19 Eylül 2026
Son Dakika

Fahrenheit 451'in yazarı Ray Bradbury: Bilimkurgu fikirkurgudur

Amerikan edebiyatının ve dünya bilimkurgu edebiyatının önemli köşe başlarından fantezi, bilimkurgu, korku, gizem olmak üzere çeşitli konularda yazan Ray Bradbury, bilimkurgunun, ana akım edebiyatın tatmin edemediği ihtiyacı karşıladığını, fikir kurgusunun eleştirmenlerce ihmal edildiğini söylüyor.

Fahrenheit 451'in yazarı Ray Bradbury: Bilimkurgu fikirkurgudur

Amerikan edebiyatının ve dünya bilimkurgu edebiyatının önemli köşe başlarından fantezi, bilimkurgu, korku, gizem olmak üzere çeşitli konularda yazan Ray Bradbury’nin en çok bilinen kitapları 1950'de yazdığı kısa hikâyelerden oluşmuş romanı Mars Yıllıkları ve 1953'te yazdığı başyapıtı olan Fahrenheit 451’di.

Ray Bradbury’le yapılmış aşağıdaki değerli konuşma, tozlu dolabının bir köşesinde bulunmuş ve Paris Review’de 2010 yılında yayınlanmış metindir.

Neden bilimkurgu yazıyorsunuz?

Bilimkurgu, fikirlerin kurgusudur. Fikirler beni heyecanlandırır; heyecanlandığım anda adrenalinim yükselir ve bir bakmışım ki enerjiyi bizzat o fikirlerden alıyorum. Bilimkurgu zihinde doğan, henüz var olmayan ama yakında var olacak, herkes için her şeyi değiştirecek ve hiçbir şeyin bir daha asla eskisi gibi olmayacağı bir fikirdir. Dünyanın küçük bir parçasını değiştiren bir fikre sahip olduğunuz anda, bilimkurgu yazıyorsunuz demektir. O her zaman mümkün olanın sanatıdır; asla imkansızın değil.

Düşünsenize altmış yıl önce, yazarlık kariyerimin başındayken, bir hap yutup Katolik Kilisesi'ni yıkan ve kadınların özgürleşmesini başlatan bir kadın hakkında hikaye yazmayı düşünseydim... O hikayeye muhtemelen gülüp geçerlerdi; oysa bu, gerçekleşmesi mümkün olan şeyler arasındaydı ve harika bir bilimkurgu olurdu. Eğer 1800'lerin sonlarında yaşamış olsaydım, tuhaf araçların yakında Amerika Birleşik Devletleri topraklarında dolaşacağını ve yetmiş yıl içinde iki milyon insanın ölümüne yol açacağını öngören bir hikaye yazabilirdim. Bilimkurgu sadece mümkün olanın değil, apaçık ortada olanın da sanatıdır. Otomobil ortaya çıktığı anda, onun da yol açtığı kadar çok insanın ölümüne neden olacağını öngörebilirdiniz.

Bilimkurgu, ana akım edebiyatın tatmin edemediği bir ihtiyacı mı karşılıyor?

Evet, öyle çünkü ana akım edebiyat, son elli yılda kültürümüzde yaşanan değişimlere pek dikkat etmedi. Çağımızın başlıca fikirleri —tıptaki gelişmeler, türümüzü ileriye taşımak adına uzay keşiflerinin önemi— ihmal edildi. Eleştirmenler genellikle yanılıyor ya da on beş, yirmi yıl geç kalıyorlar. Bu büyük bir utanç. Çok şeyi kaçırıyorlar. Fikir kurgusunun neden bu denli ihmal edildiği benim aklımın ermediği bir konu. Bunu, entelektüel züppelik dışında bir şeyle açıklayamam.

Yine de bir zamanlar eleştirmenlerden ve entelektüellerden her kesimce takdir görmek istediğiniz bir dönem olmuştu, değil mi?

Elbette. Ama artık değil. Eğer Norman Mailer'ın benden hoşlandığını öğrenseydim, intihar ederdim. Sanırım o, takıntılı biriydi. Kurt Vonnegut’un benden hoşlanmamasına da memnunum. Sorunları vardı korkunç sorunları. Dünyayı benim gördüğüm gibi göremiyordu. Sanırım ben fazla Pollyanna’ydım, o ise fazla Cassandra. Aslında kendimi Janus olarak, yani yarı Pollyanna yarı Cassandra olan, geleceğe dair uyarılar yapan ve belki de fazla geçmişte yaşayan —her ikisinin birleşimi— o iki yüzlü tanrı olarak görmeyi tercih ederim. Ama aşırı iyimser olduğumu da sanmıyorum.

Vonnegut uzun bir süre bilimkurgu yazarı olarak yaftalandı. Sonra aslında hiçbir zaman bilimkurgu yazarı olmadığına karar verildi ve ana akım edebiyat dünyasında itibar kazandı. Böylece Vonnegut ‘edebiyat’ kategorisine dahil oldu; siz ise hâlâ sınırda bir yerdesiniz. Sizce Vonnegut, bir Cassandra olduğu için mi başarıya ulaştı?

Evet, işin bir parçası da bu. Onun şöhretini sağlayan şey, New Yorklu eleştirmenlerin hayranlık duyduğu o korkunç, yaratıcı karamsarlıktı. New Yorklular hem kendilerini kandırmaya hem de felakete sürüklemeye bayılırlar. Ben öyle yaşamak zorunda kalmadım. Ben bir California çocuğuyum. Kimseye nasıl yazması gerektiğini söylemem, kimse de bana söylemez.

Yine de Amerikan Edebiyatına Üstün Katkı Madalyası’nı aldınız. Bu sizin için ne kadar önemliydi?

Harika bir geceydi. Gerçi otel odama dönmek tam bir sorundu. New York’ta törenin yapıldığı otel o kadar büyüktü ki içimi umutsuzluk kapladı. Felç geçirdiğimden beri çok yavaş yürüyorum. O gece şöyle bir tabela gördüm: "Sıradaki tuvalet: 280 mil." Kayıt masası sekizinci kattaydı. Sadece yukarı çıkıp kayıt yaptırmak için bile asansör beklerken on dakika harcıyorsunuz! O gece kadınlardan bazıları beni odama götürürken, "Allah aşkına, erkekler tuvaleti nerede?" diye sordum. Bir türlü bulamadık. Kızlardan biri, "Şurada saksıda bir palmiye var, gidip onu kullansana," dedi. Ben de gittim. Kimse beni görmedi. En azından ben öyle düşünüyorum.

O ödül, bilimkurgunun saygın bir tür haline geldiğinin bir işareti miydi?

Bir bakıma öyle. İnsanların bizi gün yüzüne çıkarmayı kabullenmesi ve bizimle alay etmeyi bırakması epey zaman aldı. Genç bir yazarken bir partiye gidip birine bilimkurgu yazarı olduğunuzu söylediğinizde hakarete uğrardınız. Bütün akşam size Flash Gordon ya da Buck Rogers derlerdi. Elbette altmış yıl önce bu alanda neredeyse hiç kitap yayımlanmıyordu. Hatırladığım kadarıyla, 1946 yılında sadece iki bilimkurgu antolojisi yayımlanmıştı. Zaten hepimiz çok fakir olduğumuz için onları satın alacak gücümüz de yoktu. İşte o denli yokluk içindeydik, alan o denli kısıtlıydı ve her şey o denli önemsiz görülüyordu. Nihayet ilk kitaplar —ki bunların çoğu ellilerin başındaydı— yayımlanmaya başladığında ise nitelikli edebiyat dergilerinde haklarında inceleme yazıları çıkmıyordu. Hepimiz, bilimkurgu yazarı olduğumuzu gizleyen yazarlardık.

Bilimkurgu, yazara kavramsal bir önermeyi keşfetmesi için daha kolay bir yol mu sunuyor?

Fahrenheit 451’i ele alalım. Kitap yakma gibi çok ciddi bir konuyla uğraşıyorsunuz. İnsanlara vaaz vermeye başlamamak konusunda dikkatli olmanız gerek. Bu yüzden hikâyenizi yakın bir geleceğe taşıyor ve yangın söndürmek yerine kitap yakan bir itfaiyeci yaratıyorsunuz —ki bu başlı başına harika bir fikir— ve onu, belki de kitapların yakılmaması gerektiğini keşfedeceği bir maceraya çıkarıyorsunuz. İlk kitabını okuyor. Âşık oluyor. Sonra da hayatını değiştirmesi için onu dünyaya salıyorsunuz. Bu harika bir gerilim hikâyesi; üstelik içine, ahkâm kesmeden anlatmak istediğiniz o büyük hakikati de yerleştirmiş oluyorsunuz.

Bilimkurgudan bahsederken sık sık Perseus ve Medusa’nın başı metaforunu kullanırım. Hakikatin yüzüne doğrudan bakmak yerine, omzunuzun üzerinden yansıtıcı bir bronz kalkanın yüzeyine bakarsınız. Sonra kılıcınızla geriye doğru uzanıp Medusa’nın başını kesersiniz. Bilimkurgu geleceğe bakıyormuş gibi yapar ama aslında tam önümüzde duran şeyin yansımasına bakmaktadır. Böylece, aşırı ciddiyete veya entelektüel kasıntılığa kapılmadan işin tadını çıkarmanızı sağlayan, dolaylı bir bakış açısı —bir tür sekme etkisi— elde edersiniz.


Kendi döneminizdeki bilimkurgu yazarlarını okur musunuz?

Bir alana adım attıktan sonra o alanda çok az okuma yapmanız gerektiğine hep inanmışımdır. Yine de işin başındayken herkesin neler yaptığını bilmek iyidir. On yedi yaşımdayken Robert Heinlein ve Arthur Clarke’ın tüm eserlerini, Theodore Sturgeon ve Van Vogt’un ilk yazılarını —yani Astounding Science Fiction dergisinde yer alan herkesi— okumuştum; ancak bilimkurgu konusundaki asıl büyük ilham kaynaklarım H. G. Wells ve Jules Verne’dir. Verne’e çok benzediğimi fark ettim; o da benim gibi ahlaki kıssalar yazan, insani değerler üzerine dersler veren bir yazar. İnsanoğlunun çok tuhaf bir dünyada tuhaf bir konumda olduğuna ve ahlaki davranarak zafer kazanabileceğimize inanır. Kahramanı Nemo —ki bir bakıma Melville’in çılgını Ahab’ın diğer yüzüdür— insanlara barış yolunu göstermek amacıyla ellerinden silahlarını alarak dünyayı dolaşır.

Peki ya sizden daha genç yazarlar?

Bu alandaki genç yazarları okumamayı tercih ediyorum. Sizin de üzerinde çalıştığınız bir fikri onların bulduğunu fark etmek, çoğu zaman insanda karamsarlık yaratabiliyor. İnsanın tek istediği, kendi işine bakmaktır.

Yazmaya ne kadar erken başladınız?

Her şey Poe ile başladı. On iki yaşımdan on sekiz yaşıma kadar onu taklit ettim. Poe’nun o mücevher gibi işlenmiş üslubuna âşık olmuştum. O bir mücevher ustasıdır, değil mi? Edgar Rice Burroughs ve John Carter için de aynısı geçerli. Geleneksel korku hikâyeleri yazıyordum —ki sanırım bu alana giren herkes işe bunlarla başlar— hani şu mezarlara kapatılan insanlar falan... Mısır labirentleri çizerdim.

On iki yaşında olduğum o yıl, yani 1932’de her şey bir mayalanma sürecine girdi. İşin içinde Poe, Carter, Burroughs ve çizgi romanlar vardı. Hayal gücünü besleyen pek çok radyo programı dinlerdim; özellikle de Chandu the Magician (Sihirbaz Chandu) adlı programı. Eminim dışarıdan bakınca epey bayağı bir yapımdı ama benim için öyle değildi. Program her gece sona erdiğinde oturur ve tüm senaryoyu hafızamdan kaleme alırdım. Kendime engel olamazdım. Chandu dünyanın tüm kötü adamlarına karşı savaşırdı, ben de öyle. O, psişik bir çağrıya yanıt verirdi; ben de verirdim.

Çizim yapmayı da severdim, bir karikatüristtim aynı zamanda. Hep kendi çizgi bant serimin olmasını istemişimdir. Yani sadece Tarzan hakkında yazmakla kalmıyor, kendi pazar günü bantlarımı da çiziyordum. Klasik macera hikâyeleri hazırlar; bunları Güney Amerika’da, Azteklerin arasında ya da Afrika’da kurgulardım. Hikâyelerde mutlaka güzel bir genç kız ve bir kurban etme ritüeli olurdu. Böylece sanat dallarından birine yöneleceğimi biliyordum; çiziyor, oyunculuk yapıyor ve yazıyordum.

Oyunculuğu nerede yapıyordunuz?

Bir gün, on iki yaşımdayken Tucson, Arizona’da, tüm arkadaşlarıma en yakın radyo istasyonuna gidip oyuncu olacağımı söyledim. Arkadaşlarım gülerek, "Orada tanıdığın biri var mı?" diye sordular. "Hayır," dedim. "Peki, sözünü geçirebileceğin biri?" "Hayır," dedim. "Öylece takılacağım ve ne kadar yetenekli olduğumu keşfedecekler." Böylece radyo istasyonuna gittim; iki hafta boyunca etrafta dolanıp kül tablalarını boşalttım, gazete almaya koştum, kısacası ortalıkta dolaşıp durdum. Ve iki hafta sonra, her cumartesi gecesi çocuklara çizgi bantları —Bringing Up Father, Tailspin Tommy ve Buck Rogers— okuduğum bir radyo programında buldum kendimi.

Çeşitli etkilere açık biriymişsiniz gibi görünüyor.

Bir yığın ıvır zıvırın oluşturduğu bir karmaşa; işte ben buyum. Ama o yığın, yüksek bir alevle yanıyor. Benim de "edebi" aşklarım oldu. Kendimi gece yarısı Amerika'yı boydan boya geçen bir trende, en sevdiğim yazarlarla sohbet ederken hayal etmeyi severim; o trende, fikir odaklı kurguyla ilgilenen George Bernard Shaw gibi insanlar da olurdu mesela. Kendisi de zaman zaman bilimkurgu sayılabilecek şeyler yazmıştır. Gecenin geç saatlerine kadar oturur, fikirleri evirip çevirir ve şöyle derdik: "Pekala, 1900'lerde kadınlar hakkında bu doğruysa, acaba yıl 2050'de mi geçecek?”

Ray Bradbury 2009

O trende başka kimler olurdu?

Pek çok şair: Hopkins, Frost, Shakespeare. Ve Steinbeck, Huxley, Thomas Wolfe gibi yazarlar.

Wolfe'un size nasıl bir katkısı oldu?

O, büyük bir romantikti. On dokuz yaşındayken, sizin için dünyanın kapılarını aralar. Hayatımızın belli dönemlerinde belli yazarlardan besleniriz ve belki de onlara bir daha hiç dönmeyiz. Wolfe, on dokuz yaşındayken mükemmeldir. Eğer otuz yaşınızda Shaw'a tutulursanız, bu ömürlük bir aşk olur. Bence Thomas Mann'in bazı kitapları için de aynı şey geçerli. Venedik'te Ölüm'ü yirmi yaşımdayken okumuştum ve o günden beri her yıl daha da güzelleşti gözümde. Üslup, hakikattir. Kendiniz, korkularınız ve hayatınız hakkında ne söylemek istediğinizi tam olarak belirlediğinizde, bu sizin üslubunuz haline gelir; artık kelimeleri kendi hakikatinize uygun şekilde nasıl kullanacağınızı öğretebilecek yazarlara yönelirsiniz. John Steinbeck'ten, fazla yoruma boğmadan tüm o derinlikli gözlemleri metne yedirerek nasıl nesnel bir dille yazılacağını öğrendim. John Collier ve Gerald Heard'den çok şey öğrendim; ayrıca aralarında özellikle Eudora Welty ve Katherine Anne Porter'ın da bulunduğu pek çok kadın yazara büyük bir hayranlık duydum. Hâlâ Edith Wharton ve Jessamyn West'i açıp yeniden okurum; The Friendly Persuasion (Dostça İkna), en sevdiğim öykü kitaplarından biridir.

İlk büyük başarınız olan Mars Yıllıkları (The Martian Chronicles) bir roman olarak adlandırılsa da aslında bir öykü kitabıydı; bu öykülerin birçoğu kırklı yıllarda ucuz kâğıda basılan popüler kurgu dergilerinde yayımlanmıştı. Bunları neden bir roman çatısı altında toplamaya karar verdiniz?

1947 civarında, ilk kitabım Dark Carnival'ı yayımladığım dönemde, radyo dünyasının önemli isimlerinden —yönetmen, yazar ve yapımcı— Norman Corwin'in sekreteriyle tanıştım. Onun aracılığıyla Corwin'e Dark Carnival'ın bir nüshasını gönderdim ve şöyle bir not iliştirdim: "Eğer bu kitabı benim sizin işlerinizi sevdiğim kadar severseniz, bir gün size bir içki ısmarlamak isterim." Bir hafta sonra telefon çaldı; arayan Norman'dı. Bana, "Bana içki ısmarlamayacaksın, ben sana akşam yemeği ısmarlayacağım," dedi. Bu, ömür boyu sürecek bir dostluğun başlangıcıydı. Beni yemeğe götürdüğü o ilk seferde, ona "Ylla" adlı Mars hikâyemden bahsettim. "Vay canına, harika; bunlardan daha fazla yazmalısın," dedi. Ben de öyle yaptım. Bir bakıma, Mars Yıllıkları'nın doğuşuna yol açan şey buydu.

Bir sebep daha vardı. 1949'da eşim Maggie, ilk kızımız Susan'a hamile kaldı. O zamana kadar Maggie tam zamanlı çalışıyor, ben ise evde oturup kısa öykülerimi yazıyordum. Ancak bebek dünyaya geleceği için daha fazla para kazanmam gerekiyordu. Bir kitap sözleşmesine ihtiyacım vardı. Norman, editörlerle tanışıp iyi bir izlenim bırakmam için New York'a gitmemi önerdi; ben de bir Greyhound otobüsüyle New York'a gittim ve geceliği elli sent olan bir YMCA'de kaldım. Öykülerimi bir düzine yayınevine götürdüm. Kimse onları istemedi. "Biz öykü yayımlamıyoruz," dediler. "Kimse okumuyor. Hiç romanın yok mu?" Ben de, "Hayır, yok," dedim. "Ben bir kısa mesafe koşucusuyum, maraton koşucusu değil." Tam eve dönmeye hazırlanırken, son gecemde Doubleday'de çalışan Walter Bradbury adında bir editörle (kendisiyle bir akrabalığım yoktu) akşam yemeği yedim. Bana, "O Mars öykülerinin hepsini alıp birbirine bağlasan ortaya bir kitap çıkmaz mıydı?" dedi. "Adına da Mars Yıllıkları diyebilirdin." Bu başlık onundu, benim değil. "Aman Tanrım," dedim. 1944'te, yirmi dört yaşımdayken Winesburg, Ohio'yu okumuştum. Kitaptan öylesine etkilenmiştim ki, "Bir gün ben de böyle bir kitap yazmak isterim ama konusunu Mars'ta geçiririm," diye düşünmüştüm. Aslında 1944'te bununla ilgili bir not bile almıştım ama unutmuştum.

YMCA'de bütün gece uyumayıp bir taslak hazırladım. Ertesi sabah taslağı ona götürdüm. Okudu ve "Sana yedi yüz elli dolarlık bir çek vereceğim," dedi. Los Angeles'a döndüm, kısa öykülerin hepsini birbirine bağladım ve böylece ortaya Mars Yıllıkları çıktı. Roman olarak adlandırılıyor ama haklısınız; aslında hepsi birbirine bağlı öykülerden oluşan bir kitap.

Kitaptaki en sevilen öykülerden biri, atom bombası atıldıktan sonra da işlemeye devam eden mekanize bir evi konu alan "Yumuşak Yağmurlar Gelecek"tir. O öyküde hiç insan yok. Bu fikir aklınıza nereden geldi?

Hiroşima bombalandıktan sonra, bir evin dış cephesinin fotoğrafını görmüştüm; bombanın şiddetiyle, orada yaşamış insanların gölgeleri duvara kazınmıştı. İnsanlar yok olmuştu ama gölgeleri kalmıştı. Bu beni öylesine etkiledi ki, o öyküyü yazdım.

Mars Yıllıkları’ndaki ve diğer bazı kitaplarınızdaki bölümlerin kimisi son derece lirik bir anlatıma sahip. Bu lirizm nereden geliyor?

Hayatım boyunca her gün bolca şiir okumaktan. En sevdiğim yazarlar, meramını güzel ifade edebilenler olmuştur. Eudora Welty’yi incelerdim. Onun, tek bir satırda size atmosferi, karakteri ve hareketi sunabilme gibi olağanüstü bir yeteneği vardır. Tek bir satırda! İyi bir yazar olmak için bu tür şeyleri incelemelisiniz. Welty, bir kadını odaya sokup etrafına bakmasını sağlardı sadece. Tek bir hamlede size hem odanın havasını hem de kadının karakterine dair o hissi verirdi ve eylemin kendisi. Hepsi yirmi kelimeye sığdırılmış. İnsan da "Bunu nasıl başardı?" diye soruyor. Hangi sıfat? Hangi fiil? Hangi isim? Bunları nasıl seçip bir araya getirdi? Çok tutkulu bir öğrenciydim. Bazen Wolfe’un eserlerinden eski bir nüsha bulur, paragrafları kesip kendi hikâyeme yapıştırırdım; çünkü kendim yapamıyordum, anlıyor musunuz? Çok çaresiz hissediyordum! Sonra da başkalarının romanlarındaki koca bölümleri, yazıya döküldüğünde nasıl bir his verdiğini görmek için tekrar yazardım. Ritimlerini kavramak için.

Peki ya Proust, Joyce, Flaubert, Nabokov; yani edebiyatı üslup ve biçim ekseninde ele alan yazarlar? Bu düşünce tarzı hiç ilginizi çekti mi?

Hayır. Eğer birileri uykumu getiriyorsa, getiriyordur. Tanrım, Proust’u okumayı o kadar çok denedim ki... Üslubunun güzelliğini takdir ediyorum ama beni uyutuyor. Joyce için de aynısı geçerli. Joyce’un pek fazla fikri yoktur. Ben tamamen fikir odaklıyımdır; belli türdeki Fransız yazınını ve İngiliz hikâye anlatıcılığını daha çok takdir ederim. Bir dünyada yaşayıp da fikirlerin bize neler yaptığına hayranlık duymamayı aklım almıyor.

Kendi kendinizi yetiştirdiniz, değil mi?

Evet, öyle. Tamamen kütüphanede yetiştim. Hiç üniversiteye gitmedim. Waukegan’da ilkokuldayken ve Los Angeles’ta lisedeyken kütüphaneye gider, her yaz uzun günlerimi orada geçirirdim. Waukegan’da Genesee Caddesi’ndeki bir dükkândan dergiler çalar, okur, sonra da onları tekrar raflara geri koyardım. Böylece gözlerimle o yazıları zihnime kazır ve dürüst kalırdım. Kalıcı bir hırsız olmak istemezdim; ayrıca okumadan önce ellerimi yıkamaya çok dikkat ederdim. Ama kütüphane ortamı, sanırım kedi nanesi etkisi yaratıyor insanda: Bakılacak ve okunacak o kadar çok şey var ki, insan heyecandan kendi etrafında dönmeye başlıyor. Üstelik okula gitmekten çok daha eğlenceli; çünkü kendi listenizi kendiniz oluşturuyorsunuz ve kimseyi dinlemek zorunda kalmıyorsunuz. Çocuklarımın bazı öğretmenleri tarafından eve getirip okumaya zorlandıkları ve notlandırıldıkları o kitaplardan bazılarını gördüğümde... Peki ya o kitapları sevmiyorsanız?

Ben bir kütüphaneciyim. Kütüphanede kendimi keşfettim. Kendimi bulmaya kütüphaneye gittim. Kütüphanelere âşık olmadan önce, sadece altı yaşında bir çocuktum. Kütüphane; dinozorlardan Antik Mısır'a kadar tüm merak duygularımı besledi. 1938'de liseden mezun olduğumda, haftada üç gece kütüphaneye gitmeye başladım. Bunu neredeyse on yıl boyunca her hafta yaptım ve sonunda, 1947'de, yani evlendiğim sıralarda, artık işimin bittiğini düşündüm. Böylece yirmi yedi yaşımdayken kütüphaneden mezun oldum. Kütüphanenin asıl okul olduğunu keşfettim.

Yazmayı öğrenmek için üniversiteye gitmeye inanmadığınızı söylemiştiniz. Bunun sebebi nedir?

Üniversitede yazmayı öğrenemezsiniz. Yazarlar için çok kötü bir yerdir orası; çünkü öğretmenler her zaman sizden daha fazlasını bildiklerini sanırlar; oysa bilmezler. Önyargıları vardır. Henry James'i seviyor olabilirler; peki ya siz Henry James gibi yazmak istemiyorsanız? Örneğin, gelmiş geçmiş en sıkıcı yazar olan John Irving'i seviyor olabilirler. Okullarda son otuz yıldır eserleri okutulan pek çok yazarın neden okunduğunu ya da neden öğretildiğini anlayamıyorum. Öte yandan kütüphanenin hiçbir önyargısı yoktur. Bilgi, yorumlamanız için oradadır. Size ne düşüneceğinizi söyleyen biri yoktur. Bunu kendiniz keşfedersiniz.

Ama kitaplarınız okullarda yaygın olarak okutuluyor.

Öğretmenlerin neden beni kullandığını biliyor musunuz? Çünkü ben farklı bir dille, imgelerle konuşurum. Metaforlar yazarım. Hikâyelerimin her biri, aklınızda yer edecek birer metafordur. Büyük dinlerin hepsi birer metafordur. Daniel ve aslanların inindeki hikâye ya da Babil Kulesi gibi şeylere değer veririz. İnsanlar bu metaforları unutmazlar; çünkü o kadar canlıdırlar ki onlardan kurtulamazsınız; çocukların okulda sevdiği şey de budur. Roket gemileri, uzaydaki karşılaşmalar ve dinozor hikâyeleri hakkında okuyorlardı. Hayatım boyunca kırlarda koşturdum ve parlak nesneler topladım. Birini elime alıp çeviriyorum ve "Evet, bunda bir hikâye var," diyorum. Çocukların sevdiği şey de bu. Bugün hikâyelerim binlerce antolojide yer alıyor. Ve gayet iyi bir topluluğun içindeyim. Diğer yazarların çoğu, eserlerini metaforlarla kaleme almış, artık hayatta olmayan isimler: Edgar Allan Poe, Herman Melville, Washington Irving, Nathaniel Hawthorne. Bu yazarların hepsi çocuklar için yazdı. Öyle yapmıyormuş gibi davranmış olabilirler ama aslında öyleydi.

Kendi içgüdülerinizi takip etmek sizin için ne kadar önemli?

Aman Tanrım. Her şey demek. Birkaç on yıl önce bana Savaş ve Barış’ı sinemaya uyarlama fırsatı sunulmuştu. King Vidor’un yöneteceği Amerikan versiyonuydu. Teklifi geri çevirdim. Herkes, "Bunu nasıl yapabildin? Saçmalık bu, muazzam bir kitap!" dedi. Ben de, "Bana göre değil," dedim. Okuyamıyorum onu. Bitiremiyorum; denedim ama olmadı. Bu, kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Sadece ben ona hazır değilim. Çok özel bir kültürü yansıtıyor. İsimler kafamı karıştırıyor. Eşim ise bayılırdı; yirmi yıl boyunca her üç yılda bir okurdu. Böylesi bir senaryo için o bilindik ücreti teklif ettiler, bir yüz bin dolar; ama bu dünyada sırf para için bir şeyler yapamazsın. Sana ne kadar teklif ettikleri ya da ne kadar yoksul olduğun umurumda değil. Böyle koşullarda para kabul etmeyi haklı çıkaracak tek bir mazeret vardır: Ailenden biri ölümcül derecede hastadır ve biriken doktor masrafları yüzünden hepiniz mahvolma noktasına gelmişsinizdir. İşte o zaman derim ki: Hadi, kabul et o işi. Git Savaş ve Barış'ı yap ve berbat bir iş çıkar. Sonra da pişman olursun…

(Ray Bradbury’le yıllar önce yapılan bu konuşma burada kesiliyor.  Ray Bradbury Kaliforniya’nın Palm Springs kentinde, Santa Rosa Dağları’nın eteğindeki çölde bir tatil evi bulunuyor. Burası krom ve turkuaz renkli mutfağı ve arka bahçesindeki küçük yüzme havuzuyla, "Rat Pack" döneminin havasını taşıyan bir yapı. Birkaç yıl önce Bradbury, bir biyografi çalışması için yaptığım araştırmalar kapsamında garajında ​​saklanan bazı dosyaları incelememe izin vermişti. Küçücük bir depolama dolabının içinde, üzeri toz ve dökülmüş tavan sıvasıyla kaplı, derli toplu bir dosya dolabı buldum; bu dolapta, dergilerden kesilmiş sayfalar ve sararmaya yüz tutmuş kitap sözleşmeleri arasında Paris Review ibaresi taşıyan bir klasör yer alıyordu. Klasörün içinde, söz konusu derginin 1970’lerin sonlarında yazarla gerçekleştirdiği ve o güne dek yayımlanmamış, olağanüstü bir röportajın taslağı bulunuyordu. Röportajın neden yarım bırakıldığı belirsizliğini koruyor; ancak ekteki bir editör notuna göre, editör George Plimpton ilk taslağı "yer yer biraz gayriresmî, belki de aşırı coşkulu" bulmuştu. Ağustos ayında doksan yaşına girecek olan Bradbury, (5 Haziran 2012’de 91 yaşında öldü, GE) röportajı neden tamamlamadığını hatırlamıyor; muhtemelen konu kendisine yeniden sorulduğunda çoktan başka projelere yönelmişti. Yine de taslağın yeniden keşfedilmesiyle birlikte, çalışmayı güncelleyerek tekrar ele almayı kabul etti. Röportajı ilk gerçekleştiren kişi olan Paris Review katkı sağlayıcı editörü William Plummer 2001 yılında hayatını kaybettiği için devamını bilmiyoruz.)

(Sam Weller, Paris Rewiew, 2010)

RAY BRADBURY KİMDİR? RAY BRADBURY’NİN HAYATI

Bradbury, 1920 yılında Illinois eyaletinin Waukegan kentinde, yerel bir elektrik şirketinde hat işçisi olarak çalışan bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda L. Frank Baum ve Edgar Allan Poe’nun kitaplarına büyük bir tutkuyla bağlandı; sinemadan çizgi romanlara ve gezici sirklere kadar popüler kültürün içine daldı. Babasının 1920’ler ve 1930’lar boyunca sık sık işsiz kalması nedeniyle aile, Illinois ile Tucson (Arizona) arasında defalarca taşınmak zorunda kaldı. Köklerinden koparılmışlık ve yerinden edilme hissi; beş yaşındayken çok sevdiği büyükbabasını, iki yıl sonraysa zatürreye yakalanan bebek kız kardeşini kaybetmesiyle daha da derinleşti. Büyük kayıpların yarattığı bu deneyimler, yazarın eserlerinde sıkça karşımıza çıkar.

1934 baharında, bol güneş ve düzenli iş imkânlarının cazibesine kapılan Bradbury ailesi Kaliforniya’ya taşındı; Bradbury o tarihten beri burada yaşamaktadır. Gençliğinde patenleriyle tüm Hollywood'u dolaşır; Jean Harlow, Marlene Dietrich ve George Burns gibi yıldızlardan imza alır ve onlarla fotoğraflar çektirirdi. 1938'de Los Angeles Lisesi'nden mezun olduktan sonra Los Angeles Bilim Kurgu Birliği'ne katıldı ve burada yazarlar Robert Heinlein ile Leigh Brackett'la dostluk kurdu. 1940 yılında Heinlein'ın da yardımıyla, Batı Yakası'nda yayımlanan Script adlı edebiyat dergisine ilk profesyonel satışını gerçekleştirdi. Görme yetisindeki zayıflık nedeniyle İkinci Dünya Savaşı'na katılamayan Bradbury, tam da bu yıllarda Weird Tales ve Astounding Science Fiction gibi ucuz kâğıda basılan popüler kurgu (pulp) dergilerinde adını duyurmaya başladı. İkinci kitabı olan Mars Yıllıkları (The Martian Chronicles), hem bilim kurgu camiası hem de eleştirmenler tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı; bu, söz konusu tür için nadir görülen bir başarıydı. Christopher Isherwood, Bradbury'yi "gerçekten özgün" ve "çok büyük, sıra dışı bir yetenek" olarak nitelendirdi. Üç yıl sonra Bradbury, en çok tanınan eseri olan Fahrenheit 451 romanını yayımladı.

Bradbury Resimli Adam (The Illustrated Man), Karaahindiba Şarabı (Dandelion Wine), Kötü Bir Şey Geliyor Bu Yana (Something Wicked This Way Comes) ve 2009 tarihli öykü derlemesi We’ll Always Have Paris dahil olmak üzere toplamda elliden fazla kitap kaleme aldı. Televizyon ve sinema dünyasında da sıkça yer aldı; Alfred Hitchcock Presents dizisi için televizyon senaryoları ve John Huston'ın 1956 yapımı Moby-Dick uyarlaması için sinema senaryosu yazdı. 1964'te Pandemonium Tiyatro Topluluğu'nu kurarak kendi oyunlarını sahnelemeye başladı ve günümüzde hâlâ tiyatro çalışmalarıyla aktif olarak ilgilenmektedir. Ayrıca When Elephants Last in the Dooryard Bloomed gibi çeşitli şiir kitapları da yayımladı.

Mimari alanında bile çalışmalar yürüterek San Diego'daki Westfield Horton Plaza'nın tasarımına ve Disney EPCOT Merkezi'ndeki Spaceship Earth'ün iç mekân düzenlemesine katkıda bulundu.

Yaşamı boyunca sergilediği başarılar nedeniyle, 2000 yılında National Book Foundation (Ulusal Kitap Vakfı) tarafından "Amerikan Edebiyatına Seçkin Katkı Madalyası"na ve 2004 yılında "Ulusal Sanat Madalyası"na layık görüldü.

1999'da geçirdiği felç ve 2003'te elli altı yıllık eşi Marguerite'in vefatı gibi yakın dönemde yaşadığı talihsizliklere rağmen, Bradbury olağanüstü derecede aktif kalmayı sürdürdü)

Gercekedebiyat.com

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler