Sevgili Deniz Kardeş,

Sana bu mektubu dışarıdaki hapishaneden yazıyorum.

Evet, yanlış okumadın. Dışarıdaki hapishaneden…

Senin beş yıldızlı ıslah odanda sefa sürdüğünü duyunca çok alındım. Senden bunu hiç beklemezdim. Biraz da saygısızlık sayıyorum bunu; yaşını başını almış bir öğretmenin önüne geçip ününü engellemiş olmanı ve de sırayı bozarak öne atılmış olmanı şiddetle kınıyorum.

Bir de diyorlar ki Aleviler çok hümanisttir; küçüklerin büyüklere saygısı, büyüklerin küçüklere, doğaya, canlılara, ağaca sevgisi Hititlerden kalma çok büyük bir mirastır. Bak şimdi Hititler aklıma düşünce sana ünlü bir Çorum atasözünü nasihat edeceğim:

"Senin yaptığını Çorumlular bile yapmaz."

Sen, Hititlerin başkenti Çorum'un bir yüz karası; ben de Urartuların başkenti Erzincan'ın "tencere dibin kara, benimki ondan kara" divanesi olarak, bu kınama işini tarihe not düşüyor, seni taklit etmeye kalkacak olanların büyüklerine karşı saygısızlıklarını da şimdiden belgeliyorum.

Sahi Deniz, bir şey soracağım. Biz Erzincanlı Urartulular olarak siz Çorumlu Hititlilerle hiç kavga ettik mi?

Etmediysek, seninle başlattığımız bu kavga ikimizi de tarihe gömerek bir üne kavuşturacak.

Şimdi gelelim asıl meseleye… Senin beş yıldızlı ıslah odanda olduğunu söylüyorlar. Biz ise sabah akşam özgürlük nutukları dinleyerek, birbirimizin gardiyanlığına terfi ettirilmiş mahkûmlar olarak dolap beygiri gibi bir çarkın etrafında dönüp duruyoruz. Senin kapını anahtar açıyor; bizimkileri ekranlar, reklamlar, korkular, kredi kartları, kariyer planları, demişken, zurnanın zırt dediği yerdeyiz, bu konuda kadınları kıskanıyorum bir baba olarak. 

Niye diye sor, acaba niye?

Anlatayım: Mahalleden Şevket amca, kırk yıllık baba yadigarı komşu bir büyüğümüz onun bir kızı, bir de Abuzer'in karısı kadar olamadık. 

Onların, “Çocuk da yaparım kariyer de yaparım" deme cesaretini biz gösteremedik, ben de bunu anlamıyorum. Basiretimiz mi bağlandı, yoksa bahtsız Bedeviye döndük bizim mi haberimiz yok, bilemedim. Bir baba, emekli olmuş bir öğretmen olarak, abimin dediği gibi; benim bir kardeşim var 14 tane kitap yazmış. Geri zekalı bu!"

Valla Deniz Kardeş abime hak verdim. Kimsenin okumayacağı kitapları yazarak yazar olmuş ben, bu zamanda, bu kadar kariyer kısıtlamasına gidilip, hakkımızın yenmesini yediremiyorum kendime arkadaş…

Abimin dedikleri aklıma gelince oturup bu mektubu yazarken, sana kitap göndereyim mi göndermeyeyim mi diye kendimle dalaşmış durumdayım, hiç sorma. 

Neyse ki beni teselli eden, dört başı mamur, tek kişilik, beş yıldızlı odanda bizim mahkûmiyetimizi düşünerek zamanını boşa harcamana gönlüm razı gelmedi, sana kitap göndermeye karar verdim. Bak, biz Erzincanlılar çok düşünceli insanlarız. Ne kadar düşünceli olduğumuzu bütün Erzincanlılar adına gösterdim sana.

Yalnız gönül koyduğumu da söyleyeyim, unutmadan sana.

Onca para kazandın. Bir gün olsun oturup, "Yahu bizim Urartu'nun başşehrinden Ali Ekber Ataş diye bir öğretmenimiz vardı (gerçi kendisini de tanımıyorum ya, niye üstüme alındıysam) nolur nolmaz diye polis basınca 'kolay tüysün' hesabı kapıya yakın bir yerde, ona da bir bilet göndermedim, ayıp oldu. Bak adam beni tanımadan bana mektup ve kitaplarını gönderdi; ben de ona son derece incelikli ve içtenlikli bir edayla bilet göndermeme inceliğinde bulundum." demedin.

Bak, buna içerledim işte. İnsan hiç olmazsa, "Ali Ekber Hoca da bir iki gün gelip benim beş yıldızlı ıslah odamı görsün; onların dışarıdaki hapishaneyle bizim içerideki odamızın nasıl dekore edildiğini ve farkını yerinde görsün incelesin." diye hiç düşünmez mi insan?

Yok… Evladım sen çok hayırsız çıktın. Hiç yakıştıramadım sana. Belli ki şöhret başını döndürünce, dediklerine göre insana önce hafızasını unutturuyormuş. Sonra tanımadığı adamlara bilet göndermeyi. Gerçi seni de haksız bulmuyorum. Memlekette insanlar birbirlerine düğün davetiyesi gönderirken bile korkarken, sen bana cezaevi davetiyesi göndersen mahalle ne derdi?

Al başına bir bela daha. "Deniz Göktaş, Ali Ekber'i de yanına çağırmış." diye dedikodu kazanı fokurdamaya başlardı. Ben, yine de büyüklük bende kalsın dedim. Örnek olsun diye, ne de olsa genç işte, kavak yelleri esiyor başında ve başı da bitlenmiştir şimdi, beş yıldızlı odasında ne de olsa, önce ben davranayım, bu mektupla iki kitabımı göndereyim dedim ve yaptım...

Olur da kitabı okurken içeride canın sıkılırsa, bil ki dışarıda biz senden daha sıkıcı şartlar altında yaşıyoruz. En azından senin pencerenin demirleri görünüyor; bizimkiler şeffaf olduğu için çoğu zaman çarpa çarpa öğreniyoruz.

Senin kapını anahtar açıyor demiştik bizimkini alkış beklentileri kilitliyor. Aramızdaki fark yalnızca duvarların malzemesi. Sen betonun içindesin; biz betonun fikrindeyiz. Doğrusu seni biraz kıskanıyorum. Sen hiç değilse nerede olduğunu biliyorsun. Biz ise yıllardır açık cezaevini vatan, alışveriş merkezini meydan, televizyonu pencere, cep telefonunu özgürlük, susmayı ise sağduyu sana sana yaşıyoruz.

Bizar bir adamım Deniz. Yalandan bizar. Dolandan bizar. Filandan bizar. Ama en çok da kendimden bizar. İnsan biraz da kendinden utanmasa, başkasının ayıbını bu kadar iştahla anlatamaz. Ben de abimin geri zekâlı kardeşi olarak” oturdum on beşinci kitabımı yazdım geri zekâlı olarak..  Adını da; Ben Olsam Bu Kitabı Okumam” koydum. Altına da küçük bir not düştüm: Hep Yalan. Hep Dolan. Hep Filan. Kitap aslında kendimi anlatıyor. Çünkü bu çağda insan önce kendi yalanını yakalamadan başkasınınkine itiraz edemiyor (ya da ondan daha büyük yalana cesaret edemiyor ne yazık ki). Bu büyük sirkin içinde torununu eğlendiren maymunumsu bir dededen farklı görmüyorum kendimi.

Şunu demeliyim: Ben de zaman zaman alkışa kanan, sessizliği geciktiren, doğruları yarına bırakanlardan oluvermişim, neye yalan söyleyeyim. Ama sonra fark ettim ki dışarıdaki hayat, insanın yüzüne her gün yeni bir maske uzatıyor. "Bunu tak, rahat edersin." diyor. Takıyorsun; rahatlıyorsun ama nefes alamıyorsun.   Taka taka bizar oldum. Ayrıca ben bu memleketin bizar öğretmenlerinden biriyim. Yalandan bizar, dolandan bizar, filandan bizar... Ama en çok da kendi kendimden bizarım. Bize "özgürsünüz" diyorlar. Oysa düşüncenin fiyat etiketi var. Vicdanın piyasa değeri. İtirazın kullanım süresi. Gülmenin bile dozunu belirleyen görünmez yönetmelikler dolaşıp duruyor ortalıkta. Sen iyi bilirsin…

Dışarıda herkes birbirini düzeltiyor; kimse kendini düzeltmiyor. Herkes konuşuyor; kimse duymuyor. Herkes yazıyor; kimse okumuyor. Herkes görüyor; kimse bakmıyor. Belki de bu yüzden sana mektup yazmak istedim. Beni de ünlendirirsin (!) diye.

Çünkü bazen demir parmaklıklar, görünmez parmaklıklardan daha dürüst oluyor.  İnsanı kandırmıyor. Ama dışarda göremez olanlar senin Alevi sevimliliğinden ötürü çok arayacaklar anlaşılan. Keşke giydiğin salaş sandıraş elbiselerin de Aleviliğin gibi sevimli olabilse. Biraz daha zorlarlarsa seni siyasete bile atama yaptırırlar, böyle bir potansiyelin de yok hani. Yalnız şimdiden uyarayım, işin ucunda butlan Kemal” olmak da var! 

Bak, Ekrem'i ünlü eden dünkü çocuk, senin yürüdüğün onca yolu Her şey çok güzel olacak Ekrem Abi, her şey çok güzel olacak” diye diye, otobüsün peşinden koşarken Hüseyin Boldu aratmadı, dersem abartıyorum, deme. Adam, senin benim bırak makamlarına girmeyi, kapılarının önünden geçirmeyecekleri yere hooop…

Dikkat et bir gün bu sevimliliğin seni, Şahkulu Türbesi türbedarı yapıp dede postuna da oturturlarsa hiç şaşmam.. Hatta sahne deneyim yeterince fazla. Cemlerin de sana yönettirirlerse, artık sırtın yere gelmez inan.

Ben senin içeride ne yaşadığını bilmiyorum. Ama dışarıda ne yaşadığımızı biliyorum. Her gün biraz daha birbirimize benzememiz isteniyor. Aynı kelimeleri kullanalım, aynı şeylere gülelim, aynı şeylerden korkalım, aynı sessizlikleri paylaşalım…

Bense hâlâ inadına yanlış yerde gülmeye, yanlış zamanda soru sormaya ve doğru bildiğimi söyle(me)yen onuncu köyün yolcusu misali her konuda senden geri kalan da değilim hani...

Belki bunun adı delilik. Belki de henüz tamamen uslanmamış olmak. Sana mektup yazarken fark ettim; dışarıdakilerin en büyük lüksü istedikleri yere gitmek değil, istedikleri gibi düşünebildiklerine inanmakmış. Oysa düşüncenin de görünmez kelepçeleri var. Ben kitabımın kapağına "Ben Olsam Bu Kitabı Okumam." yazdım. Belki sen de bana hak verirsin. Çünkü içinde hep yalan var. Hep dolan var. Hep filan var. Ama bir de araya sıkışmış, kolay kolay teslim olmayan birkaç cümle de yok değil hani. Belki onlar, hem senin odana hem bizim dışarıdaki hücrelerimize biraz hava taşır. Sağlıcakla kal. Gözlerinden öperim evlat… Dışarıdaki hapishaneden bir mahkûm…

 

Ali Ekber Ataş

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)