Mine Kırıkkanat'ın Barut adlı anılar kitabını 2025 yılında çıktığında alıp okumuştum. Ne yazık ki kırsaldaki bağevimde aldığım notları unutarak Ankara'ya dönmüştüm. Yaşadığım sağlık sorunu buna neden olmuştu ve çantamda o kafe senin bu kafe benim kitabı gezdirmeme karşın Ankara'da da bir türlü yazıyı tamamlayamamıştım. Böylece Mine Kırıkkanat'ın sürekli eleştirdiği Kemal Kılıçdaroğlu'na 'kılıçartığı' demesiyle gerici kimlikçiler tarafından fırsat bu fırsat diye linç edildiği bugünlere nasip oldu.

Hemen söyleyeyim ki Mine Kırıkkanat'ın farkında olmadan söylediği o 'deyim'in anlamını ben de bilmiyor(d)um. Kırıkkanat da bilmiyordu. İnanın, içinde feodal kimlik kılıcıyla değil de ulusal bilinçle, ulusal kişilikle gezen hiç bir vatandaşımız da bilmiyor. 21. yy'da alevi - sünni ayrımıyla mı vatandaşlık görevimizi yapacağız?

'Dost'lar bilsinler ki Aleviliği böyle fanatikçe savunmak da dinsel gericiliktir. Yalnızca Katolikler ya da Selefi (bunun da anlamını bilmiyorum inanın, merak da etmiyorum) Müslümanlar ya da şalvarlı sakallılar “gerici” değildir. Şeyh Bedrettin’in beslendiği kaynak üzerine en güzel çalışmayı yapmış olan Mine Kırıkkanat’a inanılmaz saldırıları gördüğümüzde çevremizin kravatlı gericilerce çevrildiğini anlıyoruz.

Türkiye’de aleviyim diyenlerin Gülün Öteki Adı: Kathar Şövalyelerinden Şeyh Bedreddin Yiğitlerine adlı kitabı yazmış olduğu için sırf bu kitap için bile sonsuz teşekkür etmeleri gerekirken, yapılanlara bakın siz!

Bir peygamberin kendisi değil çocuğu da değil torunlarına olan travmatik sevgiyi bin yıldır dinsel bir algı gibi yaşatabilmek az iş değil, saygı duymak lazım ama sonuçta feodal dönemden de önce, yani kölelikle feodalizmin kesiştiği bir noktada yaşanmış bir olayın menkıbeleştirilmesinden başka bir anlamı yok. Alevilik de feodal kültürden kalan bir kalıntıdır, tortudur, ‘çağdaş psikoloji’k deyimle 'travma'dır! Nitekim Kırıkkanat'a saldırının boyutuyla gördük ki Alevi fanatizmi de sünni fanatizmle aynı tehlikeyi barındırıyor.

Sonuçta Mine Kırıkkanat'a yapılan 'linç' oldukça ürkütücü ve düşündürücüdür. Çağdaş bir insan, suçladığı kişinin “Yahu bu anlama geldiğini bilmiyordum.” diye özür diledikten sonra tartışmayı keser. Ancak ne mümkün? Kırıkkanat'ın Kılıçdaroğlu'ndan bizzat özür dilemesi de Cumhuriyet gazetesindeki köşesinden feragat etmesi de bu fanatiklere yetmedi yetmiyor. Tıpkı Salman Rüşdi'ye yapılan saldırılar gibi adeta kelle istiyor, 'kılıç' sallıyorlar! (Adam yalnızca Müslümanlığın kuruluşunun temel taşı ayetlerin şeytan üzerine yazılanlarından yola çıkmış, tek bir yorum ya da yalan tümce yazmamıştı!)

Yalçın Küçük demişti bir sohbetimizde, unutmuyorum: Bir yazar ya da politikacı ya da aydın,  içinde yaşadığı toplumun din, dil ve ulusal tarihini mutlaka bilmeli öğrenmeli, ondan sonra meydana çıkmalıdır, diye. Gerçekten doğru, keşke Kırıkkanat 'kılıç artığı' nedir bilebilseydi başına bunlar gelmezdi. Ne var ki çok azımız bu bilgiye sahibiz. Kırıkkanat da, Barut'u okuyunca daha iyi anlaşılıyor ki, bu tür dinsel tarih bilgisinin önemsenmediği bir ailede, ayrıca 68 kuşağının içinde -bu kuşağa ait militan bir kişiyle evlenerek üstelik- siyasi ve kültürel kimliğini geliştirmiş biri. Yani eve gelen, masada oturulan en yakın arkadaşları bile alevi mi sunni mi diye sorulmasının akla gelmediği yıllar.

Mine Hanımdan yaşça küçük bir 78'li olarak inanın biz de böyle bir bilgiye sahip değildik, okuduğumuz sol dergilerde ya da kültür dergilerinde kitaplarında ‘kılıçartığı’ diye ad, kavram geçmedi. (Başka bir yazı konusudur ya not düşeyim, dananın kuyruğu öyle değilmiş, saf olan bizlermişiz: Karadenizli solcular olarak 12 Eylülden sonra Erzincan 3. Ordu Askeri Cezaevi'ne tıkılmıştık; aynı ordu mıntıkasına dahil Tokat Sivas bölgesi Devrimci (Yol)cuları da getirilince Aleviliği onlardan duydum öğrendim. Günahlarına da girmeyeyim ama o zamandan bir şeyler vardı; devlet düşmanlıkları yalnızca kapitalist yarı sömürge devlet olduğu için değildi!)

Sonuçta bugün Mine Kırıkkanat'a yapılan inanılmaz saldırılar beni çok şaşırttı ve korkuttu: CIA ajanı Kıbrıslı Türk Prof. Dr. Vamık Volkan gerçekten başarılı olmuştu!

(Tanıl Bora'nın Cereyanlar kitabı üzerine yazdığım yazıda ayrıntılı açıklamıştım) Politik Psikoloji, Volkan’ın “Büyük Gruplar” adını verdiği etnik, dinsel kültürel gruplara  yoğunlaşmış disiplinler arası akademik bir alan. Seçilmiş Travma (Örn. Alevilik) grup üyelerinin geçmişte yaşadığı acı çekme, çaresizlik ya da utanç duygularına yol açan olayların nesilden nesile aktarılarak ortak hafızada kalıcılaşmasıyla ortaya çıkar.

Prof. Vamık Volkan bu işin uzmanı, Politik Psikolojinin kuramsal çerçevesini, tecrübelerini ABD lehine sonuç elde etmede sonuna kadar kullanmış bir kişi. Gittiği her yerde ulusları devletleri ayrıştırma yönünde çaba sarf etmiştir.

Ayrıştırmada izlenen yol basit: Toplumları sürekli travmatik geçmişe odaklamak. (Örneğin bunu, Terry Eagleton "Kaşınmayan yeri kaşımak" Paşinyan ise daha açık "1939'da nasıl Ermeni Soykırımı gündemi yoktu da 1950'de Ermeni Soykırımı gündemi nasıl ortaya çıktı?" diye sorarak netleştiriyor.) İşte böyle sönümlenmiş travmaları yeniden canlandırdılar, canlılığını sürdürenleri daha da alevlendirdiler. Buna uygun bir geçmiş yoksa pireyi deve yaparak, olmadı düpedüz uydurarak yeni travmalar icat ettiler.

Kırıkkanat'a yapılan saldırılar, neoliberal dönem bitti kaba kimlikçilik de gitti sanırken bu travma/ların ne kadar canlı biçimde kuluçkada yaşadığını gösterdi. Oysa Türkiye Cumhuriyeti bu etnik ve mezhepsel travmaların üstünü örterek çağdaş bir vatandaşlık inşa etti. -Bence başarmış da- ama 12 Eylül'le birlikte Vamık Volkanlar da başarmışlar!

Kırıkkanat, etnik ve dinsel kültürlere gözlerini kapamış bir aydınımız. Çağdaş bir yazar için doğrusu da budur. Kırıkkanat'ın suçu, hâlâ Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki ulus inşa etme devrimci ruhunu taşıyor olmasından başka bir şey değil. Saldırganların, 'Kürtçe eğitime de karşı pis ulusalcı' gibi nitelemeleri, Agos dergisinin de işe karışması gösteriyor ki saldırganların ‘kılıçartığı’ mı neyin bilmem ama bir şeyin artığı oldukları kesin!

Belli: Amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek! Mine Kırıkkanat'ın Cumhuriyetçiliği, etnik ve mezhepsel kırılmalara yüz vermemesi malum çevrelerde yıllardır biriktirdikleri bir  kin oluşturmuş ve pusuya yatırmışlar! Dertleri Mine Kırıkkanat değil Cumhuriyet!

Durum gerçekten korkutucudur. Bu ülkenin İslamcı kökenden gelmiş Başbakanı bile (emperyalizmin İran'a saldırısından sonra üstelik) Türkiye'de sunni ümmetçi çevrelerin fırsat bu fırsat Aleviliği karalama homurtularına karşı “Alevilik de sünnilik de bizimdir hepimiz Müslümanız” demişken içimizdeki 'ilerici(!)' Alevi Yusuf Kaplanların çokluğu bu korkuyu haklı çıkarıyor.

En son (Kılıçdaroğlu'nu muhtemelen yeniden CHP’nin başına hazırlıyorlar) İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının da Kırıkkanat hakkında, o ünlü 126. Maddeye istinaden düzenlenen halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçunu ‘oluşturabileceği’ kanısıyla dava açması, işin tuzu biberi oldu.

Genç kız Mine Kırıkkanat’ın on yıllar önceki “bu halkın daima ‘muhbir vatandaş’ zihniyetinde kalacağı..." (s. 34) saptaması maalesef bir kez daha doğru çıkmış, ilerici görünen en yakınımızdakilerin bile vaveylası, zaten pusuda bekleyen devletimize muhbirlik olmuştu.

Ancak sayın savcılık Mine Kırıkkanat’ın şöyle bir savunmasıyla karşılaşabilir!

“Ne tuhaftır ki gençlik yıllarımda biriyle dost olduğum zaman soyunu sopunu, nasıl bir aileden geldiğini aklıma bile getirmez, merak da etmezdim. Çünkü herkesi olduğuyla ölçen soya sopa önem vermeyen demokrat bir çevrede yetişmiştim. Bilmem kimlerin kızı, oğlu, gelini ya da damadı olmak hiç konuşulmazdı bizim evde. Kimin neci olduğuna değil, ne olduğuna önem verilirdi. Örneğin babam, sadrazam soyundan eniştem, 'damadı şehriyari' diye dalga geçer, ona ailesinden ötürü hiçbir saygı beslemediğini, öz kişiliğiyle değerlendirdiğini sezdirirdi. Sanırım savaş görmüş, her şeyini kaybedip yeniden yaşam inşa etmiş insanlar ancak böyle bir bilgeliğe varabiliyor. En azından benim aile görgüm böyleydi.” (s. 142)

BARUT ve ANI YAZMANIN CESARETİ

Bir kitaba Barut adı vermek çoğuna garip gelebilir; Mine Kırıkkanat’ın yazılarını okuyan, hatta biraz tanıyan çoğu kişi de mücadeleci ve külyutmaz karakteriyle uyumlu, kim bilir kimlere ateş püskürmüştür gülle atmak istemiştir, anlamını çıkarabilirler.

Ancak Kırıkkanat bu adı çok daha insani bir anlamda kullanmış. Kırıkkanat, insanoğlunun 1800’lü yıllarda bilgi ve bilimle hareket etmeye başlamasını ‘barut’ olarak değerlendiriyor: “Yaşam savaşında her birimiz içimizdeki barut kadar yer yaktık.” “Bazen savunma bazen saldırıya yaradı.” (S. 14) (Hemen aklımıza gelmişken belirtelim: Osmanlı’ya Avrupa bir zamanlar ‘Beyaz dumanlı barut ülkesi’ derdi. Onların barutları kapkara duman çıkarırken Osmanlı ateşli silahları ve toplarıysa beyaz duman çıkarıyordu. Bu gelişmiş teknolojiyi alabilmek için sanayi devrimini beklemeleri gerekmişti.) Kitabın son sayfalarındaki notlarından anladığımıza göre anılarının ikinci bölümünü “ömrü yeterse” Ateş adıyla yayımlayacak. (Belki üçüncü bir cildi daha ‘Kül olana kadar’ adıyla da yayımlanabilir.)

Barut, Mine Kırıkkanat'ın 1968'de lise ve üniversite yılları ve ortamından 12 Eylül darbesinden sonra yurt dışında gazeteci olarak yaşadığı 1981 yılına kadar olan yılları kapsıyor.

Anı yazmak zordur. Cesaret ister. En önemlisi unuttuğum bir şey var mı kaygısıdır. Belleğine kuşku duyduğu anlarda “teyid” için yaşayan yakınlara başvurulur. Yıllar boyunca biriktirdiği gazete mektup denklerinin tozlarını yutmaksa cabasıdır.

Anı yazarken en korkulan, ürkülen yan, yazarın mahrem yaşam alanlarına kadar genişleme isteğine ket vuramamasıdır. Yazsan bir başka yazmasan yazarlığın özüne kocaman bir hakaret...

Tarihe küçük bir iz bırakırken alabildiğine dürüst olup doğru bilgiler bırakmak insan olmanın da gereğidir.

Hadi kendine karşı dürüst olup her türlü riski göze alarak açılıp saçıldın ya anlattığın diğerleri. Onların gizli kapaklı yanlarını yazmak işte anı yazarına acı veren etik kaygılarla dolu alan…

Dün öyle bugün böyle olanların öfkesini de eklersen hukuki sakıncalarıyla anı yazmak büyük bir bela.

Anı yazmak çenesi düşüklerin işidir denmesi belki de Evliya Çelebi yüzünden. Seyahatname’dir ama anı edebiyatımızın baş tacıdır da.

Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yılları anı edebiyatımızın asker kanadının ağırlıkta olduğu zamanlardır. Kazım Karabekir’in, Fevzi Çakmak’ın, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları (Rahmi Apak) ve irili ufaklı onlarca subayın Kurtuluş Savaşı anılarını geçersek Osman Pamukoğlu’nun tüm listeleri alt üst eden Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok (2003) okunurlukta ve Türk okurunu biçimlendirip yönlendirmede -Bir Dinozor’un Anıları’yla(1997) yarışan etkide- unutulmaz anı kitabıdır.

Edebiyat dışı yazarların anıları edebiyat anı kitaplarıyla at başı gider. Bu anlamda Mine Kırıkkanat’ın Barut’u edebiyat ve sanat erbabının içinde yoğrulan bir kitap olarak Halide Edip Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev’ine koşut tutulabilir. Ne var ki Kırıkkanat’ın Barut’u 16-17 yaşlarında 'bir genç kızın anıları'yla başlıyor. Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev’i 1884 yılından 1918’e kadar olan yaş dilimindeki çocukluğunun anılar kitabı. Özellikle gezi ve anı kitapları açısından hep Batılı yazarlara imrenmişizdir. Bu arayı görüyoruz ki Cumhuriyet dönemiyle dengelemiş durumdayız. (Koskoca Osmanlı dönemi iç ilişkilerini Leydi Mary Montagu’nun (1717) anı/mektuplarıyla gideriyoruz!)

Kuşkusuz en büyük anı kitabımız Mustafa Kemal Atatürk’ün kimseye söylemeden ama devlet memurlarından bazı belgeler isterken yazdığı -ortaya çıkan- Türk milletine asırlar boyu ışık olacak Nutuk’u, sofistike bir anılar bütünüdür.

Mine Kırıkkanat’ı iyi anlamak için 68 ruhunu anlamak lazım demiştim. Ama bir başka önemli etken de büyük bir destek olarak her zaman kızının arkasında duran asker mühendis baba Kazım Kırıkkanat: “Babam Kazım Kırıkkanat ABD’ye de SSCB’ye de karşı, sadece laik cumhuriyet rejiminden yana, sağlam bir Atatürkçüydü…” Bu özelliğin, Mine Kırıkkanat’ın da ömrü boyunca kişilik omurgasını oluşturduğunu rahatlıkla uyarlayabiliriz. “Dersim isyanında gördüklerini anlatırken ağlayan..." (S. 36) bir babanın elinde büyümek...

Mine Kırıkkanat’ın, özenle sakladığı zengin belge ve fotoğraflar eşliğinde oldukça samimi bir dille yazdığı Barut, üstelik genç bir kadının gözünden Türkiye’nin önemli bir tarihine müthiş katkıda bulunuyor.

Mine Kırıkkanat, Barut adlı anılar kitabıyla 68 ruhunu hala canlı olarak günümüze taşıyor.

BİR TÜRK KADINININ ÖYKÜSÜ OLARAK ‘BARUT’

Barut, bir kadının hikayesi. Erkek egemen toplumda, feodalının da çağdaşının da kadına karşı aynı anlayışa sahip olduğu zamanlarda ayakta kalabilmenin, hele bir anne olarak var olabilmenin zorluğunun, acılarının (ki bu acı öyle böyle bir acı değil) -Kırıkkanat’ın yeteneğine özgü bir ironi ve akıcılıkta- anlatıldığı bir anı roman adeta.

Kırıkkanat’ı yetiştiren asker dayı, Fransa’da politeknik okumuş mühendis asker baba ve İş Bankası memuru anneden oluşan üçgene, İTÜ’lü Kozan Asova da ortak oluyor.  Kırıkkanat Yalovalı bir toprak ağasının çiftlik sahibinin zengin oğlu Kozan’la evleniyor. Kozan TİP militanı. Aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı. 1971 yılındaki bu öğrenci evliliği kırık dökük kapıcı dairesi karşısı bir bodrum katta yürümeye çalışıyor ama burada dönemin önemli devrimcileriyle tanışma tartışma şansı Kırıkkanat’ı devrimci demokrat bir Cumhuriyetçi kişilik olarak bilinçlendiren yıllar oluyor.

"Zaten iki odasından biri onun Yön dergisi başta sol yayınlar birikimine ayrılmış evimiz, kimi TİP'li ama hepsi sosyalist ya da komünist arkadaşlarının sığınağıydı. Anadolu'nun İTÜ'yü kazanmış zeki, parlak çocuklarıydılar, iyi ve sağlam yürekli, pırıl pırıl delikanlılardı. Ailelerinin durumunu bilmezdik ya yurtlarda ya da ortaklaşa tuttukları izbe kiralıklarda kalırlardı. Hepsinin parası sınırlıydı, ama ne yapar eder hiç olmayanı da idare ederlerdi. Bazıları, daha biz nişanlıyken onları oğulları gibi bağırlarına basan anne babamın evine gelir giderlerdi. (…) Kozan'la tanıştığım on beş yaşımdan beri pek çok ideoloji kitabı okumuştum. Daha iyi bir dünyanın sosyalist düzenden geçtiğine yürekten inanıyordum. Eve gelip giden 'yoldaşlar'ın - siyasal ve sosyal tartışmalarına katılıyor, ama nedense önerdikleri hiçbir yol ya da çözümü benimseyemiyordum.

“Hayal gördüklerinin, olayların asla öngördükleri gibi gelişmeyeceğinin farkındaydım.

“Gerek eşim gerekse arkadaşlarının hepsi devlet okullarında okumuşlardı. Fransız eğitimi alan bendim, ama ülkenin sosyolojik yapısına, komünizmi 'karıları paylaşmak' olarak anlayan halkın daima sağcı, hatta 'muhbir vatandaş' zihniyetine Fransız kalan onlardı..." (S. 34-35)

Genç kız Mine Kırıkkanat yalnızca siyasi olarak pişmiyor, erkekler karşısında kadın olarak da pişiyordu. Eşi Kozan’ın her işte başarısızlığı ve alkolik olması Kırıkkanat’ı kısa süreli de olsa iş aramaya itiyor. İş başvurusu yaptığı turizm firmasının sahibi bir gece kapısını çalıyor son model mersedesiyle caka satarak metresi olmasını öneriyor utanmadan. Hele Ararat yayınevinin sahibi Kırıkkanat’ın çevirdiği Dimitir Dimov’un ünlü Tütün romanının telifini bir türlü vermeyen “...telif hırsızlığının doktorasını yapmış...” (s.90) 'iriyarı’ Ramazan Yaşar’ın yaptığı, edebiyat dünyasında da olsa o yıllarda kadın olmanın ne kadar zor olduğunu gösteren ibretlik bir rezalet:

"1973 yılında Milliyet Yayınları'ndan Rahat Uyu Katrin, Ararat Yayınevi'nden de Tütün roman çevirilerim çıktı ve o yıl zorunlu iki sertifika sınavını vererek Sosyoloji'de üçüncü sınıfa geçtim. Bir yandan ders çalışıyor, öte yandan Tütün'ün devamını çeviriyordum. İkinci cilt 1974'te yayımlandı. Bandrol ya da herhangi bir denetim sisteminin olmadığı yıllarda, kurumsal olmayan tüm yayıncılar gerek yazarların, gerekse çevirmenlerin telifinden çalardı. (...) Sadede gelme zamanıydı. Telif ödememi hatırlattım. 'Tabii, tabii, gel vereyim!' dedi. Ararat Yayınevi, ön tarafı kitapçı, arkası idari bölüm olarak geniş bir alana yayılıyordu. Ramazan Yaşar'ın bürosu, mobil duvarlar gibi kitaplıklarla ayrılmış arka bölümdeydi. Hâlâ, yerinde duramayacak kadar heyecanlı Ramazan, hoplaya zıplaya büroya geçti, ben de arkasından. Bu sefer gerçekten hazırlamıştı, onca zamandır beklediğim telif ücretini. Masaya oturmadı, çekmeceden çıkardığı zarfı uzatıp, 'Buyur!' dedi. İkimiz de ayaktaydık. Zarfı aldım, içine bakarken acaba çıkarıp sayayım mı, kabalık olur mu diye tereddüt ediyordum ki Ramazan kalın kollarıyla gövdemi sarıp dudaklarıma yapıştı. Hiç beklemediğim saldırıdan dehşete kapılmıştım. Kafamı geriye atıp ağzımı adamın ağzından kurtardım, debelenmeye başladım. Saldırgan, enine boyuna üç katım irilikteydi. Beni tüy gibi ezerdi. Ömrümde ilk kez bir erkekten korktum ve tecavüze uğrayabileceğimi düşündüm. Nasıl canhıraş debelendiysem, kollarını çözüp beni bıraktı, neyse ki. İşte o zaman, önünü ardını düşünmeden, serbest kalan sağ elimle, Ramazan Yaşar'a bir tokat attım...” (s. 98)

Ancak Ramazan Yaşar’ın yaptığı, cinsel tacizden öte, şeytanın bile aklına gelmeyecek bir nedenleydi:

“Bugünkü aklımla düşününce Ramazan Yaşar’ın hesaplı kitaplı bir taciz organize ettiği kanısına varıyorum. Bu kurnaz hödük benim vereceğim tepkiyi çekip gideceğim ve bir daha uğramayacağımı biliyordu. Sürekli yeni basımları yapılan Tütün’den payıma düşen telifleri ödememek için taciz senaryosunu düzenledi...” (s. 99)

Felek olan erkeklerin tokadı bununla da kalmıyor. O genç yaşında oldukça üzücü  bir olay var ki Mine Kırıkkanat’ı pişiren, katılaştıran ama dayanma gücüne hayran bırakan bir olay.

Kırıkkanat okulu bitirince aile dostları ressam Nurullah Berk’in önerisiyle Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda Çelik Gülersoy’un yanında işe başlıyor. Hamileliğinin son aylarında Mine, her hafta Kenterler Tiyatrosunda yaptıkları toplantılar tiyatro yönetiminin yanlış planlaması sonucu bir aksilik nedeniyle bizim pek babacan güleryüzlü bildiğimiz tiyatrocu Erol Günaydın’ın çocuk tiyatrosuyla çakışıyor.

“Erol Günaydın hışımla yaklaşıp önüme dikildi. Uzun olmasa bile iri kıyım bir adamdı. Yüzü öfkeden allak bullak, yedi aylık hamileliğinde 48 kiloya çıkabilmiş beni kollarımdan tuttu, hakaretler etti, sonunda ‘Orospu!’ diye bağırdı. Ona kimse sus demedi. Kimse yardımıma gelmedi, beni savunmadı. Sonrasında söylediklerini, hatta olayın nasıl bittiğini, eve nasıl döndüğümü anımsamıyorum. Silmişim belleğimden.

“Tiyatrocuların pek sevdiği Günaydın, benim ilk çocuğumun katilidir. Ona yarım yüzyıldır beslediğim kin, hiç azalmadı. Beni ona karşı yalnız bırakan Çelik Gülersoy'u da, yardımcı diye verdiği gözdesi Koray'ı da bağışlamadım; Erol Günaydın bana saldırırken araya girmeyen, parmağını kımıldatmayan Akbank Genel Müdürü Medeni Berk'i de.

“Umarım yüreğimde açtıkları derin yaranın bedelini hayatlarında ya da ölürken ödemişlerdir.

“O gece, korkunç bir baş ağrısı başladı. Hiç böyle bir ağrı yaşamamıştım. Elimde olmadan inliyordum. Kozan bile ayılıp telaşlandı. Geceyansı, Taksım İlkyardım Hastanesi'nin acil servisine gittik. Nöbetçi doktor, ağrıyı çok ciddiye aldı. Yatırdılar. Önce bir iğne yapıldı, sonra serum takıldı. Bebeğin durumuna bakıldı. Doktor, belleğime kazınan o sözleri söyledi: ‘Zamanında geldiniz. Müdahale etmeseydik, ölebilirdiniz!’” (s. 151)

Kırıkkanat üç dört gün sonra erken doğum yapıyor.

“Her şeye rağmen 1 kilo 900 gram ve sağlıklı doğdu yavrum. Ama doktor erken doğum nedeniyle bir süre Zeynep Kamil Çocuk Hastanesi’nde kuvözde kalmasına karar verdi… Adını Kerem koydum. Kimseye ve babasına danışmadan. Günün ancak yarısını ayık geçiren Kozan, öylesine yoktu ki hayatımda yavaş yavaş siliniyordu da kalbimden…” (s. 152)

Ancak o dönemde sık sık yaşanan elektrikler kesilmiyor mu? Kerem küvezde soluksuz kalıyor. Bir süre sonra da ölüyor.

Mine Kırıkkanat, “Çektiğim acının ucu bucağı yoktu” diye anlatıyor bu korkunç olayı. Küveze koymasaydık Kerem yaşayacaktı gerçeği aklına geldikçe gerçekten dayanılması zor bir durum. Yine de inat edip Kozan’dan yeniden hamile kalıp Gökçe’yi doğuruyor.

ALTANLAR’IN ALTINDA YATAN CUMHURİYET DÜŞMANLIĞININ NEDENLERİ

Kırıkkanat’ın anılarından parçaları fazla vermeyeyim, kitabın okunmasını engellemiş olmayayım. Yalnızca malum ‘güncel’ tartışma nedeniyle Kırıkkanat’ı Kırıkkanat yapan ilk gençliğinde neler yaşadığını anlatmak istedim. Yoksa kitap o kadar ilginç ve herkesin bilmesini istediğim olaylara tanık ki…

Kozan’dan ayrılıp Çetin Altan’la ilişkisinin başlaması… Altanlar’ın aile seceresini ve gerçek yüzlerini bu kadar yakından başka kimse anlatamazdı dedirtiyor insana. Baba Altan’ın kaypak kişiliğinden oğul Ahmet Altan’ın annesinin kimliği, Mehmet Altan’ı nasıl Fransa’da Sorbon’a kaydettirdiği, Çetin Altan Melih Cevdet kavgasının yaşandığı o gece… Kitapta hatırı sayılır oranda sayfalar Çetin Altan’la yaşadıklarına ayrılmış.

Türkiye’nin ilk kadın spikeri olmasından Avrupa’nın göbeğinde bir gazeteci olarak Mario Soares’ten Miterand’a, Gorbaçov’dan Jean Marie Le Pen’e, Kenize Murat’tan Serra Yılmaz’a, Jack Lang’dan Costa Gavras’a kadar onlarca ünlü siyasetçi ve kültür insanıyla dostluk ve röportajlarına kadar müthiş zengin bir yaşam ve tarihi kesit Barut’ta okunmayı bekliyor.

Barut’u okuyunca, basit bir yanlış anlama yüzünden bir kadın olarak koskoca bir dünyaya direnmiş yazara saldırmanın ne kadar gereksiz ve ‘küçük’ bir iş olduğu daha iyi anlaşılıyor.

(Yalnızca ‘İÇİNDEKİLER’i okumak bile kitapta ne tür zenginlikle karşılaşacağınızı gösteriyor)

BARUT – İÇİNDEKİLER

1968'den 1971'e İsyanlar ve darbeler

Muhbir vatandaşlar

Hayaller özgürlük gerçekler ölüm

Lisede nişanlı

Harun Karadeniz'i ilk ve son görüşüm

Kimse demokrasi peşinde değil

Kader yazan daktilo

Üniversitede evli

Kırmızı Kedi Yayınevi Barut - Mine G. Kırıkkanat

Bir yurt için bin parçalı gençlik

Mart'lardan Eylüllere Türkiye'nin uğursuz sayısı 12

Kalorifer kazanlarında yakılan kitaplar

Atatürk'ün ardına saklanan Che Guevara

Arananlar arasında bir İlkay...

İlk iş, ilk taciz

“Metresim olur musun?

Al başına çal parfümü

Nurullah Berk'in Denizkabuklu Natürmort tablosu Avşa'da doğdu

Terörist kızını savunan asker avukat

1972 İhaneti gördüler

İlk kadın ve tek korsan televizyon sunucusu

Yirmi bir yaşım ilk röportajım

Kader yazan rastlantılar

Sanat toplum için midir, sanat için midir?

Cahit Tanyol'un “zenci” öğrencisi

Dört beygir, üç Fransız

Adım Mine Asova, karşımda Tarık Dursun K.

Çevirmenlikten düzeltmenliğe!

30 Yıl Sonra 1992

Yollar ayrılıyor

Yaşlı kurdun uzun, genç kurdun sivri dişleri!

Emek hırsızları ve casuslar

Tek çocuk olmanın dayanılmaz ağırlığı

Ayna ayna söyle bana “androjin” miyim?

Dolandırmak yetmez, taciz de edelim

Un, şeker, sekreter...

Kaşık havasıyla delirmek

Kıbrıs'ta Barış Harekâtına doğru

Benzin kuyruğunda sosyalist ahlak dersi

Akut sıçramalar yapan kronik krizler ülkesi

Yurttaş dayanışması olmayan yurt mu olur?

Eflatun renkli, delidolu bir dergi

Marlon Brando barışması

Aşkı kurtarmak, bodrumdan çatıya çıkarmak

Ya kaydını sildir ya da başladığını bitir!

Nurullah Berk'ten Çelik Gülersoy'a

Umutsuz, çünkü mutsuz

İşverenden gizlenmesi gereken bir suç: hamilelik

İsvan'lar ve Neyzi'ler

Çelik Gülersoy'un peşinde helak

Personele doğurmak yasak, patrona dirilmek serbest

Onulmaz acı, Kerem'di adı

Ölümün devası doğum

Yeni bir Garp'ın dünyası

Doğuda Van depremi, batıda Hollanda peynirleri

Yazarlığa ilk adım

Hoşgeldin Gökçe oğlum, armağanım

Kaldırımın altı plaj inişin sonu çıkış

Çetin Altan

Beyaz etli İlhan Selçuk, kara etli Çetin Altan

“Ne Tanrı, ne efendi” ama yazgı var...

Bazen beyin âşık olur, bazen beden...

Haciz memurlarına karşı Çetin Altan belagatı

Aile kabulleri

“Biliyor musun? Ben kör olacağım...”

Kerime'nin dramı

Ahmet Altan'ın Cumhuriyet kini

Yeni ev, yeni başlangıç

Yalçın Apartmanı'na dönüş

Mizah kapısını ittire kaktıra

Vezir mi etmek istiyordu, rezil mi?

Nasıl reklamcı olmadım?

Çarşaf ta son perde

Çetin Emeç

Topuklarımın izinde bir kadın

Yeni bir dergi: Çivi

Adliye yollarında ilk adım

Türkiye'de bitmeyen kaos

Yeni dostlar, yeni bir yaşam alanı  

Çetin Altan'ın Fransızcaya çevrilen kitapları

Çetin Altan'ın üstüncül nankörlüğü

Cumhuriyet'in kapısını Ciddiyet'le aralamak

Göz kamaştıran bir narsist

Cumhuriyet'in güneşleri

Çetin Altan'ın cam gibi sevgilisi geldi

Doğan Nadi'nin “Bir Dakika”sı

Şans yıldızım ışıklar saçıyor

Serra Yılmaz'la yeni ufuklara doğru

Roma'da Paris dileği tutmak

Çetin Altan'ı yatından kovan armatör

İsrail'e “övgü” seferi

Nobel peşinde

Gazetecinin ölümü

Mehmet Altan'ın “sayemde” gerçekleşen Sorbonne eğitimi

Fransa'daki arkadaşlarım Mehmet'e kefil

Çetin Altan'a ölüm tehdidi

Kosta Daponte'nin izinde, Paris'in keşfi

Annem “Ol!” dedi, öğretmen oldum

Kan olukları

Çetin Altan, Yaşar Kemal'i ihbar ediyor

Türkiye çatırdar, İstanbul patlarken

Çetin Altan'ın Melih Cevdet Anday'la dövüştüğü gece

Mizah ustam Yalçın Pekşen'e selam olsun

12 Eylül darbesine doğru

Yemek yapan bir erkek

Fransız Sosyalist Parti'nin tarihsel daveti

Yaşar Kemal, Mümtaz Soysal ve Çetin Altan'ın 12 Eylül darbe sınavı

Mümtaz Soysal'ın diplomasi sanatı

Yaşar Kemal'in davudi ses etkisi

Alta düşen pehlivan, üste çıkan ayrılık

Çetin Altan'ın hesaplı kitaplı korkusu

Yeni bir aşk

Son mektup ve ayrılık

Çok uzun bir veda

Meğer konuşurken yazıyormuş

Beyaz güllere üçüncü salvo

İkinci bir şans, yeni bir yaşam 

Ahmet Yıldız
Gercekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)