamış ve kendisine ulusal kahramanlık nişanı vermiş. Mercader 1978 yılında, altmış beş yaşındayken Moskova’da ölmüş.
Jesus bizi avlunun ortasına getirdi:
- İşte Troçki buraya gömülü. Mezarına o çok sevdiği kaktüslerden dikildi. Natalia da bu evde tek başına daha uzun yıllar yaşadı.
Mezarın başına dikdörtgen şeklinde büyük bir taş levha konulmuştu. Üzerine “LEON TROTSKY” yazısı, altına orak- çekiç kazınmıştı. Yanı başında yükselen bir direğe de kızıl bir bayrak çekilmişti. Birkaç tropik ağaç mezarı güneşin kızgın ışıklarından koruyordu. Avluda derin bir sessizlik ve huzur vardı. Bu hayat hikayesini anlamaya çalışıyordum. Heder olmuş bir hayat mıydı bu, yoksa anlam ve ders mi yüklüydü? Başucunda yükselen bu kızıl bayrak geçmiş bir döneme ait arkaik bir simge miydi? Yoksa geleceğe ışık tutan bir meşale mi?
Jesus ile Sohbet
Evin verandasında, gölgede oturup Jesus ile konuşmaya başlıyoruz. Baştan aşağı karalara bürünmüş bu garip adam Troçki hakkında öyle ayrıntılı bilgiler veriyor ki izlemekte zorlanıyoruz. Mercader’in babasının İspanya iç savaşına katılmış bir komünist olduğunu, aslında bu suikast için Mercader’i kışkırtan kişinin babasının sevgilisi olan Leonidas Alexandrovich Eitingol olduğunu anlatıyor.
Evin ilk sahibinin adı Antonio Trati imiş. Adamın bir cam fabrikası varmış. 1903 yılında arsayı satın almış. 1920’de evin inşası tamamlanmış. Bu ev Meksika Devrimi sırasında Carraza Ordusu’nun karargâhı olarak kullanılmış. Troçki 1937’de ressam Diego Rivera’nın, Başkan Cardenas’ı ikna edip vize sağlaması üzerine Meksika’ya gelebilmiş. Önce Rivera’nın evine konuk olmuş, sonra aralarında bazı anlaşmazlıklar çıkmış. Rivera Stalinci olmayı tercih etmiş. Troçki bu yüzden Rivera ile ilişkisini kesip bu evi kiralamış; ancak GPU’nun burayı satın alacağını duyunca 17400 pesoya hemen evi satın almış, epeyce de borçlanmış.
Başkan Cardenas Troçki’ye bir miktar para yardımı yapıyormuş; ancak asıl yardım Amerikan Troçkistlerinden, Party International’dan geliyormuş. Jesus’a verdiği bu ayrıntılı bilgiler için övgü dolu bir şeyler söyledik; ama o önemsemez bir tavırla, Troçki hakkında İspanyolcaya çevrilmiş bütün kitapları okuduğunu, hepsini ezbere bildiğini anlattı. Komünizme inanıp inanmadığını sorduğumuzda ağzından pek laf alamadık “Tarihte bir akım…” diye konuyu kapatmayı yeğledi nedense. Bu müzede çalışmaya başlamadan önce resim, daha çok da karikatür yaparmış. Karikatür dergilerinden aldığı siparişlerle zar zor geçinirmiş. Sonra burada göreve başlamış. Troçki’yi okudukça ona derin bir hayranlık beslemeye başlamış. Kendisini “Troçkinin en büyük hayranı” olarak betimliyor. Onun hayatını iyice öğrenince müzede rehberlik yapmaya başlamış. Dört yıldır bu görevi yapıyormuş. Ama Jesus Troçki’nin tersine koyu bir Katolik’miş de… “On emre uyarım. Onun uğruna her türlü yasaktan kaçınırım” diyor. Kutsal hafta olan Semana Santa boyunca İsa’nın sembolik olarak çarmıha gerilişini TV’den seyrederken dayanamaz, hüngür hüngür ağlarmış. Orada çarmıhı taşıyanların yerinde olmak ister, “Tanrım! Ben büyük bir günahkârım. Lütfen beni bağışla!” diye dua edermiş.
Dindarlığı yanında kendisini “Los Darks” diye tanımladığı bir Punk grubuna da dahil ediyor. Giysilerinin hem Rus Devrimi askerlerinin hem de punkçuların giydikleriyle ilişkisi olduğunu kabul ediyor. Siyahı tercih etmesinin nedeni ise onun ölümü temsil etmesiymiş.
“Her yol ölüme gider” diyor. “Kanımızda, tenimizde, kokladığımız havada, her yerde ölüm vardır. Ölüm bizim ikinci tenimiz gibidir.”
Ama ardından ekliyor: “Fakat insan kendi hayatının da mimarıdır.” Bunları anlatırken boynundaki iskelet kolyeyle oynuyor durmadan. Kılık kıyafetinin halkın tepkisini çektiğinden söz ediyor. Polislerin onu rahat bırakmadıklarından, her köşe başında durdurup üstünü başını aradıklarından yakınıyor. İnsanların genelde kötü olduklarından, kendisini düşman bakışlarla süzdüklerinden şikâyet ediyor. Bu yüzden o da hayvanlara pek düşkünmüş. Troçki gibi.
- Sokakta beni gören bir köpek bile kuyruğunu biraz kaldırıp beni selamlar; ama insanlar sanki beni görmüyorlarmış gibi geçer giderler yanımdan.
Siyah bir kedisi var kucağında. Bunlar anlatırken bir yandan da onu okşuyor. Kedisinin adı Jackson’mış. Troçki’nin katilinin takma adı yani… Annesi sekiz yıl önce öldüğünden beri kendini ölüm fikrine iyice alıştırmış. “O Meksikalılara hiç benzemezdi” diyor. “Beyaz tenliydi, iri gözleri vardı. Kanında İskoç kanı varmış çünkü.”
Annesi onun her şeyiymiş. Babası daha önce ölmüş. Annesini kaybedince kendini iyice yalnız hissetmiş. Onu annesi ilk kez sekiz yaşındayken Troçki ile tanıştırmış; yani bu eve getirmiş.
Kadınlarla yıldızı hiç barışmamış. “Onlar görüntüye önem veren maddeci yaratıklardır” diyor. Bir iki kez kız arkadaşı olmuşsa da yolları hiç uyuşmamış. Müzeyi en çok ziyaret edenler Amerikalılar, Arjantinliler, Almanlar, Fransızlar, Katalanlar ve Ruslarmış sırasıyla.
Avludaki tel kafes içindeki tavşanlara yem vermeyi çok seviyormuş bir de. “Bu tavşanlar Troçki’nin tavşanlarının torunları” diyor gülümseyerek. Onlarla ilgilenirken kendini Troçki’nin yanında gibi hissediyormuş. Avludaki ağaçlar ve çiçeklerin çoğu daha sonra dikilmiş. Troçki zamanında sadece zapote, capulin ve pino (çam) ağaçları varmış. Bir de mor renkli lirios çiçekleri…
1999 - Rodos
Sedat Erden
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.