Romanda intihara kaçış ve Oya Baydar
Bir edebiyatçı olarak anı-roman türünde yarattığı karakterleriyle değil, ama 60-70 yıllık ideolojik inançlarına bağlı hayal kırıklıklarıyla bitmiş, intihar etmiş, adeta cesede dönüşmüş bir sosyalist kişilik olarak Oya Baydar, deneyimi, birikimi ve fikirleriyle tartışmayı hak eden önemli bir figür.
Ne dramatiktir ki Oya Baydar, yaşamına damgasını vuran ideolojik ve siyasal kişiliği bir cesede dönüştükçe, bunu edebiyat üzerinden estetize ederek, sözde sosyalizme bağlılığını belirtse de gerçekte sosyalizm olmayan yeni bir ideolojiye, yeni bir yaşam anlayışı ve kişiliğe bağlayarak hâlâ yaşadığını göstermeye çalışıyor. Yaşamak buysa eğer! Kuşkusuz, herkesin biyolojik olarak yaşama hakkını sonuna kadar savunuyoruz, ancak bizim sorunumuz kimin nasıl yaşadığıdır. Konumuz açısından Baydar, özellikle edebi çalışmalarına yansıttığı entelektüel birikimi ve zengin malzemelerle çok ilginç ve heybesi dolu bir kişilik. Özellikle 60'lardan 90'lara son otuz yılda Sovyetlerin sosyalizmden tamamen uzaklaştığı, bürokratik baskıcı bir yapıya dönüştüğü açıkça görüldüğü halde, bu konudaki bütün eleştiri ve uyarılara kulak tıkamasına ve kibirlice bütün bunları reddetmesine karşın, hiç yazmasaydı, sussaydı belki de daha mı iyi olurdu, yani daha onurlu bir kişilik mi sergilerdi acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Ama mızrak o kadar büyük ki, onu sığdıracak bir çuval da bulunamıyor! Çünkü o ve kimi fikir ortakları, sözde estetik ve söylem manevralarıyla başka bir düzleme sıçrayarak, tarihsel sorumluluktan kaçmayı seçiyor. Onun kişiliği ve yazın eylemi, hem sosyalist teori/ideoloji ve siyaset açısından, hem de siyasal yaşamını, hayal kırıklıkları ve pişmanlıklarını “edebiyat/roman estetiği” biçiminde maskeleme yöntemi ve üslubu açısından, ne kadar usta bir edebiyatçı olursa olsun, derin, etraflı ve ciddi bir sorgulanmaya muhtaçtır. 68'ler ve 70'lerde, Sovyetlerin 1968 Çekoslovak işgalini savunan Sovyetçi Behice Boran ve Sadun Aren'le aynı safta yer alan Oya Baydar, 12 Eylül darbesinden sonra yurt dışına çıktı ve Sovyetler Birliği'ne (Sovyet Bloku'na) sığındı. Doğu Bloku çökünce bütün eski TKP'liler ile birlikte büyük hayal kırıklığı ve pişmanlıklar içinde yurda döndü. O günden bugüne yazdığı romanların bütün içeriği, teması, hikayesi, iletisi, kısacası ana ekseni ya da ana izlekleri, yaşadığı hayal kırıklığı ve pişmanlıkların ve dönekliklerin pişkince estetize edilmiş anlatımına dayanır. “Pişkince” diyorum, çünkü bu pişmanlık ve hayal kırıklıklarının ancak daha sıradan sempatizanlar için geçerli, kabul edilebilir bir anlamı olabilir. Oysa son derece ileri entelektüel, gelişmiş ve sorumlu bir sosyalist için bir hayal kırıklığından söz etmek biraz komik olur. Olsa olsa bu, fikren sorumlu olduğu ve önderlik ettiği sıradan ve daha geri insanları kandırmak olabilir. Kısacası roman estetiği biçiminde topluma sunuluyorsa bu, insanlarda bir güzellik duygusu değil, bir sahtelik duygusu yaratır ancak. Çünkü, sanatta ve edebiyatta güzellik duygusunun gerisinde derin bir içtenlik, saflık, vicdani temizlik yatar. Yani buradaki roman biçimindeki estetik, gerçekte samimi olmayan, vicdani arılığı yansıtmayan bir sahteliği örtmeye hizmet etmektedir. Yazar, Türkiye gerçekliğine ayağını basıp, yüreğini bu toprağa dayayıp, ülkenin ve Türk halkının yürek atışını dinleyip, daha önce savunduğu proje ve modellerin, medem yenilgi var, dürüstçe bir özeleştirisini yapmalıydı. Bunu yapaken daha önce uzak ya da karşı durduğu, daha ileri, daha gerçekçi bir sosyalizm projesine varabilirdi. Ya da onları dikkate alan daha geniş bir perspektiften dünyaya bakabilirdi. Daha doğrusu madem Sovyet modeli yıkıldı, Türkiye gerçekliğine uygun bir sosyalizm modelini düşünmek ve araştırmak en mantıklı yol değil miydi? Kesin bir belirleme olmasa da bir perspektif olarak roman estetiğine içerik olarak bunu bir biçimde yansıtabilirdi. Bütün bunları yapmadı Oya Baydar, olanca Batıcı, ama ufuksuz entelektüel kibiriyle Batı'da egemen olan, sosyalizm idealini yükseltme umudu sıfır ve bireyi tanrılaştıran çürüme kültürünün bir uzantısı, emperyalizmin sol maskeli yeni imalatı liberal sosyalizmi benimsedi. Başka deyişle sanata sığınıyorum derken çürüme kültürünün kokuşmuş, çöplük çukuruna sığınıyor. Onun roman kurgularının ve anlatılarının özüne baktığımızda Sovyet Sosyalizminin çöküşüne karşı tek seçenek olarak, sosyalizmin ve ona giden yolun devrimci niteliklerine sarılmak, onları yükseltmek yok. Aksine tek seçenek olarak, Batı'da yükselen liberal demokrasi ve onun bir bileşeni olan liberal sosyalizm var. Yani emperyalist sistemin onayladığı bir sosyalizm. Ona ve aynı konumdaki sosyalizm döneklerine göre, Batı merkezli neoliberal demokrasi, insanlığın özgürleşmesinde ulaştığı en ileri noktadır! 1968 Çekoslovak işgalini sosyalizmin bir gereği olarak olumlayan ve ulusların bağımsızlık ilkesine körleşmiş, dönemin Oya Baydar gibi Sovyetçi en ileri ve birikimli entelektüellerin tavrı daha sonraki süreçlerdeki tavırlarını belirleyen bir kırılma noktasıdır. Geniş bir 68'li yurtsever kesimin ve en başta M Ali Aybar'ın uyarılarına karşın düğmeyi yanlış iliklemede ısrar eden bu ilk adımlar yetmedi onların uyanması için. 1979'da Afganistan işgaliyle de uyanmadılar ve en son Sovyetlerin çöküşüyle bir zahmet “uyandılar!”; ama bu kez akılları -başka türlü- başlarına geldi (!). Mi acaba? Bu, iş işten geçtikten sonraki bir ahmak uyanması değil miydi? Ordu geçti bir kez, borazan çalmanın anlamı kalmış mıydı? Kalmadı da, bütün 60'lar, 70'ler ve 80'ler boyunca Türk solunun, genç sosyalizm ve devrim adaylarının bilincine, yüreğine ekilenlerin, bu büyük yanılgı paketlerinin, sakat düşüncelerin, çürük tohumların hesabını kim ödeyecek? Bu işin en kolay ve zahmetsiz yolu hiç olmazsa derin bir özeleştiri iken, bu bile yapılmıyorsa ne denebilir?!. *** Postmodernizmin bir alt ögesi haline gelmiş yapısalcılığı bir matah sayan ve edebiyatı-romanı, yazarın ideolojik, siyasal ve ruhsal dünyasından kopartarak incelemeye kalkan günümüzde hayli yaygın eleştirmen ve edebiyatçılarına göre Oya Baydar, usta bir edebiyatçı oluyor. Üstelik, Doğu Bloku'nun yıkılmasıyla “paradigmasını değiştirmesi” doğaldır, çünkü “savunulacak bir sosyalizm kalmamıştır.”(!). Öyle mi, peki, Çin'in, Kuzey Kore'nin, Vietnam'ın, Küba'nın, Cezayir'in ve en son Venezuela, Kolombiya vb'nin kendine özgü sosyalizmleri ne oluyor?!.. İnternet-sosyal medya düzleminde incelediğim, çoğu postmodern, neoliberal, yapısalcı eleştiri ve değerlendirmelere göre, Batı'ya derken aslında postmodernizme sığınan Sovyet aparatlığı, dönekliği ve hangi ideolojiyi savunursa savunsun Türk halkına karşı sorumluluğu açısından etik tutarsızlığı ve çürümüşlüğü görmezden geliniyor. Oya Baydar bağlamında bu derin kirli içerik, yapısalcı sözde eleştirmenlere göre, edebi estetik açısında artı veya eksi bir değer taşımıyor. Gerçeklik, etik ile estetik arasındaki çok önemli ilişki, yani sanata ve edebiyata ruhunu veren estetiğin aynı zamanda etik olduğu gerçeği yok sayılıyor. Liberal-postmodern tasarımlı ve ayarlı söz konusu yaygın anlayışa göre önemli olan, bütün bunların nasıl anlatıldığı, üslup ve kurgu yeteneğidir; iyi anlatılıyor mu, anlatılmıyor mu, ilginç mi değil mi, sıradan okuyucuyu etkiliyor mu, etkilemiyor mu sorunundan ibarettir. Yani içerik değil, biçimdir önemli olan! Bu bağlamda, edebi metne ilginçlik katan anlamda “değişim sorunsalına özeleştirel bir yetkinlikle cevap veren” Baydar, “sosyalizm-liberalizm denklemi içinde sol dünya görüşüne bağlılığına vurgu”lar yapıyor. Yani sosyalizmi terkedip emperyalizmin ideolojisi liberelizme sığınarak hâlâ “sol dünya görüşüne bağlı” kalınabiliyor! Çoktan önemini (popülerliğini) yitirmiş yapısalcılığı hâlâ yazınbilimsel bir marifet sayan eleştirmenlere göre, Baydar'ın ulusal kültüre ve değerlere yabancılaşan düşünce ve tavırlarının pek bir anlamı yok. Oya Baydar, deneyimli bir akademisyen-edebiyatçı olarak dili ustaca kullanabiliyor, elbette bu doğal. İdeolojik-siyasal hayal kırıklığı ve pişmanlıklarını, Liyotard'ın deyişiyle estetiği söz ve imge oyunları olarak ustaca kullanarak, meşru olağan bir durummuşcasına benimsetmeye kalkıyor. Bir anlamda, artık yozlaşmış ve çökmüş olan Sovyet sosyalizmine “Elveda Alyoşa” (kitabının adı) diyerek veda ederken, sanki tek sosyalizmin Sovyetler ve ona koşulsuz bağlanmanın da sosyalistliğin tek ölçütüymüş gibi, çöküş karşısında derin bir hayal kırıklığı ve pişmanlık travması yaşıyor. Ama bütün bunları, kendisinin daha başlarda bilinçli olarak yaptığı büyük yanlışları görmezden gelerek ya da yanlış iliklenen düğmeyi düşünme sorumluluğuna yan çizerek etik olmayan bir biçimde yaptığı da kesin. Bir revizyonist-Sovyetçi olarak o kadar kibirli bir dogmatik bakışa sahip ki Baydar, başka çok sayıda sosyalizm deneyimlerini küçümseyip ya da yok sayıp, Sovyetler bittiyse sosyalizm de bitti sonucuna varabiliyor. *** Bir Oya Baydar araştırmacısına göre, “İnsan ve toplum ilişkilerini erkten arındırma” yaklaşımı, sosyalist düşünsel gelenekten gelen Oya Baydar için özgürlük, düşüncesinin temeli oluyormuş. “Erkten arındırma”nın Türkçesi ise, “Kemalist ve sosyalist otoriterlik” başta bütün iktidar, otorite ve hiyerarşi biçimlerine karşı neoliberal “sivil toplumcu”luğun, dolayısıyla emperyalist küreselci projelerın savunusundan başka bir şey değildir. “Baydar, özellikle Sosyalist Blok'un çöküşüyle birlikte özeleştirel sorgulama sürecine girmiş, sosyalizmin bir ütopya olarak tarihteki yerini aldığını savunmuş ve günümüzde ise, vesayetçi-militarist örgütlenme yapısına karşı liberallere destek vermek gerektiğini ifade etmiş bir aydınımızdır” diyor ve büyük ölçüde doğru söylüyor bu araştırmacımız. Ve devam ediyor: “Farklı çözüm yolları ve arayışları içerisinde asıl olması gerekenin bireysel özgürlük ve bireyin mutluluğu olduğu sonucuna varmıştır. Sınıf-iktidar temelli bir dünya görüşünden kimlik-iktidar temelli bir dünya görüşüne yönelerek, liberalizmin en görkemli savunusu olarak, 'bireysel olanın' ve 'bireysel özgürlüğün' temel olarak benimsendiği bir toplum düzenini savunmuştur” bu kıdemli, bilge entelektüel yazarımız. Ayrıca ekleyelim, Oya Baydar, benimsediği yeni liberal ideoloji ve siyaseti şanına yakışır biçimde savunarak “Yetmez Ama Evet” grubunun kampanyasına da destek vermiştir. Ayrıca, bütün bu döneklik incilerinin döktürüldüğü Elveda Alyoşa’da, “Her şey yıkılıyor… Duvarlar, kaleler, şatolar, yıldızlar, heykeller, hayaller, inançlar, değerler, geçmişe bağlanan her şey .. Her şey tuzla buz, paramparça! … Merhaba yeni dünya! Elveda Alyoşa!..” (Elveda Alyoşa, s.37). diyerek neoliberal, emperyalist “yeni dünya”ya selam deniyor. Hiçbiryer’e Dönüş’te, dönülen her şeyin hiçbir şey; her kişinin hiç kimse olduğu bir kurguyla, öncelikle okuyucu, eski ile yeni arasındaki kesin kopuş sürecine hazırlanmaktadır. Aslında bu kurguyla, fay kırığının tam ortasında, bir anlamda boşlukta asılı kalmış Baydar ve Sovyetçi aydınların bu çöküntü ve hiçleşme konumlarını meşrulaştırma çabası vardır. Eskinin tamamen “hiçbir şeye dönüştüğü yeni bir dünyanın, yeni bir kavramsallığın ve yeni bir kimliğin”, yani liberal solculuğun inşa edildiği bir süreç... İnsanın kendine ve topluma karşı başvurduğu büyük yanılsama ve kendini kandıran düşünce üzerine Nietzsche'nin şu sözünü anımsamamak elde değil (mealen aktarıyorum): Bu dünyanın haksızlık, adaletsizlik ve sonsuz acıları karşısında tek sığınacak yer sanattır. Baydar ve Sovyetçi aydınlar ise, tam da sanata sığınarak iç sıkıntılarımızı, çöküntülerimizi aşacağız (pardon unutacağız) derken, emperyalizmin akıl, bilim, tarih ve gerçeklikten kopartarak gericileştirdiği bir sahte ve çürük kültür ve sanat anlayışına, postmodernizme sığınıyorlar. Postmodern sanat öyle bir sığınak oluyor ki, onurlu düşünce ve kişiliği koruyan bir sığınak değil, adeta bütün aydınlanma, devrim kaçkınlarının ve çürümüş kişiliklerin sığındığı bir çöplüğe dönüşüyür. İşte Baydar, postmodernizmle kapıları döneklere, inancını, idealini yitirmiş çürüklere açmış bu yüce panteonu şöyle kirletiyor: “Bitince, çekip gitmeli. … ister bir aşk, bir insan, ister bir savaş, bir inanç olsun; yenilince, tükenince direnmemeli. Bırakıp gitmeyi, yaşanmış olanın güzelliğini korumayı bilmeli” (Hiçbiryere Dönüş, s.14). Ya sonrası, gelecek için direnmek!.. Orası yok, orada bitmişlik, tükenmişlik, orada intihar var. Son olarak, kendi büyük gerçeğini şöyle itiraf ediyor (yani roman estetiğiyle ettiriyor) Baydar: “Ben artık kurtuluşa inanmıyorum, kurtarıcılara da” diyor genç kadın. -“Her şey boşuna mıydı peki?” “Yalnızca o anı yaşarken bir anlamı var. Üzerinde düşünmeye başlayınca, her şey gibi, bizimki de anlamsızdı” (Hiçbiryere Dönüş, s.162). Oya Baydar'ın sosyalizm ufku o kadar dar, Sovyet deneyimiyle sınırlı, müritçe bir ufuk, daha doğrusu ufuksuzluk ki, yanılgılar giderek, gerçek dışının, emperyalist yalanların müritçe tekrarına dönüşüyor. Sıcak Külleri Kaldı romanında, sosyalizm konusunda yarattığı bilge karakter Falin'e şunları söyletiyor: “...devrimci mücadele okyanusunda değil, sosyalizmin akvaryumunda yüzüyorduk. Böyle bir alt üst oluşa, böyle bir bozguna hazır eğildik. Peki, kim hazırdı? Sosyalizmin anavatanında bile herkes sapır sapır dökülürken...” Ve aynı bilge kişi, Baydar'ın da gönülden benimsediği, yeni bir sosyalizm deneyiminin gerçekleşebileceği coğrafyayı, ülkeyi tarif ediyor: “Kafamızdaki bütün sorulara, bütün yanlışlara bütün günahlarımıza rağmen ütopyamıza inanıyorum ben. Mesele, o yolu yeniden düşünüp bulabilmek. Şu sıralarda Fransa, böyle bir düşüncenin geliştirilebilmesi için en uygun ülkelerden biri gibi geliyor bana” (Sıcak Külleri Kaldı, s. 258, 265). Ve bunlar, bir zamanlar Avrupa sosyalizminin merkezi olan, ama şimdi bütün işçi ve aydın devrimci dinamiklerin, gelecek umutlarının dibe vurduğu ve yakın gelecekte de bunu değiştirecek pek bir enerjinin, bir emarenin görülmediği Fransa için söyleniyor. Oysa Doğu'da, dünyanın ve sosyalizm deneyimlerinin en büyük, en kör gözüne gerçeği, Çin sosyalizmi bütün heybetiyle yükselirken... Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com













