ne kimse yanar bana içimdeki ateşten başka

ne kimse çalar kapımı sabah yelinden başka

kırk yılda bir geleceksin de aşka

arayıp diyeceksin ki merhaba

böyle bir sevmek ne Allah’a yakışır ne de kula

 

 

  Saat 23.30…

  Ay, kızıl bir sini gibi tepemde. Deniz adayı dolaşmaktan bitkin düşmüş ayaklarıma masaj yapıyor adeta.

  Yakamoz tam önümde... Elimi uzatsam tutacağım.

  Rüzgâr usulca türküsünü söylüyor suyun kulağına.

  Kıskandım.

  Ne bundan sonra olacak, ne de geçmişte oldu, kulağına o şehir içi gemide birkaç şiir okumamdan başka… Oysa böyle bir gerçeğe Kerem gibi dişlerimi değil, ömrümü de verirdim isteseydin.

  Şimdi de birlikte olduğumuz yerdeyim, ama sensiz. Ağaçlar arkamdan eşlik ediyor rüzgârın türküsüne. Elimde buz gibi bir bira var… Yudum yudum içiyorum.

  İçimden bir şarkı söylüyorum sana:

 

            öyle ağırım ki kendime sen benden gittin gideli

            terim küs olmuş tenime sen benden gittin gideli

 

            bir derdim var idi bin oldu aktı gözüm yaşı sel oldu

            yaz baharım döndü kış oldu sen benden gittin gideli

 

            öyle bıkmışım ki kendimden kuruyup düştüm dalımdan

            sanki ruhum çıktı canımdan sen benden gittin gideli.

                                                                  (mazlum çimen)

 

  Üstat, Sivas Katliamı’nda yakılanların içinde olan babasına yazmış. Dillerde bir aşk türküsü gibi…

  Rüzgâr sustu. Ağaçlar sustu. Şaşırdım. Yakamoz şöyle bir titredi. Su ayaklarımı okşamayı bıraktı. Ürperdim ve içimden, ‘Bunların nedeni ne?’ diyecektim ki kendime, genç bir kızın sesini duydum. Rahat bir nefes aldım. Genç bir kız dedim, çünkü kendimce çaktırmadan dönüp bakmıştım sesten yana. Benden on adım kadar uzaklıkta ve ağaçların arasındaki bir oturaktaydı. Yanında da genç bir erkek vardı. Yüzlerini seçemedim ikisinin. Önemli de değildi.

  Sesi çok ama çok güzeldi.

  Onlar boşuna susmamışlardı.

  Kız tam yedi defa ‘Yakamoz’ şarkısını söyledi. Öyle içten, öyle etkili…

  Su, ayaklarıma masaj yapmayı sürdürdü, kıza eşlik etti usulca. Rüzgâr da, ağaçlar da ona eşlik etmeye başladı sanki.

  Müthiş bir senfoni orkestrası oluştu desem abarttığımı düşünme derim.

  Yakamozu görmeliydin öyle bir kasılıyordu ki… nasıl anlatsam.

  Ben de yumdum gözlerimi, seni düşündüm o kıza eşlik ettim içimden. Şarkıyı da öğrendim.

  Dil kuşlarımla söyler miyim sana da, bilemiyorum.

 

                        yağmur yağar ıslanırsın vay aman

                        güneş doğar kaybolursun vay aman

                        ay ışığı der durursun vay aman

                        yakamozsun sen

 

                        sessiz sessiz ağlar gibisin vay aman

                        zaman geldi gidecek misin vay aman

                        bırak ay gitsin sen kal bu gece vay aman

                        umudumsun sen.

                                                           (ahmet kaya)

 

 

  Yedinciden sonra kız susmuştu.

  Rüzgâr, ağaçlar, deniz de sustu.

  Benimle birlikte onlara kulak verdiler,  göz çevirdiler.

  Kız, yanındaki gencin boynuna sarıldı ve öptü.

  Ya beni görüyorlardı ya da aldırmıyorlardı bana.

  Sonra kıyıya sokuldular. Yan yana durdular.

  Sağımda ve yakınımdaydılar. Gördüm. Uzunca bir tahtanın üstüne yan yana dizilmiş yirmiden fazla yaş günü pastası mumu denize bıraktılar. Tahta ışıl ışıl mumlarla yakamoza kavuşurken kız bir çocuk gibi zıplayarak ‘İyi ki doğdun aşkım, iyi ki doğdun!’ diyordu.

  Gittiler sonunda.

  Ben, yakamoz, Ay, rüzgâr ve deniz kaldık orada.

  Öteki biraları da açıp içtim. Gözlerimi yakamoza diktim.

  Rüzgârı ve ağaçları dinledim.

  Öte yandan da o gençleri ve yaptıklarını düşündüm.

  İçim sevinçle doldu.

  Sonunda Güneş sobeledi beni.

  Ay gitti. Yakamoz da. Rüzgâr da…

  Dubaya yüzdüm. Onların mum tahtasını gördüm. Aldım. Tam 23 tane ince uzun çivi altından çakılmış, mumlar da bunlara monte edilmişti.

  Kıyıya getirdim. Senin için özgün bir yaş günü kutlamaya karar verdim. Marketten on kadar beyaz orta boy mum aldım. Renkli küçük pasta mumları kalmamış çünkü. Bir kenarında marketin 35 parçaya ayırdım mumları. Yanmaz jelatinden de 35 küçük kayık yaptım. Mumları içlerine devrilmeyecek biçimde yerleştirdim. Sonra da büyükçe karton bir kutuya koydum.

  Marketçiye teslim ettim.

  Biralarla birlikte saat 23.00’te alacağımı söyledim.

  O saat bir türlü gelmek bilmedi.

  Sonunda beklediğim an geldi. Biralarla birlikte bir kutu kibrit de aldım ve senin için hazırladığım şeyleri kıyıya getirdim.

  Denizin suyu bir başka durgunlaştı.

  Rüzgâr nefesini tuttu adeta. Ay, daha da ışık saçtı. Yakamoz da bir güzel oldu ki sorma.

  Bana yardımcı oluyorlardı sanki.

  Soyundum.

  Kutuyu götürebildiğim yere kadar elimde taşıdım. Sonra tek elle yüzerek, öteki elimdeki kutuyu da yukarıda tutarak dubaya götürdüm. Öyle kolay olmadı bu dediğim. Çok zorlandım. Sonunda başardım. Kutuyu dubaya çıkardım. İçindekiler ıslanmamıştı.

  Sevindim.

  Önceden koyduğum kibrit kutusunu, sonra da küçük kayıkları bir bir çıkardım. Dubaya yüzükoyun uzandım. Mumları yaktığım kibrit çöpleriyle tutuşturup denize bıraktım peş peşe. Rüzgâr, leğendeki suda kâğıt kayıklarını hareket ettirmek için yavaşça üfüren çocuklar gibiydi. Küçük kayıklar yan yana ilerledikçe gördüm yakamozun onlara yol gösterdiğini.

  Mutlu oldum...

  ‘İyi ki doğdun…’ dedim yüzlerce kez adını söyleyerek.

  Mumlu kayıklarım, kendilerine Fareli Köyün Kavalcısı olan yakamozun ardından giderlerken ben tam 35 kez yukarıdaki iki şarkıyı söyledim senin için.

  Söyler misin yeryüzünde kim sevebilir bir çoban* aşkıyla ölümüne seni, benden başka?

  Ve sen başka kimin soluduğu hava olabilirsin?

 

*  Alphonse Daudet(1840-1897) tarafından yazılan ‘Değirmenimden Mektuplar’daki  ‘Yıldızlar (Bir Provençal Çobanın Hikâyesi)’ adlı hikâyedeki çoban.

Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)