iran-mehmet-ulusoy-abd-20260323043212797.jpg


Bu son savaşta bütün olgular gösterdi ki, İran'ın ABD/İsrail'e karşı savaşı sadece kendi ulusu ve vatanı için bir savaş değildir. Onun ulusal egemenlik, güvenlik ve ekonomik çıkarlarının çok ötesindedir.

İran'ın direnişi, yöneticilerinin düşüncesi, inancı ne olursa olsun, nesnel olarak, emperyalist saldırı ve tehdit altındaki bütün ezilen Asya, Afrika, Latin Amerika uluslarının en ön cephedeki direnişini simgeliyor. Bu öyle bir denklem ki eğer İran sadece kendi çıkarını düşünerek evrensel bir cephenin aktif bir parçası olmayı kabul etmeseydi, onu destekleyen onunla kader birliği içinde olan, başta Asya olmak üzere geniş bir dostlar cephesi de olmayacaktı.

İran, boğayı boynuzundan, yılanı ümüğünden yakalayıp cepheden direndiği ve Trump'un yüksek perdeden “İran'ın direnişini kırdık, yakında teslim olacak ...” gibi küstahça böbürlenmelerinin palavra olduğu ortaya çıktı.

ABD'nin yenilmez bir güç olmadığı, şu sıralar buna çok ihtiyacı olan dünya milletlerince anlaşılmaya başladı.

Bunun sonucu, ana saflaşma ve gerçek dostlar, bu iki haftalık yoğun boy ölçüşme sürecinde peyderpey netleşiyor. Tersinden baktığımızda da, Trump gibi zeka özürlü, Netanyahu gibi ırkçı bir piskopatın bütün ayartma çabalarına karşın, direnen yönetimin yanında ulusal onurunu koruyarak saf tutan İran halkı başta olmak üzere, giderek genişleyen ve sağlam duran bir dünya cephesinin oluşması, İran'ının daha yüksek bir moral ve kararlılıkla direnmesini sağladı. Bu durum, onun kendi direnme gücünden aldığı irade ve kararlılığa büyük enerji ve ivme kattı. Kısacası, İran, arkasında geniş bir antiemperyalist cephenin varlığına inandığı için direndi, direnişini kararlıca yürüttüğü için de bu cephe, daha da sağlam ve genişleyen bir güce dönüştü.

Hemen şunu da vurgulamalıyım: ABD İran'a boyun eğdiremezse, Batı Asya'da başta enerji kaynaklarının tek başına egemeni olmak için harcadığı bütün çabalar, Vietnam, Irak ve Afganistan gibi boşa gidecektir. Zaman zaman yarım ağızla dile getirilen kara savaşıyla İran'ı teslim almak gibi bir hayalin ise sıfır şansı vardır. Başarı şansı sıfır olan böyle bir girişimde bulunmak, ekonomik, siyasal ve moral olarak ABD/İsrail aleyhine çok eksi sonuçları olacağı, üstelik ABD'nin dünya iderliğine son verip çöküşünü daha da hızlandıracağı kesindir. Çünkü İran, özellikle ABD ve Batı ekonomilerine ciddi darbeler indiren Hürmüz Boğazı'nı kapatma eylemiyle birlikte, bundan sonra artık tek başına bir İran değil bütün Avrasya'dır.

 

Bu girişle baştan özetlediğim temel düşünce ve inancın dayanaklarını, gerekçelerini açıklamaya çalışayım.

 

***

 

Gelişmelere, gelip geçici günlük olaylara bakarak değil, dünya çapında büyük siyasal güçlerin, Atlantikçiler ile Avrasya-BRİCS bloklarının stratejik konumlarına, mevzilenmelerine bakarak belki uzun sürecek bu savaşın sonuçlarını daha doğru değerlendirebiliriz. Bu değerlendirmede, özellikle geleceği belirleyecek ekonomik, toplumsal, kültürel dinamikleri açısından kimin yükselmekte, kimin gerilemekte olduğunun tespiti de son derece önemlidir. En azından, İran'ın arkasında Çin ve Rusya varsa ve kararlı bir biçimde yapılabilecek her türlü desteği veriyorlarsa, bu, stratejik kamplaşmanın boyutlarını ve geleceğini analiz etmek ve belirlemek açısından tayin edicidir.

 

1. Trump yönetimi, milyarlarca dolara ve ciddi insan kayıplarına mal olacak ve Amerikan kamuoyu için meşru olması açısından Senata vb'nin desteğini de almadan, halkın en az yüzde ellisinin muhalefet ettiği, diplomasi sürecinde de hile yaparak uluslararası kuralları çiğneyen bu savaşa neden girdi? ABD'nin Ortadoğu'daki operasyon gücü olan piyon devlet İsrail'in isteğiyle oldu açıklaması ise, ancak daha önemli daha derin bir şeyleri gizleyen ahmakça bir gerekçe olabilir. Asıl hedef, en azından son beş yıldır bütün stratejistlerin vurguladığı gibi, ABD'yi her bakımdan dengeleyecek, üstelik bazı alanlarda onu geçen Çin'in gelişmesini önlemektir.

 

ABD ve Çin arasındaki, dünya çapındaki stratejik sonuçları olacak son hesaplaşmanın Pasifik'te olacağı kesindir. Bu hesaplaşmadan önce ABD Ortadoğu enerji kaynaklarına çökerek büyük enerji arka cephesini kontrol ederek, hem dünya egemenliğinde stratejik üstünlüğünü korumak hem de AB ülkelerine de istediğini yaptırmak istemektedir. İran ve Körfez ülkelerinin elindeki petrol kaynaklarını kontrol etmek, körfezin önemli bir petrol alıcısı olan Çin'i de köşeye sıkıştırmak demektir. İkincisi, bütün bölge ülkelerini birleştiren Çin'in İpekyolu projesini İran üzerinden baltalamaktır. Çok önceden planlandığı anlaşılan ve çok ince hesaplamalara dayanan Azerbnaycan-İsrail yakın işbirliğinin, demek ki hem bu baltalamaya hem de -ham hayal de olsa- İran'da bir Azeri-Fars çatışması yaratmaya programlı olduğu anlaşılıyor.

 

2. İran toplumsal dokusunu tanımayan, onun tarihini ve temel dinamiklerini bilmeyen, bütün emperyalist kibirli, küstah işgalcilerin, onların ödünç kibirli devşirme aydınlarının yaptığı gibi, İran halkını, İran tarihini ve coğrafyasını tanıma zahmetine katlanmayanlar bu cahilce küstahlıklarının, hödüklüklerinin bedelini ödemeye mahkumdurlar. Yıllardır uğraştılar, Azeri (Türk) ve Fars çatışması yaratarak İran ulusunu bölmek için. Oysa, en başta şunu söylemek gerekir ki, İran'ın ulusal kimliğini belirleyen etken, Fars veya Azeri (Türk) gibi bir etnik kimlik değildir. Ulusal kimliği belirleyen esas etken Şiiliktir. Birincisi, İran'ın yüzde elliye yakını Fars, yüzde kırkı Azeri Türküdür, dolayısıyla Fars kökenliler birleştirici baskın bir etnisiteyi tek başına oluşturmazlar.

 

İkincisi ve çok daha önemlisi, birleştirici kimlik olan Şiiliğin kurucusu ve bu inanç birliğiyle bütün İran'ı da birleştiren irade Türk kökenli Şah İsmail ve onun kurduğu ve yaklaşık 250 yıl ülkeyi yöneten Safavi Devletidir. Bu nadenlerle Şiilik bütün İran halkının birleştirici ulusal kimliği olmuştur; Azeri (Türk) ve Fars diye bölünmesi mümkün değildir.

 

3. İran'ın güçlü direnişinin iki etkeninden biri, halkın iktidar etrafında ulusal bir duyarlılıkla kenetlenmesi ile oluşan moral üstünlüktür. Son bir yıl içindeki gelişmeler göstermişti ki, iç cephedeki çağdaş-laik muhalefetle Molla yobazlığı arasındaki çatışma, bir çok muhalifin katledilmesine karşın, hele emperyalist bir saldırı karşısında, hiç bir zaman ulusal çıkar ve ulusal birliğin önüne geçmemektedir.

 

İkincisi de, bu moral üstünlüğü tamamlayan, savunma sistemindeki çok yönlü, derinlikli teknik, teknolojik hazırlıktır. Bu hazırlığın arka planındaki olmazsa olmaz müttefik güçler Çin ve Rusya'dır, onların koşulsuz stratejik desteğidir. Neden koşulsuz? Çünkü, stratejinin önemini çok iyi bilen ve uygulayan bu büyük devletler, Avrasya dünyasının Suriye'den sonra en sağlam, en kararlı ön cephesinin İran olduğunu, o da çökerse, kendileri dışında ön cephe olarak bir direnme mevzisi kalmayacağını çok iyi biliyorlar.

 

Bu durum, 1920'lerde Sovyetler Birliği'nden sonra Avrasya'nın güneydeki ön cephesi Türkiye'nin aynen Kurtuluş Savaşıyla emperyalist saldırıya direnişine ve Sovyetlerin koşulsuz desteğine benzemiyor mu? Çünkü, Türkiye direnmeseydi, emperyalistlerin gemileri boğazlardan geçecek ve Sovyet iktidarına karşı ayaklanan Batı destekli Vrangel, Danikin ve Kornilov gibi generallerin başını çektiği karşıdevrimci güçler devrimi boğacaktı. Aynı şekilde Türkiye direnmeseydi, Suriye ve Irakta'ki sömürge rejimleri sağlamlaşacak, yarı sömürge İran, arkasından Gürcistan, Azebaycan, Ermenisten İngiliz sömürgeleri olacaktı. Böylece, Türk Kurtuluş Savaşı'nın öncülük ettiği ve simgesel rol oynadığı, 1980'lere kadarki dünyanın rengini değiştiren, onlarca halkın ulusal devletini kurduğu ulusal bağımsızlık dalgalarının ateşi bir dönem için söndürülmüş olacaktı.

 

4. Ulus gerçeğini yeterince kavramaktan uzak ve emperyalist yalan ve propagandanın etki alanındaki Batıcı mandacı yarım aydınlar için, İran'ın bu başarılı direnişi beklenmedik bir gelişmeydi. Çünkü, emperyalizmin askeri, teknolojik üstünlüğüne adeta tapar hale gelen bu devşirilmiş aydın ve “uzman” çevreye göre ilk birkaç gün içinde Trump ve psikolojik savaş odaklarının öngördüğü gibi İran yenilecek ve teslim olacaktı. Neden teslim olmadığını, son olarak Trump'un “biz amacımıza ulaştık savaşı sonlandırabiliriz” açıklamasına karşı, İran'ın, diplomatik görüşme ve uzlaşmayı reddederek savaşa devam tavrı ve stratejik, psikolojik üstünlüğü gösteriyor. Üstelik İran, bırakın uzlaşmayı, barışın tek koşulu olarak saldıran ve bütün yıkımların sorumlusu olan ABD/İsrail'in, yıkımın onarımı için gerekli tazminatı ödemesini şart koşuyor, değilse barış yok diyor. Ki bu, büyük bir moral üstünlüğün göstergesiydi.

 

5. Bütün konuşma üslubu ve tavırlarıyla kapitalist akbabaların açgözlü, kan emici niteliğini yansıtan Anglo-sakson ırkçılığının kibirli, geri zekalı temsilcisi Trump'ın, son günlerdeki bütün manevralarının fos çıkmasıyla büyük bir telaş içinde olduğu görülüyor. Çünkü, özellikle İran'ın Hürmüz'ü kapatması karşısında Trump'un Avrupa ülkelerinden destek çağrısına verilen yanıt olumsuzdur. Bunun sonucu olarak, çaresiz ABD ve AB'nin ambargo koyduğu Rusya'dan petrol almına karar verilmesi ve Çin ile ilişkileri yumuşatma çabaları, Trump'un hem ABD kamuoyu desteği, hem de önümüzdeki seçimler açısından son derece zorda olduğunu gösteriyor. Yani maganda kovboy zorda!

 

6. Özetle, yediği sopalarla biraz aklı başına gelen, taşıdığı sorumluluğun ve yanlış karar verirse başına neler geleceğinin ayırdına varmaya başlayan Trump, haydutlaşmış, açgözlü kapitalist-emperyalist duyguları istese bile, ABD'nin tam bir çöküşünü getirecek kara savaşına karşı çıkmak zorunda kalıyor. Velev ki, iktidar çevresinde etkili olan İsrail yanlısı lobinin ısrarı galip gelip aptalca bir kara savaşına girişilse bile, bundan sonraki süreci belirleyecek olanın İran ve arkasındaki Avrasya güçleri olacağı kesindir. Çünkü ABD ve İsrail, ellerindeki bütün en üstün teknolojik silahlarını kullandı ve psikolojik savaş etkenleri ters tepti. O nedenle Yahudi lobisi ve silah tekeli baronları tek seçenek olarak kara savaşını gündeme getiriyor. Ama onda da kazanma şansları yok. İran ise bunun farkında ve keşke diyor, hatta “gelin, gelin” diye tahrik ediyor.

 

***

 

Sonuç olarak; çağımızın en başta gelen altın kuralı, tartışmasız hükmünü yürütüyor: Hiç bir ulusun eşit ve egemen varoluş hakkına, “demokrasi”, “özgürlük” vb gerekçelerle müdahale edilemez; edilirse eden mutlaka bedelini şu veya bi şekilde öder. Yönetenler ne kadar haksız ve yanlış içinde olursa olsun; onu değiştirmek her ulusun kendi iç sorunudur. Bu ilke yalnız bir BM yasası değildir; aksine o yasanın vazgeçilmezliğine damgasını vuran, bilinçlere kazınmasın sağlayan, 20. yüzyıl boyunca emperyalist sömürgeciliğe, işgallere ve müdahalelere karşı egemenliği ve bağımsızlığı için direnen ve zafere ulaşan dünya uluslarının mücadelesidir. Üstelik yüz yıllık bu destansı direniş ve mücadele, gerek insanlığın gerekse Türk, İran, Hint, Çin, Arap ulusları başta olmak üzere, ulusal devletini kuran bütün ezilen dünya uluslarında geri dönüşsüz yüksek bir bir bilinç yarattı. Emperyalist haydutların en çok korktuğu bu bağımsız vatanda özgür yaşama yurttaşlık bilinci, bugün İran'da bütün çarpıcılığı ve öğreticiliğiyle tarih yazıyor.

 

Bu bilincin, bu kültürün, bu çağdaş temel insani değerlerin gerisindeki çok önemli, tarihsel deneyimler, bize sadece biyolojik değil, toplumsal ve evrensel insanlığımızı kazandıran yüksel bedellere ve acılara mal olmuş deneyimlerdir. Anımsamakta fayda var; tarihsel olarak sıralarsak, Türk Kurtuluş Savaşı, Sovyet Devrimi ve bağımsızlı savaşı, Afganistan bağımsızlık savaşı, Çin Devrimi, Hindistan'ın kurtuluşu, Mısır, Suriye BAAS devrimleri, Vietnam, Kore, Cezayir devrimleri, Küba ve Latin Amerika devrimleri, en son onlarca ulusal devletin kurulduğu Afrika devrimleri... Hepsi de milyonlarca insanın hayatına mal olan, ama bunun karşılığında özgürlük ve bağımsızlık haklarının kazanıldığı devrimlerdir bunlar.

 

Özetle, modern çağın en az iki yüz yıllık deneyiminden sonra, insanlığın geleceğe doğru daaha eşit ve özgür olma, kardeşce yaşama isteğini ve istencini içeren genel eğilimi ve bilincinin önünde hiç bir güç uzun süre duramaz. İnsanlığın bu yüce değerleri, yapay zeka dahil bütün teknolojik ve askeri güçlerden her zaman daha üstündür ve hep öyle olacaktır. Aksini iddia edenler, “bilgi” diye, “bilim ve teknoloji” diye yücelttikleri, özü sahteleşmiş ve emperyalist çıkarlara göre tasarımlanmış Batı imalatı şeylerin, sözkonusu doğal insani değerler karşısında bir süre sonra çöp yığınına dönüştüğünü zamanla göreceklerdir.

Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler