Türk edebiyatının en ünlü kedisi: Edibe
Edibe, Erol Güney'in kedisiydi. Erol Güney ise Orhan Veli'nin ve 20'nci yüzyıla damgasını vurmuş pek çok edebiyatçının yakın dostu. Tercüme Bürosu'nun, ilk mavi yolculuğun hayatta kalan son tanığı.
Orhan Veli’nin o şiiri bilirsiniz: “Çıkar mısın bahar günü sokağa İşte böyle olursun Böyle yattığın yerde Düşünür düşünür Durursun.” Orhan Veli bu şiiri “Edibe” için yazmıştı. Edibe, Erol Güney'in kedisiydi. Erol Güney ise Orhan Veli'nin ve 20'nci yüzyıla damgasını vurmuş pek çok edebiyatçının yakın dostu. Tercüme Bürosu'nun, ilk mavi yolculuğun hayatta kalan son tanığı. Edibe, gazeteci, yazar, çevirmen Erol Güney ve eşi Dora’nın kedisidir. Hikayemizin kahramanı Erol Güney, 1914'te cihan harbi başlarken Rusya’da, Odessa'da doğmuş. Rusya'da ihtilal patlayınca Musevi ailesiyle birlikte İstanbul'a göçmüş. Saint Joseph'te okumuş. Türk vatandaşlığına geçmiş. İstanbul Üniversitesi'nde Fransız ve İngiliz edebiyatı ile felsefe bölümünü bitirmiş. Üniversitede Sabahattin Eyuboğlu'yla, Orhan Veli'yle, Mina Urgan'la, Güzin Dino'yla, Azra Erhat'la tanışıp arkadaş olmuş. Hocası Sabahattin Eyuboğlu onu Ankara'ya sürüklemiş. Rusya'dan İstanbul'a Yıl 1939... Yine bir savaş ve yeni bir hayat başlangıcı... Öğretmen olmak istiyormuş Güney... Ama saçma bir sebepten polis soruşturmasını geçemeyince hevesi kursağında kalmış. Birkaç dil bildiği için o dönem Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı'nda Batı klasiklerini Türkçeye kazandırmak için kurduğu Tercüme Bürosu'nda çevirmen olarak göreve başlamış. Büronun başında Nurullah Ataç vardı. Yardımcısı Sabahattin Eyuboğlu... Tercümanlardan bazıları: Orhan Veli, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday, Suut Kemal Yetkin. Erol Güney o yıllarda Çehov'un “Vişne Bahçesi”ni, Gogol'ün “Müfettiş”ini, Gonçarov'un “Oblomov”unu Türkçeye kazandırdı. “Hayatımın en güzel yılları” dedi anlatırken. O dönem nikah şahitliklerini Melih Cevdet Anday ve Necati Cumalı'nın yaptığı bir düğünle Dora'yla evlendi, sonra da askerliğini yaptı Güney. Ve ilk Mavi Yolculuk. 1945 yılında, hem zaferlerini hem savaşın bitişini kutlamak için Halikarnas Balıkçısı'nın çağrısıyla tatile çıkmışlar. Sekiz kişi “Macera” adlı bir tekneye atlayıp İzmir'den yola koyulmuşlar. Cevat Şakir, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi, Necati Cumalı, Erol-Dora Güney ve ahtapot avcısı Paluka... Bu kadroyla yolculuk ettiğinizi düşünsenize... Mavi yolculukların ilki... Bir köşede Bedri Rahmi yolcuların eskizlerini çiziyor, geceleri “Heraklitos mu daha ilericidir Eflatun mu?” tartışması yapılıyor. Rakı içilip balık yeniliyor. İlk mavi yolculuk Yalnız Erol Güney yemek faslından iyi söz etmedi. Cevat Şakir eksik alışveriş yapmış. İki gün içinde rakı dışında tüm erzak tükenmiş. Onlar da kalan 12 gün boyunca sabah kahvaltısından gece yatana kadar, tuttukları balıkları yiyip rakı içmişler. Bu topraklarda yapılan iyilikler karşılıksız kalır mı? Kalmaz elbette. Erol Güney’de, Demokrat Parti’nin gadrine ve zulmüne uğramış. ”Sovyetler Birliği, Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek istiyor” konulu yazısı sebebiyle 1955 yılında bir gece siyasi polis Ankara’da kendisini bir davette gözaltına alıp, üzerinde smokinle apar topar Yozgat’a sürgüne götürmüş. Erol Güney ve sivil polisler, sabah Yozgat çarşısının içinden geçerken casus olduğu haberi ortalığa yayılmış. Yozgat halkı ilk kez smokinli birini, üstelik bir casusu gördüğünden, üzerindeki tuhaf giysiye ‘Casus üniforması bu elleham’ şeklinde anlam vermiş. Böylece Erol Güney’in adı politik tarihimizde “Casus Üniformalı Adam”a çıkmış. Sonrası bir yurtsuzluk ve göç hikayesi. EROL GÜNEY’İN KEDİSİ EDİBE Geldik yazının en keyifli bölümüne. Erol Güney adı iki kedili şiirden ibarettir pek çok kişi için. O, şiirimizin en ünlü kedisi Edibe’nin babası olmasıyla da girmiş edebiyat tarihimize. Orhan Veli onun hakkında adları uzun iki şiir yazmış. Erol Güney’in kedisinin bahar mevsiminde toplum meseleleri karşısında takındığı tavrı anlatan şiirdir. İlk şiir Orhan Veli’nin kucağında uyuklayan kedinin, sokaktan geçen ciğer satıcısının sesini duyup, birden kapıya koşması ve ciğer alması için sahibine miyavlaması üzerine yazılmış. “Bir erkek kediyle bir parça ciğer Dünyadan bütün beklediği Ne iyi!” İkincisi, ise Mart ayında aşk yüzünden evde duramayıp dışarı kaçan ve başına bela alan Edibe’nin halini anlatmış. Erol Güney’in kedisinin hamileliğini anlatır bu şiirinde de şöyle yazar: “Çıkar mısın bahar günü sokağa İşte böyle oturursun Böyle yattığın yerde Düşünür düşünür, Durursun.” Erol Güney, Edibe’yi daha minicikken Ankara’daki evlerinin sokağında bulmuş ve eve almış. Bu olayı şu şekilde anlatıyor: “Çok akıllı bir kediydi ama son zamanlarda alzheimer gibi olmuştu. Sokak kedisiydi. Ankara’da Sağlık Sokağı’ndaki evimizin bahçesi vardı. Miyavlarken buldum. Baharda çiftleşmek için sokağa çıkmasını istemezdim. Dişi kediler daha cana yakın oluyor. Karım Dora, İsrail’e benden sonra geldi. Bana çok büyük bir sürpriz yaptı. Edibe’ye de pasaport almış, getirdi. Ankara’da ciğerciler geçerdi sokaktan. ‘Ciğeeer ciğeer’ diye bağırırlardı. Edibe öğrenmişti, tanırdı o sesi.” Dora Güney, Orhan Veli’nin her akşam kedilerini görmek için evlerine gelişini anlatırken şöyle demişti: “Gayet güzel bir kediydi, sokaktan almıştık. İsmi Edibe idi. Ben de o zaman derdim ki, kitap yazmamıza gerek yok, çünkü kedimiz sayesinde Türk edebiyatına girdik.” Aile bu kediciğe önce “Pusi” adını takmış. Ama Orhan Veli bu adı beğenmemiş ve “Adı Edibe olsun” demiş. Kediyi çok seven şair Edibe’yi her gün göremeden duramaz, ne kadar da keyifsiz olsa ona baktığında kendini tutamayıp gülermiş. Edibe de Orhan Veli’yi sever, gelince kucağına atlar ve uzun uzun okşamasına izin verirmiş. Edibe oldukça da yetenekliymiş. Bir gece Erol Güney’in evinde Orhan Veli, Melih Cevdet, Sabahattin Eyuboğlu derin bir sohbette iken evin giriş kapısı gürültüyle açılır. Ancak kimse içeri girmez. O sırada askerlik meselesi yüzünden polisten çekinen Orhan Veli korkudan bembeyaz kesilir. Erol Güney gidip baktığında mutfak musluğundan su içmeye çalışan Edibe’yi görür. Sokakta susamıştır ve kapının koluna atlayıp içeri girmiştir. Bir söyleşide Orhan Veli ile Edibe’nin yaşantısını anlatan Erol Güney şunları söylüyor: “Tercüme dergisindeki işimiz bittikten sonra ilişkimiz bitmemiş, aksine dışarıda daha çok görüşür olmuştuk. Bol bol evimize gelirdi. Dora’yı çok severdi, Dora da onu çok severdi. Zaten bütün kadınlar onun kibarlığına hayrandı. “Benden ve Dora’dan başka sevdiği Bella (Dora’nın kız kardeşi) ve kedimiz Edibe vardı. Diyebiliriz ki, ikisine de tutkundu. Gelir gelmez kedimiz Edibe, onun dizine atlardı. Orhan da uzun uzun onu okşardı. Bella ile uzun saatler bir arada kalırlardı. Pek konuşmazdı, ama hep seyrederdi. Bella, bakılması sevap olan bir kadındı. Bella’nın olgunluk sınavında veremediği tek ders olan geometriyi çalışması için teşvik etmeye uğraşırdı. Birlikte Sabahattin’e veya onun piyanist dostu Roji’ye giderlerdi. Yani hep yanında olmaya çalışırdı. “Orhan, Bella’ya bakmaktan çok zevk alırdı. Sere serpe şiiri ve yazdığı mektuplardan görülüyor ki onun tarafından bu iş daha çok platonik bir ilişki olmuştur. “Uzanıp yatıvermiş, sere serpe Böyle de yatılmaz ki! “Bella o sıralarda güzelliğiyle, gençliğiyle, saflığıyla çok cazibeli bir kızdı, ona karşı bir şey hissetmemek çok zordu. Orhan’dan başka ona aynı duyguları besleyen epey insan vardı. “Kedim Edibe’ye gelince, bilindiği gibi onun hakkında çok ilginç iki şiir yazmıştı. O şiirler sayesinde Edibe, Orhan’ın okuyucularının gözünde yaşıyor. Böylece Edibe de onun sahibi Erol Güney de unutulmadı. Yani Türkiye’de benim ismimi bilenler, ne yaptığım klasik tercümelerimi ne de Tercüme dergisindeki yazılarımı biliyor da, daha çok bu şiirlerden anımsıyorlar.” Bir gün Orhan bizde, Edibe de onun dizinde oturuyordu. Edibe birdenbire ayaklandı ve dışarıya çıkmak için hamle yapmaya çalıştı. Kapıya koşmuştu. Orhan ne olduğunu anlayamamıştı, açıkladım: ‘Ciğerci geçiyor, duyuyor musun, ondan bana ciğer alın demek istiyor’ dedim. Ciğercinin sesini bizden çok önce duymuş ve tanımış olmasına da şaşırmıştı, ama bunu aklının bir köşesine not etmişti. Sabahattin Eyuboğlu da Edibe’ye çok bağlanmış ve aile 1956’de İsrail’e göç edeceği zaman Edibe’yi alıkoymak istemiş. Ancak Edibe de ailesiyle birlikte İsrail’e gitmiş ve uzun sayılacak bir yaşam sürdürüp 22 yaşında ölmüş. Ne yazık ki, Edibe’nin yayımlanmış iki fotoğrafı var. Edibe’nin ölümünün ardından ailemize başka kedi almamaya karar vermiştik. Ama nasıl olduysa bundan iki üç yıl önce, genç ve dişi bir kedi evime girdi, çıkmak istemedi. Hoşuma gittiği için de onu benimsedim ve evde kalmasına izin verdim. Zaten yalnızdım, artık ailem yoktu ve evde bir canlıya gereksinim duyuyordum. Gene de bahçeye çok çıkardı, özgür bir kediydi. Ne olmuşsa olmuş, gebe kalmıştı ve tıpkı Edibe gibi davrandı, düşüne düşüne durdu. Ben de ona dedim ki: ‘Bak Orhan Veli’yi okusaydın, böyle olmazdın.’” Bir dönemin edebiyat çevrelerinde adı anılan bir “kedi”nin, yalnızca bir evcil hayvan olmanın ötesine geçerek hafızalarda yer edinmesi, edebiyatımızın varlıklarla kurduğu o ince ve derin bağı gözler önüne serer. Erol Güney’in kedisi Edibe, 1940’ların Ankara’sında ve İstanbul’unda dolaşan şiirin, sohbetin ve yalnızlığın sessiz tanığıdır. O, kelimelerle kurulan dünyaların eşiğinde duran, ama o dünyalara dokunabilen nadir varlıklardan biridir. Şairlerin masalarında dolaşan bir gölge, dizelerin arasına sinen bir sıcaklık gibi… Özellikle Orhan Veli Kanık ile kurduğu o içten yakınlık, insan ile hayvan arasındaki sınırların kimi zaman ne kadar geçirgen olabildiğini gösterir. Çünkü şiir, yalnızca yazılan değil, hissedilen bir şeydir ve Edibe, belki de bu hissin en saf, en dolaysız hâline temas etmiştir. Bir kedi olarak varlığı, dönemin edebi atmosferine küçük ama anlamlı bir dokunuş yapar. Şairlerin yalnızlığına eşlik eden bir sessizlik, kalabalık meclislerde fark edilmeyen bir zarafet, yorgun dizelerin üzerine kıvrılıp onları ısıtan bir canlılık… Edibe, bu yönüyle yalnızca bir hatıra değil, aynı zamanda edebiyatın insan merkezli anlatısını genişleten, ona başka bir soluk kazandıran sembolik bir figürdür. Belki de bu yüzden, bugün geriye dönüp bakıldığında Edibe, bir kediden çok daha fazlasıdır. Şiirin gölgesinde yaşayan, ama o gölgeye anlam katan bir varlık. Ve belki de en çok, şunu fısıldar bize. Edebiyat, yalnızca yazanların değil, o yazının etrafında sessizce var olanların da hikâyesidir. Nadir Avşaroğlu
Entarisi sıyrılmış hafiften
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum
Yok, benim de yok ama...
Olmaz ki!
Gercekedebiyat.com














