Düdüklü tencere Türk mutfağına uydu mu?

1954 yılında...
İlk tanıştığımızda, bunun sıkıştırılmış buharlı tencere olduğunu toplum olarak pek anlayamadık. Dönemin şairleri, düdüklü tencereyi, bir tencereye zincirle bağlanmış düdüğü olan, yemek pişince, aşçının düdüğü çaldığı bir aygıt olarak niteleyen şiirler yazdılar.
Hürriyet gazetesi, “Düdüklü tencere, Türk mutfağına uyar mı?” konulu tartışma açtı. Gazetenin yazarı Necati Zincirkıran’ın sütununun adı “Düdüklü Tencere” idi. Zincirkıran acaba, bizim tencerede laf uzatılmadan pişer mi demek istiyordu?
Kim bilir!
Ama, Metin Eloğlu (1927-1985) şöyle diyordu:
“Düdüklü Tencere
Pazarları daha gündüzden
Aşçıbaşı, aklını başına devşir;
Börekler kızaracak nar gibi;
Kıymalı, ıspanaklı, peynirli...
Sonbahar yağmuru oluklarda,
Çüş balığı haşlanacak!
Mesela zamkinülzarefe yemeğinin
Akşama yetişmesi lazım, başın darda.
Al eline şu nesneyi,
Dibini bir güzel yağla,
Soğanını da doğra, düt! desin;
Bir tutam tuz, biraz kimyon;
Şıpın işi pişiverir.
Baksanıza göbek atıyor;
Beylere selam, hanımlara selam!
Çengi misin be gavur icadı,
Düdüklü tencere misin?”
(Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 2, s. 641).
Düdüklü tencere, Türk edebiyatında ve şiirinde genellikle mutfaktaki hızlı yaşamı, modern zamanların telaşını, basınçla sıkışan duyguları ya da Anadolu’daki eski tencerelere özlemi anlatıyordu.
Eyüp Cüce diline dolamıştı:
“Düdüklü Tencere
Senin hiç dibin tutmaz,
Altın kararmaz.
Anamın yılda bir kalaylattığı,
Kara tencereleri,
Bakır kazanları gibi.
Onların gıkı çıkmazdı hiç.
Altlarına sürülürdü meşeler, gürgenler;
Doyacak yoksulları,
Doyacak çocukları düşünüp belki de,
Hiç şikâyet etmezdiler.
Ya sen kokana,
Süslü püslü, yaldızlı ambalajlardasın.
Aynı işe yararım sanırsın ya,
Aldanırsın.
Sen doymak için değil,
Tıkınmak için alınırsın.
Azıcık kıçın yansa,
Bas bas bağırırsın.
Hadi ordan sen de!..
Düdüklü tencere.”
(Antoloji.com /şiirler).
İşçi şair Adnan Şahin trene benzetiyor:
“Düdüklü Tencere
Hep öte öte et pişiriyor
Bizim evde düdükle tencere
Tren gibi tıs tıs tıs ederken
Buharlanıyor baktım pencere
Alıp prize takılır fişler
Sıcak su ile eti o işler
Zorlanmaz ki eti yerken dişler
Sayesinde düdüklü tencere” (Edebiyat Defteri.com/şiirler).
Mizahi şair şöyle diyor:
“Düdüklü Tencere
Sen nasıl bir şeysin, nasıl bir icat
Aklım almıyor düdüklü tencere
Kazana, kepçeye, tavaya inat
Sesin çok çıkıyor düdüklü tencere
Koyulduğun zaman yanan ocağa
Daha sığmıyorsun ele, kucağa
Rahat vermedin uyuyan çocuğa
Sesin çok çıkıyor düdüklü tencere
…” (Edebiyat Defteri, 5 Mayıs 2017)
Ve…
Ümit Yaşar Oğuzcan “Güzelleme” yapıyor:
“Ulan Ümit Oğuzcan
Ulan hergele
Ulan ekşimiş ayran
Ulan düdüklü tencere
Edebiyat senin neyine
Behey mantar kafalı
Behey çengelli iğne
Behey çamaşır mandalı
Ne desem azdır sana
Behey hacıyatmaz
Bırak şiiri bir yana
Ulan adam ol biraz”
347 yıl önce, 1679 yılında, gazlar üzerine çalışmalarıyla bilinen İrlandalı fizikçi Robert Boyle’un asistanı Fransız fizikçi Denis Papin, kapalı bir kaptaki basınç artışının, sıcaklık artışını da mümkün kıldığını anlamıştı. Dökme demirden yapılan ağır bir tencerenin üzerine bir ağırlık yerleştirmiş, tencere içindeki yemeğin daha hızlı piştiğini görmüştü.
Böyle doğmuştu düdüklü tencere…
Evlere girişini ise 1938 yılında Amerikalı Vischer gerçekleştirdi.
Düdüklü tencere, yüksek basınçla yemekleri hızla pişiren, en fazla 2/3'ü doldurulması gereken (maksimum çizgisi) güvenli bir mutfak aletidir. Düdük dik konumdayken pişirme başlar, ses çıkınca orta ateşe alınır. Pişme sonrası basıncın doğal düşmesi beklenir ya da soğuk su altında soğutularak kapağı açılır.
Aman dikkat!
Gercekedebiyat.com