Tacim Çiçek: En son soracağımı en başta sorarak söyleşimize başlayalım isterim. Madem serde şairlik var, zamanını şiire ayırmak dururken ve insan yaşamının da bir garantisi yokken, şiir dışında neden yazdı Aydan Yalçın Dikenli Taç adlı deneme kitabını?

Aydan Yalçın: Sevgili Tacim, öncelikle bu söyleşimizle bana, edebiyatta, şiirde birlikte bir gezintiye çıkma fırsatı verdiğin için çok teşekkür ederim. Aslında haklısın, şiir her an şairini hep yanı başında ister. Hani hep denildiği gibi, gerçekten şiir ‘kuma’ kabul etmiyor. Şairi her an onunla yatsın kalksın, baktığı, gördüğü, düşündüğü, kokladığı, dokunduğu her şeyden şiir tozları toplasın ister. Bu öyle melankolik bir hâl ki şairin de bir süre sonra vazgeçilmezi oluyor, hatta yaşam tarzına dönüşüyor. Ama zaman geçtikçe her meslekte olduğu gibi şair de çıraklıktan ustalığa doğru evriliyor. Bu sözüm elbette şiirini geliştiren, doğru okumalar yapan ve şiirden emeğini esirgemeyen şairler için geçerli. Şiir ne kadar kıskanç olup alanını diğer edebiyat türlerine açmak istemese de şairlerin şiir üzerine kafa yormalarını, edebiyata biraz eleştirel de bakarak yeni pencereler açmalarını, şiir poetikalarını düz yazıya geçirip hem kendi dönemlerine hem de gelecek kuşaklara aktarması gerektiğini düşünenlerdenim. Bunun bir edebiyat okulu olduğunu düşünüyorum.  Örneğin; Cemal Süreya, Nâzım Hikmet, Melih Cevdet, Turgut Uyar gibi şairlerimizin kaleme aldıkları edebi metinleri bize yaşadıkları dönemin şiirleri, edebiyatı hakkında çok güzel bilgiler verip yol gösteriyor. Hatta şiirleri daha doğru tarafından okumamıza, tanık oldukları dönemin toplumsal ve siyasal zemini hakkında bilgi edinmemize yarıyor yazdıkları. Örneğin, Özdemir İnce’nin Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa’sını hangimiz okumadan şiir yazdık? Geleneği bilmeden şiir yazılabilir mi? Onun için şiiri her an omuzumda taşısam da sadece şiirde kalmadım, şiir üstüne düşünüp kafa yordum. Birikimimi dergilerde ya da kitaplarımda değerlendirdim. Dikenli Taç, bir şiirsel deneme kitabı. Şiirsel diyorum çünkü şiirsel bir dille yazdığım deneme tadında lirik yazılar toplamı. Ben, şiir okumalarımda uzunca süre tek şaire yoğunlaşır, kitaplarının tamamına ulaşmaya çalışır, didik didik okurum. Bir gün Ahmet Haşim okuyordum. Haşim, o ruhlar gezgini, tan kızıllığını giyinip ufka konuşan şair. Şiirle gece arasındaki ışıklı köprü, hırçın hayal denizi… Onun şiirlerindeki ‘gece, hüzün ve yalnızlık’ imgeleri beni çok etkiledi. Şiirinde adeta kendimi bulup onunla akrabalık kurdum, kendimce notlar aldım. Bu notları denemeye dönüştürdüm. Peşinden Cahit Külebi, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Gülten Akın, Yunus Emre, Didem Madak ve tabi ki Toroslar’ın büyük ozanı emmim Karacaoğlan ve diğerleri… Okurken aldığım notlar, hissettiklerim… bir de baktım ki bir deneme kitabına evriliyor. Aslında şunu gördüm, her şairin Necatigil’in deyişiyle “içine taş gibi oturan, ne kadar yazsa da bir türlü kurtulamadığı,” bir derdi vardı. Bu, Ahmet Haşim’de ‘gece ve hüzün’, Nâzım Hikmet’te ‘memleket hasreti’, Gülten Akın’da ise ‘yaşlanmanın ağrılı inceliği, ya da ‘bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüme’ tasalanıp duran Karacaoğlan. Yani başlarına bir dikenli taç olarak taktıkları şiirlerini, dikenlerin parça parça ettiği kalplerinden sızan kanlarıyla yazmışlardı. Ben o taçları şairlerinden kısa süreliğine ödünç alıp başıma taktım. Dediğin gibi arkadaş, yaşamın bir garantisi yok, ne kadar yazsak hep eksik kalacağız. Çünkü ömrümüz boyunca hep en iyi şiiri yakalamanın peşinden koşacağız ve asla yakalamayacağız; kim bilir. Şiirin lanetidir bu ve bir şair o kovalamacayı bıraktığı an gerçekten ölür. Dikenli Taç, benim baş tacı ettiğim, önünde saygıyla eğildiğim ustaların, bende iz bırakan şiirlerinde yaptığım sızılı yolculuk, onlarla dertleşmemdir bir bakıma. Öncelikle hayatta olmayanlardan başladım ki vefa borcumu ödeyeyim istedim. Bu denemelere devam ediyorum, şiirime hem bir es veriyorum hem de kaleme aldığım konuk şairlerimle daha da güçleniyorum.

T. Ç: İlginç gerçekten de dediklerin… Peki birbirinden farklı şiir izlekleri olan Şair Aydan’ın şahsen tanısa da tanımasa da sevdiği şairlerle ortak ve farklı yanları nelerdir desem?

A. Y: Aslında ilk soruda birazcık da olsa bu konuya girmiştim. Biraz daha açmak isterim tabi ki... Toplumların belleğine en çabuk giren, kişilerin düş dünyalarını veya gerçek yaşamdaki davranışlarını en üst düzeyde etkileyen yazın türüdür şiir. Her şair, şiirsel söylemini kendi özgünlüğünde oluşturur. Bunu, şiirin yapı taşı olan dili ve estetik yetkinliğini kullanarak yapar. Her şairin izlekleri, yaşadığı dönemin sancılarına, içsel aynasındaki yansımalarına, estetik birikimine ve söz sanatlarına olan hâkimiyetine göre şekillenir. Dediğin gibi benim şiirlerimde farklı izlekler var. Şiirde imgenin gücünü seviyorum ve baktığım birçok şeyde şiir arıyorum ve aklıma gelen kelimelerle bir kedinin yün yumağı ile oynaması gibi oynamak onları darmadağın edip dönüştürmek, yeni izleklerle buluşturmak istiyorum. Bu belki de deli saçması gelebilir bir başkasına göre ama keyifli bir oyun benim için. Şairleri tanıyıp tanımamak inan ki hiç önemli değil. Çünkü biliyorum ki şiirin akrabalığı, asil bir bağı vardır aramızda. Ustalardan el, dil, söz almışızdır. Bizden sonrakilere belki de biz vereceğiz o sesi. “Ancak bir şiirin yalnızlığında insan soyunun sesini duyabilen kişi, o şiirin ne dediğini anlayabilir” der Adorno. Yani şiir insan içindir öncelikle. Şair de insandır ve şiirleri acıları, öfkeleri, hüzünleri, kavgaları, hatta mutluluklarıdır. Benim hüznüme ya da sevincime ses olan her şairin şiiri beni içine çeker. Şiir izleği o büyülü fenerini yakar ve beni yola çıkarır. Örneğin Cemal Süreya ve Karacaoğlan ile erotizm ve aşkın o saf, özgün ve en serseri hâlini sever, benzer izlekten yola çıkarım. Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif ile günümüzde de ülkemizi sarmalına almış olan sistemin karanlığına, emperyalizmin ağırlığına, yozluğa, emeğin sömürüsüne ve insanların ötekileştirilmesine karşı duyulan öfke, direnç ve umudun izleğinde yürürüm.  Gülten Akın, Didem Madak, Arife Kalender, Sennur Sezer ve daha birçok şair kadınlarımızın yaptığı gibi aynı öfke ve hüzün izleğinde buluşur eril zihniyet ve yerleşik ahlâkın kadın ve çocuklar üzerindeki acımasızlığına karşı kendimi en iyi ifade etme biçimim olan şiirimle kavgamı veririm. Yani diyeceğim, dert aynıysa şiirde aynı gözeden çıkar, farklı kanallardan yürüse de aynı denize dökülür. İyi ki o güzel şairler vardılar. Bizler ve bizden sonraki şairlerin varlığıyla o büyülü denizin daha da renklenip güzelleşeceğinden eminim.

T. Ç: Okuduğun şairler, şairliğine bir şey kattı mı yoksa şairliğinden çok şey götürdü mü? Bunu şunun için diyorum: Pek çok şiir yazan(!) etkilenmemek içir okumadığını söylüyor. Ne demek istersin bu konuda?

A. Y: Özdemir İnce, “Şiir yazmak için hem geleneği hem de çağdaş, günümüzün şiirini çok iyi takip etmek gerektiğini,” söyler ki çok haklıdır bence. Geleneği, yani Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı Veli’yi, Pir Sultan’ı bilmemek sadece eksiklik değil, zaten hiç olmamak anlamına gelir. Günümüz çağdaş şiirin nereden gelip nereye gittiğini takip etmezsek, iyi çevirilerden diğer ülke şiirlerini okumazsak çok eksik kalmışızdır demektir. “Etkilenmemek için okumadığını,” söyleyenlerin şair olduğunu düşünmüyorum, ancak kendi fasit çemberlerinde döner dururlar. Ne estetikten, ne söz sanatlarından haberlidirler. Felsefe, mitoloji, tarih, coğrafya, bilinen her bilgi illaki şiir olması gerekmiyor şiiri beslemesi için. Hatta diğer sanat dalları, resim, müzik, tiyatro, sinema vs... Hepsi şairin imgelem dünyasını geliştirir. Birçok öyküden, romandan, resimden, filimden yola çıkarak bir şiire başladığımı biliyorum. İzlediğim bir kovboy filminde şöyle bir sahne vardı. Kovboy, hızla ve endişeyle küçük tahta kulübesine giriyor. Görüyor, içeride karısının ve çocuklarının öldürüldüğünü... Kulübenin tahta aralığından süzülen tozlu ışıktan görüldüğü üzere, duvardaki saat durmuş ve bir resim de yan yatmıştır. Filmin o sahnesinde kalakaldım. Sonra kitabıma girecek olan “Saat Çıkmazı” adlı şiirimin ilk dizesini yazdım. “Saatler yavaşladı/ resim daha tozlu görünüyor şimdi…” Şairim diyorsan okuyacaksın, hem de zamanla yarışırcasına. En büyük korkum okumalarımı bitiremeden ölüp gitmemdir. Ama bu bir gün olacak, okumayı yetiştiremeyeceğim kitaplardan şimdiden özür diliyorum.

T. Ç: Umarım bu dediklerin okumadan yazanların kulaklarına küpe olur… Sanırım senin için bazı hemcinslerin, eril çoğu şairden daha bir ayrıcalıklı ve önemli. Bunu sadece kadın bakışına sahip olmakla açıklamak yetersiz olur gibi geliyor bana. Yanılıyor da olabilirim ama bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum, söyler misin?

A. Y: Şairi eril ve dişil diye asla ayırmam. Gerek kadın gerekse erkek şair tarafından yazılsın, şiirdir benim için biricik olan. Hangi cins tarafından yazılırsa yazılsın, iyi şiir, has şiir vardır. Ülkemizde ne yazık ki her geçen gün sayısı gittikçe artan kadın cinayetleri ve tacizlerinin en önemli sebebi bu konuda yeterli toplumsal bilince ulaşılmamış olunması ve sistemin kadını koruyacak hukuki mekanizmaları harekete geçirememiş olmasıdır. Aslında toplumsal cinsiyeti ‘kadın’ ya da ‘erkek’ olarak değil de ‘insan’ olarak belirleyip bu pencereden bakabilirsek, yeni nesli bu bakışla yetiştirip gerekli zihniyet devrimine ulaşabilirsek, bu kahredici sorun çözülebilir sanırım. Evet, ben bir süredir ‘şair kadınlar’ konusuna kafa yoruyorum ve birçok dergide de yazıyorum bunu. 230’a yakın şair kadınla anket yaptım. Bu işin sosyolojik ve tarihsel boyutunu inceledim. İlginç tespitlerim oldu. Öncelikle şunu diyebilirim: Düşünün, hâlen kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören, ruhen ve bedenen alabildiğince sömüren, ezen, adaleti susturup kadına şiddet uygulayan ve çocuk, kadın tacizleri gündeminden düşmeyen, yüzü batıya, ayakları doğuya dönük erkek egemen bir iktidara sımsıkı tutunan bir toplumda ‘kadın şair’ olmak hiç de kolay değil; olmayacak da... Bu yüzden ‘şair’ kimliğini almış erkeklerin çok çok altındadır ‘kadın şair’ sayısı. Bu yüzden şiire oldukça geç başlamış, ilk kitabını oldukça geç almıştır eline. Zaten antolojilerde de fazla yer verilmez onlara. Hatta yazar kimliğini gizlemek durumunda kalmışlardır çoğu zaman. Çünkü eril düşünce öncelikle sanatın yaratıcısı değil ‘konusu’ olarak bakar kadına. Başta koca, çocuk, akraba olmak üzere toplumsal baskılar nedeniyle estetik ve sanatsal birikimini erkek şair kadar rahat kullanamaz kadın şairler. Unutmayalım “Kadından şair mi olurmuş, onlar zaten şiirdir” veya “Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman / mangalın küle mahcubiyeti artar,” diyen erkek şairleri de gördük. Ama şair kadınlar, geçmişten günümüze her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da kavgasını vermiş, susmamış, engelleri aşmış, şiirde kadın rüzgârını özgürce estirip yazın hayatında ‘ben de’ varım demiştir. Divan döneminde eril dille yazan, mahlas kullanan şair kadın, Cumhuriyet döneminde bir muallime gibi görev yapıp topluma ders niteliğinde kendinden istenen/beklenen şiirleri yazmışsa da, günümüz çağdaş şiire gelindiğinde ustamız Gülten Akın’ın işaret fişeğiyle rüzgârı kendi yönüne çevirmiştir. Günümüzde şair kadınlarımızın edebiyatımızın üst düzeylerinde olduğunu görüyoruz. Çok kıymetli ödüller alıp şiirin sancağını inançla ve sabırla, eril zihniyetle ve yerleşik ahlâk baskılarına karşı dimdik durarak taşıyorlar. Sadece hemcinsim oldukları için değil ayrıcalıklı ve önemli görmem. Çok iyi şiirlere, çok iyi eserlere imza attıkları için. Onurlu dirençleri, azimleri ve dayanışmaları için. Şiirin inceliğinin ve lirizminin kadın sesinde ve yüreğinde çok daha iyi şekil aldığını gösterdikleri için.

T. Ç: Dediklerinize katılmamak olanaksız gerçekten de… Peki, Aydan Yalçın'ın bir şair olarak şiirlerine hangi dış-konular iç-konu/izlek olur ve içine düşen şiir tohumunu nasıl işler ve görünür yapar?

A. Y: Her şairin kendine göre izlekleri ve şiir yaratım süreci var. Artık şiirde de yaş almaya başlayınca estetik yetkinliğiniz, hayata bakışınız, toplumsal sorunlar karşısındaki duruşunuz, hassasiyetiniz, duygularınız, düşleriniz, okumalarınız gibi pek çok şey değişiyor… Yani hayata büyüdüğümüz gibi şiire de büyüyoruz. Bu büyüme olurken Veysel Çolak’ın dediği bir sözü kulağıma küpe yapmışımdır. O da şu: “Şiir de hep çırak kalınmalı, hep bir çırak gibi çalışılmalı,” der o. Gerçekten de öyle; çünkü şiirde hep bilinmeyeni, hep susanı ararsın, izlekler peşinde koşarsın, sözcükleri yıkar toplarsın, müzik kurarsın, renkler serpersin sonra tek tek silersin renkleri, aynadaki yansımana bakarsın sonra kırarsın aynayı ve ertesi gün ince ince yapıştırmaya çalışırsın, kavga büyüktür şiir de… Beni gündelik hayattan, sanattan, okuduğum bir kitaptan, bir görüntüden, sesten, doğadan, çarpıcı bir haberden alıp götüren, beni kendisiyle ne zaman buluşturacağını asla bilmediğim o ilk dizenin peşine düşerim. Aslında o ilk dize, şiir tanrıçasından ödünç alınan şiirin işaret fişeğidir ve şiirin kurgusunu çekirdeğinde taşır. Söz sanatları ve imge şiirimin olmazsa olmazı olduğundan bu defa iş emek aşamasına döner. Şiirime yakıştıracağım imgenin, sesin, sözün, müziğin, rengin peşine düşerim. İçsel izleklerim hüzün, yalnızlık, aşk, sevgi, ölüm, özlem, kadın ve hayatın içinden olan her şeyi içerir. Ama son zaman şiirlerimde ülkem gibiyim, maalesef. İçinde direnci, inancı, umudu ve isyanı yeşertmeye çalışan kırgın, öfkeli, kavgalı, güvensiz ve yalnız… Hâl böyle olunca son şiir kitabım Enkaz Sineması bir direnç, bir kavga, toplumsal sesi yüksek bir kitap olarak ortaya çıktı. Şimdilerde üzerinde çalıştığım şiir dosyamda ise bu ses daha da artıyor. Çünkü benim için şair, sadece estetik duygularla yazan biri değil; aynı zamanda çağının tanığı, halkının sesi ve vicdanıdır. Toplumsal uyanışı tetikleyendir. Toplumun nabzını tutar. Halkının acılarını, özlemlerini, umutlarını dile getirir. Şiir bütün sanat dallarının omurgasıdır ve kanatlarını her zaman ufka doğru açan bir öncü kuştur şair.

T.Ç: Ben ‘Enkaz Sinema’na da değinecektim. Çünkü söyleşi sorularımdan önce senden söz ederken bu kitabına, diline ve öfkene değinmiştim kısaca. Sen, biraz da olsa detaylandırdın, teşekkür ederim… Yaptığın bu güzel işler, senin elinden geldiğince nesnel olmanın sonuçları bana kalırsa. Ayrıca tüm şiirlerin neredeyse sesçil şiirler. Mırıldanarak okunacak şiirler değil gibi geldi bana, yanılıyor muyum? Bu yüzden özelde şiirin için ne demek istersin?

A. Y: Evet haklısın, mırıltıyı sevmiyor şiirim. İnişleri çıkışları, yükselişleri düşüşleri, lirizmi seviyor. Dediğim gibi şiirde aliterasyonları, iç dış uyakları, kafiyeyi kısaca tüm söz sanatlarını kullanmayı çok seviyorum. Müzik kurmadan, matematik kurmadan şiir yazmak bana emeksiz ve çok yavan geliyor. Ben, şiirin en yalın hâlinde bile derinlik arayanlardanım. Şiirimin vazgeçilmezi olan müzik, şiirimin coşkulu ve sesli okunmasını olanaklı kılıyor. Bu sebeple şiirlerimin çoğunu ezbere bilirim. Uluorta birçok yerde, evde iş yaparken, aracımla bir yerlere giderken, şiir okurken bulduğum çok olmuştur kendimi. Tabi, bütün bu düşünceler senin de tespitin gibi bana şair arkadaşlarımdan ya da okurlarımdan da gelen geri dönüşlerdir aynı zamanda. Özellikle son kitaplarımdaki şiirler oldukça lirik ve toplumsal ivmesi yüksek şiirler olduğu için mırıldanarak zaten okunamayacaktır. Şiir kendini nasıl okutacağını çok iyi bilir.

T.Ç: Sorulacak soru çok ama maalesef her şeyin bir sonu gibi sohbetimizin de sonuna geldik. Desem ki son soruyu sen sana sorsan ve yanıtını versen, olmaz mı?

A. Y: Elbette sevgili Tacim. O hâlde; son dönemlerde bana sıkça sorulan bir soruyu bu kez kendime sorayım. Son şiir kitabım Enkaz Sineması adı birçok kişiye ilginç geldi. “Yorgun Mermi” ve “Kül Yangını” olmak üzere iki bölümden oluşan Enkaz Sineması bu adı nereden aldı? Kitabın yaratım süreci ve poetikası hakkında bilgi verir misiniz diye.

Bildiğimiz gibi, 6 Şubat 2023’de yaşadığımız, on bir ilimizi darmaduman eden o kahredici ve yıkıcı deprem herkes gibi beni de derinden etkiledi. 40. günde başta Antakya, Maraş olmak üzere deprem bölgelerine gittiğimde gördüğüm manzara korkunçtu. Sessiz çığlıklarıyla hangi tarafa dönsem bir dolu enkazdı gördüklerim. Enkaz altında kalmış insanlarımız, enkaz altında kalmış şehirlerimiz, enkaz altında kalmış anılarımız, tarihimiz, enkaz altında kalmış aciz bir devlet, enkaz altında kalmış tanrı…   

Acı ve öfke büyüktü. Ama en büyüğü o kabullenemediğim çaresizlikti. Sorumluların duyarsızlığı, devletin acziydi. Hangi tarafa baksam sinema şeridi gibiydi enkaz. Her perde açılışında bir başka enkaz... Depremin enkazı bana başka bir şeyi daha gösterdi, aslında biz 22 yıldır enkaz altındaymışız da habersizmişiz. Sistemin acımasız, insanları yoksulluğa iten, aydınlarımızı zindanlara tıkan, her geçen gün bizi karanlığına çeken bir enkaz... İnsanlarımızın yaşadığı öfke, çaresizlik, yorgunluk elbette şiirlerime yansıdı. Şiir, şairi iyileştiren, sakinleştirendir de bir bakıma. Belli ki yazdığı için çıldırmamıştır Sait Faik. Enkaz Sineması, altında ezildiğimiz, yaşam mücadelesi verdiğimiz tüm enkazların kitabıdır. Ve ne yazık ki bu enkazın altında en çok kadınlar ve çocuklar kalıyor. Enkaz Sineması, “Yorgun Mermi” ve “Kül Yangını” olmak üzere iki bölümden oluştu, dediğim gibi. İlk bölüm şiirlerinde karanlık bir sistemin yozluğunda başta kadınlar olmak üzere tüm ülke insanlarının verdiği yaşam kavgaları, çaresizlikleri, öfkeleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan o büyük yorgunluklarını kaleme aldım. Kitabın ilk şiiri “Korkunun Islığı” adını taşıyan bir ırmak şiir... Aslında her birimizin ensesinde çalmıyor mu korkunun ıslığı? Korkunç bir çürümenin, kokuşmanın, bulantının sarmalında kalınlaşan maskelerimizin ardında, çoğu zaman kayıp bir tabloda, yorgun bir gölgede veya kekeme yalnızlığımızda yaşıyor, düşlerimizin çatısız barınağında oyalayıp duruyoruz kendimizi. O korkunç deprem ağrısının yanında, insanımıza gündelik hayatta dayatılan kısır döngünün şiirlerini ağırladım ilk bölümde. Bir yandan ‘Cumartesi Anneleri’nin ağıtı olurken, diğer yandan ülkemiz ve insanımız üzerinde oynanan tüm yoz ve karanlık oyunların üstüne “Şah-Mat” diyerek kocaman bir çizik attım ve gelecek, umutlu, güzel günlere seslendim.

“Kül Yangını” adlı ikinci bölümde ise her şeye rağmen insan kalabilmeyi, umudu ve direnci biraz daha öne çıkarmak istedim. “Ah, hayatın kovanı boş /petekleri bal dolu değil” derken “susun ve çekilin/ ben kavgamın/ siperlerini kazmaya gidiyorum/ gözlerinden başlıyorum/ parlatmaya hançeri” diyerek direncin ve isyanın yanında illaki umudu işaret ederek, kabuğunu öfkeyle kanırtan bir yaranın iyileşme sürecine girdiğimi düşünüyorum. Yani, yerleşik ahlâkın ve eril zihniyetin kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere insanlar üzerindeki yok ediciliğinin üstüne kırdım dümeni, biliyordum ki az ötede masmavi bir okyanus var, umutla, aşkla bizi kucaklamak için sabırsızca bekleyen. Kısaca, bu kitapta şiir poetikamı, insan, yaşam ve direnç üzerine kurdum, bunu slogana dönüştürmeden estetik bir kaygıyla yapmaya çalıştım. Umarım derdimi anlatabilmişimdir.

Bu kıymetli söyleşi için sana çok teşekkür ediyorum sevgili arkadaşım. Şiirin ışığında umut dolu, aydınlık ve güzel günlere hep birlikte yürümek dileğimle…

T. Ç: Ben de ayırdığın zaman ve içtenli sözlerin için; hem kendi adıma hem de okurlarımız adına teşekkür ederim.

 

AYDAN YALÇIN KİMDİR?

1964, Mersin/Silifke doğumlu Aydan Yalçın, ilk ve Orta öğrenimini Silifke’de, Lise öğrenimini Ankara'da tamamlamış. Yükseköğrenimini Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümünde yapmış. Müdür yardımcısı olarak görev yaptığı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan 2005’te emekli olmuş. Tekrar çalışma hayatına başladığı 2014’ten bu yana Mersin'de bir Özel Fizik Tedavi Merkezinde idareci olarak görev yapıyor.

Şiir ve yazıları; Varlık, Hayâl, Yasakmeyve, Sincan İstasyonu, Kurşunkalem, Mühür, Karşın, Lacivert ve Patika gibi birçok dergide yayımlandı. Şiirleri; Fransızca, İngilizce, Farsça, Rusça, Azerice, Romence, Kırgızca ve Özbekçeye çevrildi. Ulusal ve Uluslararası birçok kültür sanat ve edebiyat etkinliğinde yer aldı. Bir dönem Karşın adlı edebiyat ve sanat dergisinin yazı işleri müdürlüğünü de yapan Yalçın, BİSED (Bilim Sanat Edebiyat Derneği) ve TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) üyesidir.

Şiir Kitapları: Aşkence (2007), Ay Konuşsun (2010), Gül Makası (2013), Kırbaç Düğümü (2017), Dondurma Ağacım - Çocuk Şiirleri (2020), Enkaz Sineması (2024) ve Dikenli Taç (2019) adlı bir Deneme kitabı var.

Ödülleri:

       - Kumru Şiir ve Lâcivert Sanat 1.lik ve Jüri Özel Ödülü-İstanbul, 2005

       - A. Neşet Dinçer Özel Ödülü- Osmaniye, 2005 

      - Şair İbrahim Yıldız Mansiyon Ödülü, Eflani, 2010

       - BUYAZ İhsan Üren Şiir Ödülü (2024) sahibi.

Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)