Tacim Çiçek: Yazmak için önce konuyu içselleştirmek gerek
Edebiyat dünyamızda kendine özgü bir yeri olduğunu düşündüğüm Tacim Çiçek, yazarlığı yalnızca metin üretmek olarak değil, düşüncesini derinleştirmenin ve anlaşılmayı, anlamı berraklaştırma süreci olarak da gören biri. Ali Ekber Ataş konuştu.
Onun imzasını yazdığı ve okuduğum pek çok kitabından edindiğim bir sonuç olduğu için diyorum bunu. Çünkü Çiçek’in yazı dünyasında eleştiri, metne sadakatle yaklaşmanın ve bağlamı tutturmanın bir yolu, yazmak; sorgulamak, düşüncesi de okurunu daha bilinçli bir kavrayışa davet etmek istemesinin sonucudur. Eleştiri, deneme, öykü, çocuk ve yetişkin romanlarıyla edebiyat dünyasında dikkat çeken Çiçek’le; yazarlığın, yazmanın sorumluluğunu, eleştirinin önemini ve de üretmenin güzelliğini konuştuk. Ali Ekber Ataş: Yazarlık yolculuğun nasıl başladı? Tacim Çiçek: Sevgili dostum, geçen zaman içerisinde yapay zekânın deneysel bir araçtan endüstriyel zorunluluğa dönüştüğü şu kritik eşikte, bununla yetinmeyip edebiyata, resme kısacası sanatın pek çok dalına da el attığı günümüzde edebiyatı, yazma serüvenlerimizi ve yazar sorumluluğumuzu konuşmak bazılarına gereksiz gibi gelebilir belki de… Ama biz, yine de doğru bildiğimizden şaşmayacağız… Yazarlık yolculuğum, yerli ve yabancı yazarların eserlerini okuyarak başladı. Sevdiğim kimi yazarların eserlerine imrendim. Okuma bende bir alışkanlıktan çok bir beyinsel beslenmedir, bunu özellikle belirtmek isterim. Bu yüzden de kişisel hayat hikâyemden kotardığım Kitap Hırsızı adlı romanımda okumayı nasıl edindiğimi uzun uzun anlatmıştım. Bir kütüphaneye ilk kez sınıf arkadaşlarımla öğretmenimiz tarafından götürülmüştüm. Çocuk kitaplarının gizemli dünyasının kapısını bize açan öğretmene hayran olmuştum. Ayrıca, öğretmen evinden kitaplar getirirdi sınıfa, içten sesiyle okurdu. Bazılarını da okumaları için verirdi bize. Her yeni kitap ayrı bir serüven ve zenginlik olurdu en azından benim için. Önceleri kendimi penceresiz, kapısız ve dört duvardan ibaret bir ev sanırdım kendimi; ama kitaplarla tanışınca içimden dışıma doğru pencereler açıldığını ve buradan da kitap ışıklarının içime huzme biçiminde dolduğunu duyumsadım. Çünkü okumaya başladığım her kitap ışıktan balyozuyla bende pencereler açtı. Böylece içimdeki bilgisizlik karanlığından kurtulmaya başladım. Bunu uzattım, çünkü bana göre iyi bir okur olmak yazabilmenin en olmazsa olmazı. Geçmiş Ceyhan’da Çocukluktu adlı kitabımda da nasıl yazar olmayı başardığımı, devamı niteliğindeki Hatıralar Manavkuyu’da da dergilerde, gazetelerde yazdıklarımla görünür olmaya, dergiler çıkarmaya, yazarlarla, şairlerle olan ilişkilerime detaylı biçimde yer vermiştim. Demem o ki daha fazla bilgi edinmek isteyenler, kişisel hayat hikâyemden kotardığım bu kitaplarıma bakabilirler… A. E. A: Yazmaya karar verdiğinde ilk adımı nasıl atarsın? Konu mu çağırır seni, yoksa sen mi konuyu ararsın? T. Ç: Bu yazmaya karar verdiğim konuya göre değişir tabii ki. Çünkü yaşanmışlıklardan soğurduklarım veya tümüyle kurguladıklarım da olsa yazdığım konuları bir dış uyaran olarak ilgimi çekmişse; önce içimde görünür olma, yani yazılma zamanını bekler. Birbirine benzer de olsa iki örnek vererek nasıl yazdığımı açıklamak isterim. Bu benzetmelerim tabii ki edebiyata şiirle ilgili olmayacak, çünkü şiirle ilişkimi kestim tamamen 1996’dan beri, on şiirim önemli özgün müzik yapan sanatçılar tarafından bestelenmiş olsa da öyküler, romanlar ve olumlu/olumsuz da olsa okuduğum kitapların bana yazdırdıkları ile ilgili olacak… Saksıya ya da toprağa ekilen, yani atılan tohumları, filizleninceye kadar toprağın içindeki gelişimini göremeyiz. Oysa o tohumlar besine, suya ulaşmak için çimlenir, saçaklanır önce. Ardından filizlenip yeryüzüne çıkar. Sonra neyin tohumlarıysa o olmaya başlar. İşte, dış uyaran dediğim yazılmaya değer konu, önce içimde çimlenir benzer biçimde. Sonra da filizlenir. Ben onu görünür olması için araştırarak, okuyarak, gözlem yaparak da beslerim... Tamam dediğimde de yazarım. Bu içselleştirmeyi bir doğum öncesine de Bir kadın, önce hamile kalmak zorundadır. Hamile kaldığında içinde taşıdığı canı hayata hazırlar. Dünyaya getirdiğinde de besleyerek, bakımını, gelişimini üstlenerek kendine yetebilecek düzeye gelen -kızsa kız, oğlansa oğlan- bir birey olana kadar emek verir… İşte ben de benzer biçimde kafamdan kâğıda ya da bilgisayara aktardığım her konuyu okurla baş başa bırakacak hâle getirene kadar emek veririm… Konuyu çağırdığım da olur kimi zaman, konunun ‘beni yaz’ diye seslendiği de olur tabii, ama asıl belirleyici olanın disiplinli bir çalışmak, içselleştirmek ve de yazmanın olmazsa olmazlarını uygulamak olduğunu da belirtmeliyim.
A. E. A: Yazarlarda “sorumluluk” kavramını nasıl tanımlarsın? Bir eleştirmen ve araştırmacı yazarın topluma karşı sorumluluğu ne olmalıdır? T. Ç: Kimseye nasıl bir yazar olması gerektiği konusunda reçete yazamam. Bu yüzden de sorunun ilk bölümüne yanıt vereceğim, çünkü herkes kendisinden sorumlu. Günümüzde belki de en tehlikeli görüş, ideolojisizlik ideolojisidir. Bu anlayışın sığınağı da, zırhı da “tarafsız”. Günümüzde bazı edebiyatçılar bu söyleme sıkı sıkıya bağlı. Çünkü egemen ideolojiden yana olduğunu gizlemiş görünür sanır kendisini. Böylelikle karşısında yer alacak olanları kendi tarafına çekmeye çalışır. “Benim gibi düşünmek zorundasın” formülünü toplumuna dayatan erkin yandaşları, edebiyatçıları çoğunlukla “tarafsızlık” maskesiyle tehlikeli gördükleri kesimlerin bilinçlenmelerini engellemeye soyunur, çalışır. Bu bir yaşam biçimidir ve ancak egemen ideolojiye hizmet eder. Bunu, Reddediyorum adlı kitabımda yer alan Bazı Edebiyatçıların Hastalıklı Hâlleri başlıklı yazımda detaylandırmıştım. Uzatmadan, sorumluluk için ŞOLOHOV’dan ödünç alayım diyeceğimi: Beni anlamak istemeseler de, sözümü sakınmadan konuşmaya hakkım var. Ve de yazmaya… Beni, yazar arkadaşlarım (sözde eleştirmen ve dergicilerin edebî anlayışları) hakkında bazen hoş olmayan şeyler söylemeye zorlayan edebiyata olan derin bağımlılığımdır. Çünkü bence, saygınlığı ya da yaşı ne olursa olsun hiçbir yazar kendisi için bir ayrıcalık isteğinde bulunamaz. ‘Yanlış yapma özgürlüğü’ne gelince; eğer bir kolektif çiftlikte grup önderi yanlış yaparsa, çiftlik başkanı onun yanlışını düzeltecektir. Bu bir yerel nitelikte bir yanlıştır ve diğer insanlara zarar vermeyecektir. Yazar yayımlanan bir çalışmasında yanlış yaparsa binlerce okuru yanlışa sürükleyecektir; işte mesleğimizin tehlikesi burada yatar,’ der üstat. Ezcümle: İster eleştirmen, ister doğrudan araştırmacı, isterse kurgucu olsun bence hiç fark etmez, nesnel olmak ve yazarlık tepe lambasını yüreğinin telini titreten, burnunun direğini sızlatan gerçekliklere çevirmiş olmalarıdır önemli olan. Sorumluluk bu işte bence… A. E. A: Türkiye'de eleştiri kültürünün yeterince gelişmediği yönünde görüşler var. Sen bunu nasıl değerlendiriyorsun? Ele aldığın yazarları, düşünürleri seçerken hangi ölçütleri gözetiyorsun? Bir metni ya da yazarı çözümlerken senin için belirleyici unsur nedir: bağlam, dil, ideoloji yoksa yazarın kişisel dünyası mı? T. Ç: Tartışmalı bir konu olduğundan bunlar hakkında pek çok yazı yazdım. Toplamı orta boy bir kitap eder. Eleştiri konusunda birden çok yazı yazacağımı düşünmezdim oysa. Eleştirmek eyleminden türetilmiş olan eleştiri, bir insanı, bir konuyu, bir yapıtı, doğru ve yanlış yönlerini bulup göstermek amacıyla yapılan incelemedir. Bu yüzden de yapıta dönük olur bakışım, yazara değil. Okuduğum kitaplardaki aksaklıklar kendi açımdan üçüncü kişilerle paylaşılacaksa yazıya dökerim, böyle değilse de iki noktadan geçen tek doğru misali bir biçimde yazarına ulaşırım ve onunla paylaşırım. Bir metnin canlılık ve sahicilik duygusu (ki unutmayalım kısa ya da uzun aslında her öykü bir metindir.) yani okuru saran şey, dilin kurguyla iç içe olmasıdır. Çünkü bu ikisi bir edebi metnin en olmazsa olmazıdır. İlki bize dil şöleni/lezzeti sunar, öteki de metni sonuna kadar ilgiyle elden bırakmamamızı sağlar. İdeolojisi ve kişisel dünyası dediğinden anladığım özel hayatı bir yazarın metnine önyargılı yaklaşmamı tetiklemez. Bu konuda yerli yabancı pek çok yazar da eleştiri yazmıştır, yapmıştır. Hatta sırf eleştiri yazan da var: Fethi Naci (1927-2008), Berna Moran (1921-1993) gibi… Eleştiri konusuna, daha çok dergicilik serüveniyle (Aykırısanat, Agora ve Damar) başladım desem abartmış olmam. Gönderilen kimi kitaplar hakkında yazdım önce. Bu yazılar daha çok, nice sonra öğreneceğim eleştiri türlerinden ‘kitap tanıtım’ıyla ilgili. Kapsamlı ve büyük boy bir kitap Olan Geride Yazılan Kaldı/Eleştiri yazıları adlı kitabımda dediğimle ilgili çok yazı var. Sonraları, okuduğum kitapların bende uyandırdıkları olumlu/olumsuz düşüncelerimi de ‘metnin eleştirisi’ türünde yazmaya başladım ve çeşitli dergilerde, gazetelerde yayımlattım. Bunlar, Çocuk Edebiyat Denilince, Reddediyorum ve Geride Yazılan Kaldı adlı kitaplarımda yer adlı. Bu kitapların hiçbirinde yer almayan ve adını Dilimden Düşen Sözler koyduğum dosyada da (13×19 cm) boyutunda bir 700 sayfalık kitap edecek yeni yazım var. Ben de tüm eleştirel yazılarımda, severek ve adeta beyinsel beslenme kaynağı olarak okuduğum yazar eleştirmenler (Fethi Naci, Asım Bezirci, Berna Moran, Nabokov, Umberto Eco, Terry Eagleton, Füsun Akatlı, Yıldız Ecevit) gibi yapıtların bana duyumsattıklarını yazarım. Bu alanda yapıp ettiğim ‘bağcı dövmek değil üzüm yemek’ gibi. Yani yazara değil de yapıtına odaklanırım. Temel ölçütüm bu diyebilirim. Işık içinde olsun, N. Ataç, “Her mesleğin adamları yaşlandıkça olgunlaşır, eleştirmeninse genci iyidir. Çünkü yaşlandıkça kendisinde hoşgörü, insaf, acıma, kayırma gibi hisler uyanır,” demiş. Ki bu sözün eleştirilecek yanları var, yalnız bu hastalık grubundaki eleştirmenlerin yıllandıkça değeri ve özü artan birer şarap misali olmadıklarını bilmek zorundayız. Çünkü aynası iştir kişinin lâfına bakılmaz. (Doğrusunu bilmediğimden değil, bilerek böyle dedim.) Bu eleştirmenler hiç mi özgür değil, üstelik de böyle istemleri beklentileri yok. Durumlarından da şikâyetçi değiller. Özgür olmadıkları için, ülkemizde ve yurtdışında tanınan bazı yazarlarımızın(!) birbiri ardına kitapları çıkarabiliyor ve bu kitaplar edebî yanlışlarla dolu olmasına karşın yine de çok yetkin, özgün yapıtlar sayılabiliyor. Bu yüzden bu yapıtlar ve yazarlar piyasaya bombardıman ediliyor. Gerçek yazarların ve yapıtların önüne setler çekiliyor. Maalesef ülkemizde pek çok yazar (öykücü/romancı/şair) gibi pek çok okur da eleştiri hakkında yanlış bilgilere sahip. Kendi alanlarıyla olmadığı gibi bir metni okuyup anlama konusunda da hem bilgisiz hem okuma engelliler. Demem o ki eleştiri de kültürü de ülkemizde var görmek istemeseler de. (mesele121.org’ta eleştiri hakkında yayımlanan, e/leştir(m)en mi eleştir(m)en mi?, eleştiri nedir, eleştiri neye yarar ve eleştirmen/lik ve okur/dediğimiz başlıklı yazılarıma da meraklısı bakabilir.) A. E. A: Günlük yazma rutinin var mı? Seni, yazarken en çok zorlayan süreç hangisidir: araştırmak mı, yazmak mı, yoksa yazdığını yeniden yazmak mı? Okurdan gelen eleştiri ve geri dönüşler çalışmalarını nasıl etkiler? T. Ç: İstersen, sondan başlayarak yanıt vereyim. Ben, yazdığım öyküleri, yetişkin ve çocuk romanlarımı; bir ailenin dünyaya getirdiği çocuklar gibi görürüm. O aile bir biçimde hoşnut olmasa da çocuklarını yeniden doğurmaya kalkışmaz. Ben de okurla buluşan yapıtlarımı beyin yongalarım olduğundan, onları; örnek verdiğim aile gibi görürüm. Okuyana göre veya aradan onca yıl geçtiği için kendim okuduğumda kurgusal ve bütünsel aksaklıklar da görsem değiştirmem. Çünkü hiçbir yazarın ustalaştıktan sonra acemilik dönemlerinde yazdıklarını yeniden yazmadıkları gibi, gelişimimi gösteren ilk dönem eserlerimi yeniden yazmam. Değiştireceğim şey gözümden kaçan dil pürüzleri olur o eserimin yeni bir baskısı olacaksa; yeniden yazmam. Bir okurum aynı zamanda. Elimdeki esere müdahil olma, değiştirme; keşke şurası öyle değil de böyle olsaydı deme şansım yok maalesef. Okuduğumdan belleğime aktaracaklarıma ve okurken beni kendi dünyasına çekip çekmediğine bakarım. Eleştirel bir okuma yapmışsam da itirazımı ya da beğenimi yazarak ifade ederim. Gerekirse de bunu başkalarıyla paylaşmak için yayımlatırım yazdıklarımı. Bir okur bundan fazlasını yapamaz, beğenmiyorsa da o yazarın kitaplarını almaz. Hayranı olduğum Saramago ya da başka yazarlar gibi günlük yazma rutinim yok. Ama günlük okuma rutinim var. Konuşmamızın başında dediğim gibi konu içimde bir tohum gibi gelişir ve görünür olma zamanı gelmişse, ben onu transa hâlinde kaç gün veya ay sürerse sürsün kafamdan boşaltırım günde birkaç saat yazarak. Sonra da sayfa sayfa, bölüm bölüm çalışıp düzenlerim. Bir zorluktan söz edeceksek kendi özelimde, okura ulaşacak olan metnin beni zorladığından söz edebilirim. Oldu mu olmadı mı kaygısı bir süre düşmez aklımdan… Bunu da iyi birer okur olduklarını düşündüğüm çok yakın dostlarıma okutarak aşarım. A. E. A: Bugüne kadar yayımlanan çalışmaların arasında senin için dönüm noktası ya da özel diyebileceğin bir kitabın var mı? T. Ç: Sanırım, en azından benim için en zor soru bu. Hani, sorunun birine verdiğim çok çocuklu bir aile örneği vardı ya… Her benzetme hayatlı derler ama; nasıl ki o aile huyları, davranışları, kusurları ve de kendilerini üzmeleri bakımından onları yeniden dünyaya getirmek gibi düşünceleri olsa da hayat bunun için izin vermiyorsa; edebiyatta yarattığı kişilerin ve dünyaların tanrıları olan yazarlar ellerinde sihirli değnek olan kalemleriyle diledikleri gibi bozup yaratabilecekken bile bunu yapmadıkları gibi ben de yapmam, yapamam. Yapanlar vardır belki. Çocuklarını birbirinden ayıran ebeveynler olduğu gibi, yazdıklarını da ayıranlar vardır elbette. Demem o ki beyin yongalarım olan yayımlanmış kitaplarımın tümü hem özel hem de birer dönüm noktası benim için. Yine de bir benzetme yaparak diyebilirim ki o çok çocuklu aileye gönderme yaparak, her olumsuzluklarına rağmen vazgeçmedikleri çocukları da önemlidir ama dünyaya yeni gelen ‘bebek’ daha bir ‘kıymetli’dir ya. İşte benim için de Bela Mıknatısı adlı romanım daha bir yeni ‘bebek’ olduğundan ‘kıymetli’dir, yani özeldir… Yeri gelmişken de kısaca özetleyeyim romanımın konusunu: İlk öykü kitabım Beyaz Kısa Pantolon’a (1991, Ozan Y) isim de olan 26 sayfalık öykümden kotardığım bir roman… Okuyacak olanı içine çekecek ve ayakkabımızdaki taş gibi rahatsız etmekle kalmayıp acıtacak da bir mıknatıs. Rahat etmek için ayakkabımızdaki taşı çıkarmak yeterli olacak, ama bu mıknatısın bizi içine çekeceği girdaptan, yani anlatacağı gerçeklerden kurtulmamız kolay olmayacak. Elimizden bıraksak da… Çünkü etkisi çürük bir diş, ayağımızın altındaki taş veya görmezden gelsek de içimizi karartan bir dert olarak meşgul edecek bizi, intiharından önce kaleme aldığı itirafları, çevresindekilerin Bela Mıknatısı adını verdikleri gencin… A. E. A: Üzerinde çalıştığın yeni bir roman var mı? Okurlarını neler bekliyor? T. Ç: 2025 yazdıklarımın görünür olması bakımından verimliydi. Önce Çukurova insanlarını yazdığım Lafçı Kerim (Ağustos 2025, Kil Yayınları) adlı öykü, ardından da Say yayınlarından çıkan Seçkin’in Serüvenleri üst başlıklı 5’li setin devamı (Kuşadam’ın Günlüğü, Çobankaya’nın Gizemi ve Ölüme Götüren Rastlantı, Kasım 2025, Let’s Go Kitap) olan 3’lü çocuk romaları ile Bela Mıknatısı (Şubat 2025, Öteki Yayınevi) romanım yayımlanmıştı… Üzerinde çalıştığım bir roman daha var şimdilerde sona geldiğim: Dengesiz Peri koydum adını. Bir yazarın yazma tıkanıklığı üzerinden ilerleyen bir anlatı. Yeniden okuyup eklemeler, çıkarmalar yapıyorum. Bir yandan da okuma müptelası birinin okur olma serüveniyle ilgili bir anlatının tohumu içimde bir yerlerde büyüyüp görünür olmaya çalışıyor. Ne zaman içimden çıkar da yazdırmak için kendini bilemiyorum. İşte tezgâhımdaki ve içimdekiler bunlar… Bu arada Ubuntu Güneşi diye bir roman da yazdım. Antalya’daki Ubuntu Gönüllüleri Derneği üyesi arkadaşlarımın çabalarını da içine yedirdiğim özel bir çalışma oldu. İyi ve güzel işler yapan, üniversiteli kız öğrencilere karşılıksız burs da veren bir oluşum Ubuntu Gönüllüleri… Nasıl bir karşılık görecek bilemiyorum. Bu fırsatı verdiğin için sana ve yer veren dostlara saygılar sunarım. Konuşma: Ali Ekber Ataş
Gercekedebiyat.com















YORUMLAR