15 Eylül 2026
Son Dakika

Padişah olma sanatı / Salah Birsel

Unutulmaz denemecimiz Salah Birsel ünlü kitabı Paf ve Puf'da, Namık Kemal ve dönemindeki şair ve yazarların siyasetle içli dışlı olarak içkiyle bulanmış yaşamlarının içinde gezerek müthiş bir sonuca çıkıyor: Bu da bizi şu noktaya getirir ki, kral olmanın, padişah olmanın da bir sanatı vardır. Ve de bu sanat, hiç mi hiç, halkın yararına değildir.

Padişah olma sanatı / Salah Birsel

1896 yılında ozan Adanalı Ziya'nın ölüm haberi Afyon'dan İstanbul'a konunca, başta Müstecabizade İsmet olmak üzere, birçok ozanlar, incelik gökyüzünün ışığını yitirmiş olmasına eyvahı basar.

Ne var, ozanın ölümü bir söylentiden başka bir şey değildir. Adanalı, bu yersiz yakıştırmadan sonra daha 36 yıl yaşayacak, boğazından aşağı kâselerle rakı ve şarap akıtacaktır.

Adana'lı, eskilerin deyişiyle, şârib-ülleyli ve-nnehâr'dır. Gece gündüz içki üstüne iş tutar, Ayakta duramıyacak kadar kafası kirişlendi de sokaklara düştü mü, mahalle çocukları ardına takılır. Paralarını kundurasının içine sakladığını bil diklerinden de yere düşürüp onları aşırırlar.

Ozan, İstanbul sokaklarında da sık sık don-gömlek kalmıştır. Onun meyhaneden gök - kandil çıktığını gören bıçkınlar, üstünde ne var ne yoksa alıp kaçarlar. Nedir, XIX. yüzyıl ozanlarının çoğu harâbâtidir. Çarmakçur edip yıkılacak yer aramayı hüner bellerler. Evini meyhane haline getiren Hersekli Ârif Hikmet, Şairi Yegâne Âli, İsmailpaşazade Hakkı, Hafız Müşfik, Andelip adıyla ün yapan Mehmet Esat, Deli Celâl, Üsküdar'lı Talat, Üsküdar'lı Safi, Zaptiye Dairesinin sofasında esselâ okuyan Osman Nevres, konuşur gibi şiir yazan Ali Ruhi kanlarını içkiyle beslemişlerdir.

Hele Osman Nevres bütün parasını içkiye yatırır. On bin kuruş aylık aldığı zamanlar bile yokluktan kurtulamamıştır. Zaten aylığını alıp eve gidinceye değin, yarısını yolda çaldırır, Kimi zaman da aylığını alır almaz sarrafa koşar. İki lirasını bakır olarak bozdurur. Bir torba dolusu bozukluğu gördüğü vakit de yüzünün avlusu genişler. Edebiyat Kumkuması adlı kitabın yazarı Zeynelâbidin Reşit onu bize şöyle anlatır:

“Cebine doldurduğu bozuklukların kimisi deliklerden eteklere doğru yürür. Liraları da o ceplere koymuştur. Ama Beyazıt'ta Balmumcular'a vardığında cebin biri sizlere ömür. Yağmur da bardaktan boşanırcasına yağıyor. Altınlar ve bakırlar çamurlara dökülür. Gözden sürmeyi çalan hinoğluhinler çevresini alırlar. Nevres dona kalır:

— Siz de alın, bana da verin, kardeş payı yapalım! diye bağırır. Dükkâncılar yağmacıları dağıtarak ne bulurlarsa toplayıp onun cebine tıkarlar.”

Şu var ki içki Osman Nevres'in kendini aşırı derecede beğenmesine engel olmaz. Kendi şiirlerini, her zaman başkalarınkinden üstün tutar. Bununla da yetinmez, kendi yanında bir ozan övüldü mü, ondan kendinin aşağılanmak istendiği anlamını çıkarır. Nevres kimsenin şiirini de okumaz. Yalnız Fuzuli bunlardan ayrı tutulur. Eğilirse onun şiiri önünde eğilir.

O çağın burnu havada ozanlarından biri de yergilerinden ötürü Nef'ii Zaman diye anılan İsmailpaşazade Hakkı'dır. Hakkı kendi şiirlerini hep Nef'i'ninkilerle karşılaştırır. Sonra da şöyle der:

— Bu ikilikte Nef'i'yi de geçtim.

İşin güzelliği, çağdaşları bu iki ozanı pehpehlemeye büyük bir önem verir. Hele “Deli Hakkı” diye de anılan İsmailpaşazade'yi yağlayıp ballayanların sayısı pek kabarıktır. Yenişehirli Avni onun için şunu yumurtlar.

— Gerçi eskiden Nef'i gelmişti ama bundan böyle üstad Hakkı gibi biri gelmez.

Ama Osman Nevres'e olsun, Deli Hakkı'ya olsun asıl değer gösteren Ziya Paşa'dır. Harâbât adlı güldestesine, hiç değilse güldestenin birinci cildine Namık Kemal'i almamıştır ama onları almıştır.

Nevres'e daha başka bir şey de yapmıştır. 1873 yılında Yusuf Kâmil Paşa onun divanını 'bastırtırken Ziya Paşa basım işlerini üstüne almış ve kitaba bir beğence döktürmüştür. Hem de beğencede Nevres'in üç dilde kılıç üşüren usta bir ozan olduğunu belirttikten başka “Dünyadaki erdemli kişilerin en yücesi de odur” demekten de çekinmemiştir.

Namık Kemal 1874 sonbaharında Magosa'da sıtma nöbetleri ile boğuşurken Harâbât -önce üç cildin birincisi yayınlanmıştır- kendisini geleneğiyle küplere bindirir. Çünkü güldestede Ziya Paşa'nın Sultan Aziz'le öteki devlet büyükleri için yazdığı kasideler 'de yer almıştır. Üstüne üstlük eski tür şiirde ün yapmış ne kadar ozan varsa, topu da kitaba tıkıştırılmıştır.

Magosa Tutsağı, edebiyat tarihçilerinden Faik Reşat'a yazdığı bir mektupta Ziya Paşa'yı Saray'a yaranmak istemekle suçlar. O da güldesteye iyisinden içerlemiştir. Ziya Paşa'yı çok beğendiği halde, onun da Deli Hakkı gibi sıradan bir ozan olduğuna varır.

Namık Kemal sağa, sola gönderdiği mektuplarla karnının şişini biraz indirirse de Tahrib-i Harâbât'ı yazmadan rahat edemiyeceğini anlar.

Kitapta Ziya Paşa'nın Saray şakşakcılığını açıkça yüzüne vurmaktan geri kalmamıştır, En çok da Nevres'e saldırır:

Nevres okunur belâ mıdır hiç
Şairliğe aşina mıdır hiç

Şu kadarcık var ki, Namık Kemal'in ona yüklenmesinin bir nedeni de Nevres'in divanında kendisi için “Zevkli insana Namık Kemal'in tumturaklı kalemi ne verir?” yollu dizeler bulunmasıdır.

Yalnız Harâbât 1874 yılında yayınlandığına göre Yurt Ozanı o vakitler 34 yaşındadır. Gün ışığına çıkmış şiirlerinin tümü de 15-20 kadardır, Üstelik şiir alanında tin yapmak gibi bir düşüncesi de yoktur.

Sonradan Ziya Paşa kendini bu noktadan savunur:

— Ben kitabıma görebildiklerimi aldım, Siyasa alanında arkadaşım olan Kemal Bey'in şiirlerini de görmüş olsaydım, ya da kendisi göndermiş olsaydı, onları da memnunlukla alırdım. Kemal Bey ile Avrupa'da uzun bir süre birlikte bulunduk. Kendi şiiri olarak bana hiçbir şey göstermedi.

Ne var, Namık Kemal de Terciibent ozanının daha önceleri bir dörtlüğünü çok sevmiş olduğunu, bunu Londra'da çıkardığı Hürriyet gazetesine bastığını öne sürecektir. Doğrudur bu, gelgelelim Ziya Paşa o dörtlüğü beğendiğinden değil can düşmanı bellediği Âli Paşa'yı yerin dibine geçirdiğinden yayınlamıştır.

Ama şiir de mangalda kül bırakmayacak türdendir:

Âli bu devleti sana muhtaç gösterip
İkbâl-ü mesnedinde bakadan ümidi kes
Bilmem nedir lüzumu vücud-i habisinin
Dünyayı boynuzun mu tutar hey öküz teres

Uzun lâfın kısası, Ziya Paşa Tahrib-i Harâbât'a bir göz atar atmaz şöyle demek yolunu bulacaktır:

— Benim kalemim düşmanlarımın, onun kalemi dostlarının üzerinedir.

Gelin görün ki, Magosa Tutsağı, Ziya Paşa'yı, Hakkı ile Nevres “mecnunlarını” güldesteye almakla suçlarken kendisi de ozan Eşref Paşa'nın -kendisine Namık takma adını yakıştıran bu kişioğludur- güldesteye alınmamış olmasına hayıf gösterir. Oysa Eşref Paşa:

Oldu üstadı maarif bütün evlâdı vatan
Cühelâ kalmadı şimdi ulemadan gayri

gibi geçerli dizeler yazmış biri olsa da, ozanlığının Nevres ve Deli Hakkı'dan ileri geçtiği söylenemez.

Görüyorsunuz, edebiyat alanında değerlendirme söz konusu oldu mu duygusallıktan kurtulmaya pek olanak yoktur. Ondan yakınanlar, kendilerinin de duygusallığı kapı dışarı etmek zorunda olduğunu düşünmezler. Bir iki tanesini hesaba katmıyacak olursak, Cumhuriyet'ten bu yana düzenlenmiş edebiyat tarihlerinin, güldestelerin kahve köşelerinden apartılmış yargılar, dostluklara kucak açan yer domatesi düşüncelerle dolu olduğunu söyleyebiliriz. Ama bre gidiler, deyip geçmeyelim. Us kulağını açık tutmak öyle her babayiğidin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Çavdar kafalılardan, cin düşüncelilere, bilgelere değin, hemen hemen herkes duygularının tutsağıdır. Edebiyat alanında olduğu kadar öteki alanlarda da şaşmaz bu. Duygusallık insanoğlunun en önde yürüyen bir içgüdüsüdür.

Ziya Paşa ile Namık Kemal'den açtığımıza g göre yine onların dürümünü sürdürmek doğru olur. Ama bu kez siyasa alanındaki bağdaşlarını izleyelim. Böylece o alanlarda da işlerin öyle pek us kutusuna göre ayarlanmadığını saptamaya çalışalım.

30 Mayıs 1876, cumartesi değil, pazar değil, pazartesi değil, salı günündeyiz, Sultan Aziz'in defteri dürülüp de V. Murat tahta oturtulunca Ziya Paşa'nın Mabeyin Başyazmanlığına getirtilmesi karar altına alınır. Haber, gazetelerde bile boy gösterir. Nedir, bu göreve, ertesi gün eski ticaret bakanlarından Sadullah Bey (Sadullah Paşa) atanır.

Şimdi yine sıkı durun, çünkü aynı iş Namık Kemal'in de başına gelecektir. Ama bir süre daha beklememiz, V. Murat'ın yerine ll. Abdülhamit'in yerleştirildiğine tanık olmamız gerekir.  

Evet, işte Namık Kemal'in adı da başyazmanlık adayları arasında. İşte Abdülhamit de bu göreve, eniştesinin -Mahmut Celâlettin Paşasalık verdiği Ticaret ve Tarım Kurulu üyesi Sait Beyi “sonradan dokuz kez sadrazam olacaktır- uygun görür.

Yurt ve Özgürlük Ozanımız dururken bir başkasının yeğlenmesi elbet Kızıl Sultanın da bir iş yaparken usunu bir karış yukarda tuttuğunu gösterir. Ama Ziya Paşa konusunda, kevenli kevenli duyguların kapısını çalan -hadi Sadrazam Rüştü Paşa'yı bir yana bırakalım- Mithat Paşa'nın ta kendisidir.

İkisinin de ona güveni yoktur.

Halledilen Padişahın yakını iken Ziya Paşa'nın Âli ve Fuat Paşalar karşısındaki tutumu doğurmuştur bu işkili. Hele eski sadrazam Mahmut Nedim Paşa'ya bağlılığı işe bulaşık suyu sıvamıştır.

O iş başka, bu iş başka, deyeceksiniz ama kime anlatırsınız?

Sultan Aziz'i tahttan indirenler arasında ön sırayı tutan Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ile Serasker Hüseyin Avni Paşa zorba yönetimini ortadan kaldırmayı değil, onu ele geçirmeyi tasarlamaktadırlar. Bu, daha ilk günden çıkar meydana. Mithat Paşa'nın Meşrutiyet yönetimi ve bakanların sorumluluğu ile ilgili olarak düzenlediği söylevi, sayın Sadrazam daha hal işinden 24 saat geçmeden değiştirmeye kalkışmıştır. Hal işinde payı bulunan, dahası, Müşir Redif Paşa aracılığı ile Serasker Paşa'yı da bu düşünceye çeken Süleyman Paşa bunu görünce balon kesilir.

Hüseyin Avni Paşa onu uyutmak için elinden geleni ardına koymayacaktır:

— Bu herif sözünde direniyor. Yabancılar karşısında, aramızda uyuşmazlık olduğu görülmesin diye ses çıkarmıyorum. Hele biraz sabredin.

Mithat Paşa'nın, sonradan “Şipka Kahramanı” diye anılacak Süleyman Paşa'ya karşılığı ise bundan pek başkası değildir:

 

— Bu iki anlaşmış zorba yönetimcisine karşı ne yapayım? Üçümüz birbirimizin sözüne uymaya söz vermiştik.

Şu var ki, daha ilerdeki günlerde bu uyma işi tek yanlı olarak sürdürülecektir. Bir toplantıda Mithat Paşa ilk işin, Meşrutiyet yönetimini kabul etmek olduğunu ortaya attığı vakit, toplantıya başkanlık eden Sultan Murat bunu sevinç bakışlarıyla karşılarsa da Serasker Paşa arabanın tekerine taş koyar:

— Osmanlı Devletini, bu zamanda, karşı karşıya bulunduğu tehlikelerden kurtarmak için, toplantılara, tartışmalara değil, etkin eylemlere, tez girişimlere gerek vardır.

Bab-ı Fetva'da -Şeyhülislam Dairesinde yapılan bir başka toplantıda ise bu kez Sadrazam Paşa öne çıkar:

— Yurttaşlar Meşrutiyet yönetimine alışmış değildir. Hem halkın özgürlüğü denilen şeyde de çeşitli dokuncalar vardır.

Redif Paşa, Süleyman Paşa'ya, askerlikten söz açılmadıkça, söze karışmamasını tembih geçtiği halde, o dayanamaz:

— Paşa Hazretleri, sultanlık bugünkü zorbalığı korumak için değiştirilmedi. Herkes ulusun geleceğini sağlamak için bu özveriyi üstlendi. Bu işi yapanların ne tahttan indirilmiş sultana kişisel bir kızgınlığı, ne de şimdikine özel bir yakınlığı vardır, Konuşmaları, bu düşünceleri göz önünde tutarak sürdürünüz,

Nedir, herkesi, başta da Sadrazamı us yoluna çağıran bu sözler hiç verimli olmamış, üstelik Süleyman Paşa'nın Bosna - Hersek komutanlığına atanarak İstanbul'dan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır, “Mithat Paşa'nın bu uzaklaştırma işine ses çıkarmaması ve belki de Sadrazam'a arka çıkması büyük bir aymazlıktır.” der Süleyman Nazif.

Doğrusu, aymazlıktan da öte bir şeydir bu. Bir süre sonra düzenlenen Kanunu Esasi'nin, Padişaha, uyruklarından istediğini, istediği vakit memleketten sürme hakkını tanıyan 113. maddesi bunu daha açık ve seçik bir biçimde ortaya koyar. Gerçi Bakanlar Kurulunda Mithat Paşa'yı destekleyecek kimse yoktur o sıralarda ana, O:

— Ne yapalım, şimdilik Kanunu Esasi bizde bu kadar olabiliyor. Başyazman olacak hınzır, böyle bir çivi sokmuş. Zaman gelir değiştirilir, demeyi sevecektir.

Bir söylentiye göre -bunu bize yine Süleyman Nazif aktarır. Ziya Paşa bu maddenin evetlendiğini duyunca doğru Mithat Paşa'ya koşar. Ona niçin karşı çıkmadığını sorar. Mithat Paşa'nın açıklaması şudur:

— Padişah çok üsteledi. Karşı çıksaydım, Kanunu Esasinin ilanını geciktirecektim. Amaç bütün bütüne verimsizliğe uğrayacaktı.

Ziya Paşa:

— Anlıyorum. İstemediğiniz adamları gerektiğinde İstanbul'dan sürmek için siz de o maddeyi onaylamış olacaksınız. Ama şunu unutmayın ki, bu madde ilkin size uygulanacaktır.

Kanunu Esasiyi izleyen aylarda Namık Kemal ile Ziya Paşa'nın da Süleyman Paşa gibi İstanbul'dan uzaklaştırılması söylentinin doğruluğunu tanıtlar mı, tanıtlamaz mı? Gerçeği şu ki, 113. maddenin asıl kurbanı Mithat Paşa olur.

Bunun başka türlü sonuç vermesi de beklenmemelidir.

Tarih kitaplarında zorbaların kendi gönülleriyle baskılardan vazgeçtiğini okuyamazsınız,

Hoş, krallara, padişahlara kulluk edecek insanlar da hiç eksik olmamıştır.

Fransız İhtilâlinin ilk günlerinde Tuileries Bahçesine koşan o bizim Restif de la Bretonne şöyle bağırır:

— Ey krallar, kullarınız olmasaydı, ne olurdunuz?

Burada şu da sorulmalıdır;

— Krallar olmasaydı, padişahlar olmasaydı, kullar ne olurdu?

Krallar zorbalıklarını severse, kullar da ezilmişliklerini sever. Restif de la Bretonne, birkaç yıl daha beklemeyi göze alsaydı, Napoldon kendisine şunları söyleyebilirdi:

— Krallar erkleri, erk koltuklarını severler, Ama bir sanatçı gibi severler. Bir musikici kemanını nasıl severse, onlar da onu öyle severler, Ondan sesler, uyumlar çıkarmak isterler.

Bu sözlere şu da eklenebilir:

— Yalnız bu seslerin zindan çığlıkları, zincir şıkırtıları ok ması gereklidir.

İlk Çember yazarı Aleksander Soljenitsin'in demesi de budur:

— İyi düzenlenmiş bir zidan örgütü kurmadan, devlet var olamaz.

Bu da bizi şu noktaya getirir ki, kral olmanın, padişah olmanın da bir sanatı vardır.

Ve de bu sanat, hiç mi hiç, halkın yararına değildir.

Salah Birsel
(Paf ve Puf, Denemeler, Ada Yayınları, İstanbul 1981. S.87-95)


Gercekedebiyat.com

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler