Cemil Meriç
Cemil Meriç 13 Haziran 1987 günü, kendisini yatağa mahkûm eden uzunca bir hastalıktan sonra, 71 yaşında hayata gözlerini yumdu.
“Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım,” dedi. “Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı. Yılları zilletler içinde geçen, kâh Türk, kâh şehirli olduğu için horlanan göçmen çocuğu bir yere tutunmak, bir camiaya bağlanmak istiyordu. Sınıfı yoktu,” diye devam etti. Cemil Meriç… Yalnız yaşadı, oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı. Lise yıllarında, yine yalnız, yine yabancıydı. Ruhun açlığını yaşadı. Hayalindeki dünyalar birer birer yıkıldı. Tarık Mümtaz Göztepe’nin Ankara’da çıkardığı Kara Emmi gazetesinde “Fırsat Yoksulu” takma adıyla şiirler yazdı. Polis, yirmi yıl peşini bırakmadı. Jan Valjan hayatı yaşadı… “Yalnız dilimle Türk’üm,” dedi. “İstanbul’da çıkan ilk yazım Heine. Şairi çok mu seviyordum? Yoo… Tanımıyordum ki. Fransız solu, Hitler Almayasının adını anmadığı Yahudi yazarı göklere çıkarıyordu. Heine ne kadar alâkadar ederdi bizi? Silezyalı dokumacılardan bize neydi? Sonra Balzac… Türk irfanı 30’lara kadar İnsanlığın Komedyasından habersiz yaşamış. Hangi insanlığın? Kültürümüze kazandırmak istediğim Balzac bir yabancıydı. Ön yargılarıyla, inançlarıyla, kahramanlarıyla yabancı. Sonra Hugo: Asırların Efsanesi, Hernani, Marion Delorme, Yarım kalmış bir Kral Eğleniyor ve başlanıp bırakılan bir Sefiller çevirisi. Ayın Bibliyografyasında bir yıl kadar yazdım. Konu: Tercüme tenkitleri. Oradan Yücel’e geçiş. Tanrıkut’un Gün dergisi: Edebiyat Tarihinde Dejenereler, Lucretius. Verhaeren’den manzum bir tercüme: Emek. Amaç, Yirminci Asır, vs. Fransızcadan Türkçeye bir lügat hazırlamak istemiştim. A harfinin başlarında kaldı. Emile’in dörtte birini kazandırdım Türkçeye. Dilini öğrenerek içinde eridiğim Fransız kültürünü Türkiye’ye taşımak istiyordum. Çağdaş düşünceyi kaynağında yakalamak için on dokuzuncu asır Avrupa’sına döndüm. Bu yolculuğun ilk meyveleri: Saint-Simon’la Proudhon. Hint’e kadar dünyam birkaç düzine benden ibaretti. Birkaç düzine yankı. Coğrafyamda tek kıta vardı, kafamda tek yarımküre. İrfanıma katılan yeni bir dünya idi Hint. Ama sonunda Hint de bir kaçış, bir arayıştı. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum. İlk kitabım 1942’de doğdu. Yetmiş beş sayfalık bir araştırma: Balzac. Ve yüz sayfalık bir tercüme: Altın Gözlü Kız. Sonra Ferragus, Duchesse de Langeais (kitapçıda kayboldu). Otuzundaki Kadın. Balıkçı Kız (kitapçıda kayboldu). Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti. Fransız ve İngiliz edebiyatını Balzac’la beraber dolaştım. Balzac’ı tanımasam romancı olmak isterdim. Yıllarca İnsanlığın Komedyası’yla uğraştıktan sonra roman yazmağa kalkışmak küstahlık olurdu. Düşünce hayatıma yön veren öteki ustalar: Rousseau ile İbn Haldun. Rousseau’dan Nitzsche’ye, Nietzsche’den Hegel’e ve şakirtlerine geçiş. İbn Haldun, İslâm dünyasındaki kılavuzum. Tiyatronun yabancısıydım. Üzerinde rahatça kalem oynatacağım tek saha kalıyordu: Deneme. Denemenin belli bir muhtevası yok. Her edebi nevi kucaklayacak kadar geniş, rahat ve seyyal. Kalıplaşmamış olduğu için çekici. Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim, bilemem ki.” Hayatı kalem kavgalarıyla geçti. Ömrünün sonlarına doğru sağ ve sol olarak kamplaşan, birbirlerinden habersiz, kinle dolu yazarları eleştirdi. Edebiyatın birleştirici gücünü belirtti. Günlüğünün 4 Ocak 1981 tarihine vasiyet olabilecek şu satırları kaleme aldı: “Bir zamanlar Türkiye’de bir edebiyat cumhuriyeti vardı. Medeniyet demek, mertebeler dizisi demek. İnsanlar birbirini severlerdi. Nazif için Abdülhak Hamid, Türk şiirinin, Türk düşüncesinin, bir kelime ile soyumuzun yetiştirdiği en büyük insandı. 1927’lerde Nazifperestler de az değildi. Cenap’tan Tarık Mümtaz’a, Fazıl Ahmet’ten Ahmet Haşim’e kadar bir sürü yazar Batarya ile Ateş, müellifine hayrandılar. Çünkü edebiyat diye bir değere inanıyorlardı. Üstat üstattı, çırak da çırak. Ne siyasi kanaatler ayırıyordu insanları ne ahlaki zaaflar. Dini inançlar konusunda da bu kadar inhisarcı, bu denli yobaz değildik. Evet, yazarın sorumluluğu diye bir mefhum yoktu, dün başka türlü konuşurdunuz, bugün başka türlü. Ama herkesi birleştiren sevgiler, değer hükümleri, her ayrılığı hoş gösterir, güzel yazılmış bir cümle birçok kusurları bağışlatırdı.” (Necip Tosun, “Doğu ve Batı Arasında Bir Muzdarip”, Jurnal II, s. 265-266). “Cemil Meriç’le çok yakındı evlerimiz. Ama ne zaman kapısını çalmak kararıyla yola çıktımsa orada fanatik bir sağcı konukla karşılaşırım korkusuyla geri döndüm. Çünkü ömrünü yalnızca okuma yazmaya adamış ve yalnızca kültür adamı olmayı seçmiş Cemil Meriç’e sağcılar sahip çıkmıştı. Konuklarında onun toleransını ve ufuk genişliğini bulamayabilirdim… Ömrünün 33 yılını kör olarak geçiren, ama birçok kişiden daha duru gözlerle kültür sorunlarımızı görebilen Meriç, basit vulgarizasyonları (yalınlaştırma, se) aşmış, Türk aydınının en büyük sorununun bireşim (sentez) yokluğu olduğunu sezmiş ilk yazarlardan biriydi. Cemil Meriç’in ölümünün ardından bunları düşündüm ve bu türden ölümlerle kültür yaşamımızın eni konu erozyona uğradığını bir kez daha anladım.” (Ahmet Oktay, “İki Ölüm”, Milliyet, 16 Haziran 1987). “... ‘bizim kuşağın toplumcuları arasında Cemil Meriç adının özel bir yeri vardır ki ben ya ıslah kabul etmez bir santimantal ya da içi dışı bir adam olduğumdan yıllar geçse de seni hep o yerde muhafaza ettim’ diyorsun: teşekkür ederim, yalnız bu iltifatına ne kadar layık olduğumu bilemiyorum. Yıllar içimdeki büyük sevgiyi -büyük coşkunluğu diyecektim- küllendiremedi. Ama biraz daha reybî, biraz daha karamsar oldum. İhtiyarladım mı acaba? Diyaloğa daima açık, dostluğa Ebediyyen susuzum. Bir kelimeyle ‘ıslah kabul etmez bir santimantal’ veya ‘içi dışı bir adam’ olarak vasıflandırdığın Attila İlhan’ın bir nüsha-i saniyesi de benim; toplumcuyum elbette, fakat itiraf ederim ki kelime benim için eski şiiriyetini kaybetti. Daha doğrusu, hudutları meçhul, muhtevası kaypak bir mefhum olarak görüyorum toplumculuğu; belki gençliğimin dünyası ile temasımı kaybettiğim için. Karanlıktayım ve tedirginim...” (Attila İlhan, “Karanlıktayım ve Tedirginim”, Cumhuriyet, 10 Şubat 1997). Cemil Meriç, “Yolcu” adlı şiirinde ölümü bekler gibidir… Bugün son sinek de soğuktan öldü Son gül soldu, son yaprak döküldü Ay bulutların içine gömüldü Son ahbap da diyar-ı ahirete göçtü Bir bu heyula kaldı buracıkta O da ölümünü bekliyor küçük bir odacıkta Bir damla su misali küçük bir kovacıkta Bir mezardır istediği düz bir ovacıkta Halini soran yok mu bu kimsesize Sorarlar bir gün bunun hesabını size Muhtaç bu garip bir çift söze Basar bağrını küçük bir köze 13 Haziran 1987 günü, kendisini yatağa mahkûm eden uzunca bir hastalıktan sonra, 71 yaşında hayata gözlerini yumdu. Selim Esen
Gercekedebiyat.com














