Sedat Erden’den metafizik öyküler
Yaşayan önemli yazarlarımızdan Sedat Erden son öykü kitabı Büyükelçilikte Kaos’ta yazarlığının zirvelerini zorluyor, okuru maceradan maceraya sürüklerken metafizik gezintilerle varlığı sorguluyor.
Yazar Sedat Erden (www.sedaterden.com.tr)yazarlığının en olgun dönemini yansıtırcasına birbirinden güzel öyküyle çıktı karşımıza. İnsanlığın 21 yüzyılda olması gereken düzeyin çok altında kaldığı, dünyada ve ülkemizde absürd ve karanlık olayların yaşandığı 2026 yılının bu kararsız yazında (yağmurlar ve güneşin bir günde yer değiştirdiği bir yaz) hızla geçip gitmekte kararlı ‘zaman’ı durdurmaya çalışan öyküler bunlar. ‘Beyhude öyküler’ demiyorum çünkü her şeyin hızla ölüme doğru aktığı son boğazda durup yavaşlayıp insanlık hallerini sorgulayan, ölümden sonrasından feyz alıp oraya göndermelerde bulunan öyküler bunlar. ‘Feodal’ bulacağımız bir kahramanla modern çağın ilişkilerini inanılmaz olaylar eşliğinde karıştıran buluşturan yazar bu kez ağırlıkla, 1978 yılında idari memur olarak girdiği Dışişleri Bakanlığı’ndan Muavin Konsolos” “olarak 2009 yılında emekli olmasına kadar geçen 31 yıldaki inanılmaz zenginlikte tanıklıkları öyküleştirmiş. Büyükelçiliklerin bulunduğu ülkelerdeki insanlarla yaşanan ilişkileri ve ilginç olayları harmanlıyor. Kitaba adını veren Büyükelçilikte Kaos adlı öyküde olduğu gibi büyükelçiliklerde yüksek duvarlarla çevrili kapalı kapılar içindeki yaşamları aralıyor bir nebze. Bu arada Hartum ya da Mexico kenti bir İstanbul bir Ankara kadar tanıdık biçimde beliriyor, adeta bir ressamın fırça darbeleri gibi… Kentler de hayvanlar ve insanlar gibi kişilikli birer kahraman Erden’in öykülerinde. Daha önce Işıklar Kenti adlı öykü kitabı için yaptığım değerlendirmede “İyi bir yazar olabilmek için ne gerekir sorusu en çok sorulan sorudur. Çok kitap okumalısın, senden önce yaşamış yerli yabancı tüm yazarları bilmelisin. Sonra çok yazmalısın… Sonra da yeteneğin olmalı… İlk verilen yanıtlar genellikle böyledir. Ama bana sorsalar iyi yazar olmak için yetenek ve macera gerekir derim. Edgar Allen Poe, Kipling, Jack London, Joseph Conrad ya da Ernest Hemingway’den söz etmiyorum. Bizden bir yazar, Sedat Erden bu özelliğiyle edebiyatımızdaki genel bunaltıcı duyarlıktan sıyrılıyor…” diye yazmıştım. Kitaptaki öyküler ‘Derine Daha Derine’, ‘Yamuk Hayatlar’, ‘Yılan Büyüsü’, ‘Dilekçe’, ‘Şifacı’, ‘Hotel Udaipur’, ‘Büyükelçilikte Kaos’, ‘Yıldızlara Yazdılar Adımı’, ‘Sümbüllü Baba’, ‘Saluncak’, ‘Yoğun Bakımda Zaman’ yazıldıkları tarihe göre sıralanmış. ‘Derine Daha Derine’ bir petrol mühendisi genç kadının konteynerinde alzheimer hastası babasına bakarken 2500 metrede her türlü olumsuzluğa karşın mezarlıkta (eşinin mezarı sandığı) mezar eşerken ‘daha derine’ diyen babasının söylediğine inanarak daha derinde ısrar edip petrol bulması kitabın metafizik göndermelerinin ilk işaretini veriyor. ‘Yamuk Hayatlar’, Ankara’da banliyö treninde bulduğu İngiltere’den geldiği belli düşürülmüş bir zarftaki mektupta okuduğu inanılmaz bir yaşam kesitini kendi durağan hayatıyla karşılaştıran bir öykü: “Ankara gibi büyük ancak sıkıcı kentlerde yaşayanlar iyi bilir. Bazen bütün o karmaşadan uzaklara kaçmak, tek örnek yapılardan yorgun düşen gözlerini kırlarda dinlendirmek geçer, insanın içinden. Böyle anlarda ben, banliyö trenine binip kentin olabildiğince uzaklarına, ta Kayaş’a kadar gider, sonra da geri dönerim. Bir gün, yine böyle bir yolculukta, önümdeki koltuğun altına düşmüş beyaz bir zarfa ilişti gözüm. Yıllar önce okuduğum, içi para dolu bir zarf bulan yoksul bir adamın öyküsünü anımsayıp heyecanlandım. Hemen eğilip zarfı aldım. Zarf İngiltere’den yollanmıştı, puldaki Kraliçe Elizabeth’in resminden anladım bunu. Zarfı aceleyle açtım ama içinden uzunca bir mektup çıktı yalnızca. Yolculardan biri düşürmüş olmalıydı bunu. Yapacak başka bir şeyim de yoktu, okumaya başladım.” (S.15) ‘Yılan Büyüsü’ “Bazı insanlar hayatı yalnızca hazların toplamı olarak görürler; onlara göre insan hayatı mutlu anlardan, tadılmış lezzetlerden, unutulmaz cinsel birleşmelerden ibarettir; gerisi bir angarya, bir yük, yaşanmamış zamandır. Bense hayatı acıların, mutsuzlukların, düş kırıklıklarının ve pişmanlıkların bir tortusu olarak görürüm. Çünkü hazlar gelip geçicidir, bunlar ise biz farkına varmasak da bir nabız gibi içten içe hayatımızı yönetmektedirler. Sadullah Ağa’yı her düşündüğümde duyduğum pişmanlık ve acı işte böyle aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ canlı ve taze.” (s.24) çarpıcı paragrafıyla başlıyor ve bir kentlinin Malatyalı bir köylüyle eşlerinin diyalizi sırasında tanışıp bahçede define aramaya kadar uzanan maceralarını anlatıyor. (Arada ‘Yılan Büyüsü’nü çözecek Kastamonulu bir imamın ayağına gitmek de var!) Ancak büyü çok dramatik bir sona neden olacak… ‘Dilekçe’, Adalet Bakanlığında yalnızca dilekçelere numara veren kalem’de çalışan bir memurun rutin sıkıcı görünen yaşamının, gerçekte gelen dilekçeleri okuması nedeniyle dışarıdan görünenin aksine oldukça neşeli ve zengin olduğunu konu ediyor. ‘Şifacı’, bu kez okuru Hindistan’a Yeni Dealhi’ye götürüyor. Modern bir doktorun veremediği ‘şifa’yı kahramanımız oldukça geleneksel bir yöntemde bulacaktır… ‘Hotel Udaipur’, üzerinde özel olarak inceleme yapılması ve ayrı uzun ayrıntılı çalışılması ve yazılması gereken bir öykü. Zaten 120 sayfalık kitabın 30 sayfası haklı olarak bu öyküye ayrılmış. Hindistan’a turist olarak giden orta sınıf bir bürokrat ailesinin oğlu Hakan’ın Hindistan cezaevlerinde süren yaşamı ve kurtuluş mücadelesi bu kez oldukça felsefi bir metne dönüşüyor… İnanılmaz derinlikteki bu öykü Türk öykücülüğünün klasikleri arasına girecek türden. ‘Büyükelçilikte Kaos’ Meksika Büyükelçiliğimizde yaşanan yolsuzluk olayı temelinde Büyükelçiliklerimizde çalışanların düzeyini sorgulayan oldukça ilginç ve ‘yeni’ bir öykü. ‘Yıldızlara Yazdılar Adımı’ biyografik bir öykü. Bir biyografinin öyküleştirilmesi nasıl olur derseniz bu öykü birinci sınıf örnek olarak gösterilmelidir. Asıl adı Mari Sukiasyan olan Türkiye Ermenisi Meksikalı gök bilimci Marie Paris Pişmiş de Recillas’ın gerçek yaşamını oldukça dokunaklı bir kurgu ve dille anlatıyor. Ben de bu öyküye kadar bu mükemmel bilim insanımızı tanımıyordum: Darülfünun'un matematik bölümü mezunu ilk kadın öğrencisi. Meksika'nın ilk astronomlarının yetişmesinde emeği geçmiş bir bilim insanı. Yıldız kümeleri üzerine çalışmaları ile tanınıyor. Harvard’da okurken İstanbul Üniversitesi’ne gelmek istiyor. Ancak Ermeni olduğu için kabul edilmiyor Paris Pişmiş. Yine de Türk vatandaşlığından asla çıkmıyor ve her yıl ülkesi Türkiye’yi ziyaret ediyor… Müthiş bir öykü. ‘Sümbüllü Baba’ Tokat’ta zaviyesi de olan Sümbül Baba’yla karıştırılmamalı. 1645 yılında İstanbul’a “Avrupa’da küçük bir krallığın elçisi olarak gelen” ama padişahla hiç görüşemeyip Mevlevi dervişlerinin büyüsüne kapılan sonra İstanbul’a yerleşip asıl görevini unutan ‘hidayete ermiş’ bir kişinin bahçesinde sümbül yetiştirdiği için bu adla anılmasının öyküsü. ‘Saluncak’, güneydoğuya Suriye’deki iç savaşta tüm ailesini kaybetmiş ve Türkiye’ye sığınmış güneydoğuda bir kentte yaşayan mültecinin bir parkta yaşadığı küçük bir kesiti anlatıyor. Hepimizin durup kendimizi sorgulamasına neden olacak bu öykü mülteci olmanın garibanlığı üzerine de bir değini. ‘Yoğun Bakımda Zaman’ bu kez Ankara’da bir hastanenin yoğun bakımında yaşananlara götürüyor okuru. * Sedat Erden’in büyük yayınevlerinin tanıtım olanaklarından uzak, oldukça mütevazi yayınevlerinde kitapları yayımlanmasına karşın yazma tutkusuyla hava teğmenlikten istifa ettiği gençlik heyecanıyla ve hâlâ, yaratıcılıkta yeteneğini konuşturmaktan vaz geçmemesi, büyük bir kazanım Türk edebiyatı için. Ahmet Yıldız Gercekedebiyat.com















