Gürcü sarayının yüksek duvarları arasında geçen günler, Alexios için hem bir sığınak hem de sessiz bir sınavdı. Gürcistan’ın dağlarla çevrili bu görkemli sarayı, dış dünyadan uzak gibi görünse de, içinde sayısız hesap, ittifak ve ihtiyat barındırıyordu.

Sabahları, sisin dağ eteklerinden ağır ağır yükseldiği saatlerde uyanırdı. Sarayın avlusuna açılan penceresinden baktığında, uzak tepelerin ardında kaybolan yolları seyreder; o yolların bir gün onu yeniden kaderine götüreceğini hissederdi. Çam ağaçlarının reçineli kokusu, taş duvarlara sinmiş eski dualarla karışır, insana hem huzur hem de derin bir yalnızlık verirdi.

Sarayın koridorlarında dolaşırken kendini hiçbir yere tam ait hissedemezdi. Gürcü soyluları ona saygı gösterir, hizmetkârlar önünde eğilirdi; ama bu saygı, bir hükümdara değil, geleceği belirsiz bir misafire duyulan temkinli bir nezaketti. Oysa o, kim olduğunu biliyordu. Damarlarında akan kan, Bizans İmparatorluğu’nun en köklü hanedanlarından birine aitti. Bu gerçek, sarayın en sessiz anlarında bile içinden yükselen bir ses gibi yankılanıyordu.

En çok da geceleri zorlanırdı.

 

Meşalelerin titrek ışığında uzayan gölgeler, ona geçmişi hatırlatırdı. Konstantinopolis’in görkemli sarayları, Hipodrom’daki kalabalıklar, altın işlemeli giysiler içinde yürüyen imparatorlar… Tüm bunlar artık uzak bir rüya gibiydi. O dünyanın yerini şimdi dağların sessizliği ve bilinmezliğin ağırlığı almıştı.

Yine de bu sessizlik, onu hedeflerinden alıkoyacak kadar güçlü değildi

Aksine, içinde yavaş yavaş şekillenen bir kararlılığı besliyordu. Sarayın kütüphanesinde eski kronikleri inceler, imparatorların yükseliş ve düşüşlerini okur; her satırda kendi kaderine dair bir işaret arardı. Kılıç eğitimleri sırasında bedenini güçlendirirken, zihninde tek bir düşünce vardı: beklemek… ama boşuna değil, doğru an için.

Bu bekleyişte en büyük dayanağı, Kraliçe Tamar’ın varlığıydı. Onun himayesi, yalnızca bir koruma değil; aynı zamanda bir vaatti. Tamar’ın sarayında bulunmak, Alexios için sürgün değil, hazırlanıştı. Gürcü kraliçesinin gözlerinde zaman zaman beliren o derin bakış, sanki gelecekte kurulacak bir düzenin sessiz habercisiydi.

Alexios bunu hissediyordu.

Her geçen gün, geçmişin hatıralarıyla geleceğin ihtimali arasında daha sağlam bir köprü kuruyordu. Artık sadece kaybedilmiş bir tahtın varisi değil; yeniden kurulacak bir dünyanın adayıydı.

Ve bir gün, bu dağların arasından çıkıp denize doğru ineceğini biliyordu.

Orada, onu bekleyen bir kent vardı.

Ve o kent de kaderi olacaktı.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp pencereden dalgın dalgın etrafı seyrederken, İlkbaharın doğayı usulca uyandırışını izliyordu. Erik ağaçları, titrek beyaz çiçekleriyle bayramlıklarını giymiş küçük kızlar gibi salınıyordu. Asmalar ise henüz görünmeyen üzümlerin habercisi olan tomurcuklarını sessizce hazırlamanın telaşı içindeydi. Her türlü ihtiyacının karşılandığı bir sarayda olmasına karşın, içinde dinmeyen bir huzursuzluk vardı. On dokuz yıl önce yaşadığı o gerilim dolu gece, ölüm korkusuyla birlikte zihninde derin izler bırakmıştı. Belleğinin derinliklerine kazınmış o anılar, ne zaman sussa bile geri dönüyor, onu geçmişin karanlığına çekiyordu.

O gece…
Konstantinopolis ayaklanmayla sarsılmıştı.

Sokaklarda hızla büyüyen ayaklanmaya saray muhafızlarının da katılmasıyla kent, kısa sürede kontrolsüz bir kargaşaya sürüklendi. Henüz on dört yaşındaki Alexios ve kardeşi için Konstantinopolis’in dar, taş döşeli sokakları artık güvenli değildi.

Bağırışlar, çığlıklar ve öfke dolu uğultular arasında İmparator I. Andronikos Komnenos kaçıyordu. Yıllardır biriken korku ve nefret, halkın gözlerinde ilk kez bu kadar açık ve yakıcıydı. Kısa süre sonra yakalandı; zincire vuruldu, meydanlarda sürüklendi ve öfkeli kalabalığın insafına terk edildi.

Merhametin yerini kör bir intikam duygusu almıştı. Kalabalık, dedeleri Andronikos’u tahttan indirip acımasızca öldürürken, yalnızca onunla yetinmedi. Sokaklar, saraya yakınlığıyla bilinen aristokratlara ve devlet görevlilerine yönelen şiddetin sahnesine dönüştü. Öfke dalga dalga yayılıyor, kent her köşesinde aynı dehşeti yeniden üretiyordu.

Bir gece, karanlık ve sessiz bir geçitten gizlice limana doğru götürüldüler. Yanlarında kılıçlarını örten pelerinleriyle birkaç sadık vareg* ve çocukların eğitiminden sorumlu iki papaz vardı; hepsi, genç prensleri saray muhafızlarının gözlerinden korumak için hazır bekliyordu. Yıldızlarla kaplı gökyüzünün altındaki rıhtımda dalgaların hırçın sesi yankılanıyordu. Alexios ve David, korku ve merak arasında sessizce ilerliyor, zaman zaman hızlı adımlarla koşuyorlardı. Kandilleri önceden söndürülmüş sandala bindirildiklerinde, her yanda derin bir sessizlik hâkimdi; kimse tek kelime etmiyor herkes kendi iç sesini duyuyordu.

Sandaldaki yolculuk başladığında, Karadeniz’in soğuk rüzgârı yüzlerine çarptı. Dalgalar kaygılı bir ritimle sandalı sallıyor, gökyüzündeki yıldızlar suların üzerine titrek ışıklar serpiştiriyordu. Alexios koruma içgüdüsüyle kardeşi David’e sarılmış, korku ve merak birbirine karışmıştı. Sessizlik, dalgaların uğultusu ve rüzgârın hırıltısı dışında her şeyi yutmuştu. Her an bir tehlike gelebilirmiş gibi gerilmiş, kalpleri hızlı hızlı atıyordu.

Nihayet Karadeniz’in açık sularına ulaşınca, onları bekleyen küçük bir gemi belirdi. Gemide, Gürcistan Kraliçesi Tamar’ın görevlileri vardı; genç prenslerin uzaktaki güvenli bir limana ulaşmasını sağlayacaklardı. Geminin yelkenleri rüzgârda sallanırken, deniz yolculuğu hakkında bilgileri olmayan iki kardeş Alexios ve David İlk kez uzak diyarlara doğru yelken açmanın heyecanını ve korkusunu aynı anda hissettiler.

Gürcistan’a vardıklarında, Kraliçe Tamar’ın sarayı onları sıcak bir şekilde karşıladı. Artık onlar, öldürülme korkusu ve siyasi kargaşadan korunmuş iyi yetiştirilmiş genç Komnenos torunlarıydı. Bu koruma sayesinde yıllar sonra, Trabzon’a sefer düzenleyip kendi imparatorluklarını kurabilecek kadar güçleneceklerini o an düşünemezlerdi.

Konstantinopolis’te geçirdikleri çocukluk yılları, Alexios ile David’in hafızasında hâlâ canlıydı. Özellikle de görkemiyle insanı büyüleyen Konstantinopolis Hipodromu… O günleri düşündüklerinde önce oranın uğultusu, sonra da dalga dalga yükselen insan sesleri gelir, zihnin derinliklerinde yankılanırdı.

Halka görünme ve spor karşılaşmaları gibi özel günlerde dedeleri imparator, Altın Saray’dan ağır bir tören alayıyla çıkardı. Omuzlarından aşağı dökülen altın işlemeli erguvani porphyra pelerini güneşte parıldardı. Saray muhafızları, görevliler ve saray erkânı eşliğinde hipodroma ilerler, sonunda imparatorluk locası olan Kathisma’ya çıkardı.

Alexios ile David de o zamanlar babalarıyla birlikte imparatorun arkasında durur, aşağıdaki kalabalığı hayretle seyrederlerdi. İmparator ayağa kalkıp halkı selamlamak için elini kaldırdığı anda, hipodromu dolduran on binlerce insanın sesi tek bir çığlık gibi yükselirdi:

“Çok yıllar yaşa!”

Bu uğultu, Alexios’un zihninde yıllar sonra bile silinmeyen bir anı olarak kalmıştı.

Selamlamanın ardından yarışlar başlardı. Çocuklar, saraydaki herkes gibi, her zaman Maviler takımını tutardı. O yıllarda bunun nedenini pek anlamazlardı; sadece sarayın tarafı buydu. Fakat zamanla bunun, kendilerini hipodromdaki kalabalıktan ayıran görünmez bir çizgi olduğunu fark edeceklerdi. Çünkü halkın büyük bölümü Yeşiller için bağırıyordu.

Başlangıç kapıları açıldığında dört atın çektiği hafif savaş arabaları bir anda ileri fırlar, nal sesleri taş zeminde yankılanırdı. Arabacılar atlarını neredeyse çatlatırcasına sürer, dar dönüşleri geçerken hayatlarını hiçe sayarlardı. Bazen bir araba savrulur, sürücü toz bulutunun içinde yere yuvarlanır, ardından gelen arabaların altında kalabilirdi. Hipodromdaki kalabalık böyle anlarda hem korkuyla hem de heyecanla ayağa kalkardı. Yedi tur süren yarış sonunda kazanan arabacı alkışlar arasında durdurulur, başına defne çelengi tacı konulduktan sonra para ödülünü de alırdı. Kazanan takımın taraftarları sevinç çığlıkları atarken, kaybedenlerin öfkeli bağırışları hipodromun taş duvarlarında yankılanırdı.

Ama çocukların en çok sevdiği an yarışların ardından yapılan akrobat gösterileriydi. İnce halatlar üzerinde yürüyen, havada taklalar atan göstericileri hayranlıkla izlerlerdi. Akşam saraya döndüklerinde ise aynı hareketleri yapmaya çalışır, başarısız her denemede kahkahalarla gülüşürlerdi. Geleceğin imparatoru olarak görülen prensler, matematik astronomi gibi derslerin yanı sıra saray protokolü konularında da eğitim alıyorlardı.

Yıllar sonra bile Alexios ile David, Konstantinopolis’i düşündüklerinde önce o günleri hatırlarlardı: hipodromun gürültüsünü, yarış arabalarının tozunu ve çocukluklarının o kaygısız kahkahalarını.

Ulaklar, son günlerde Konstantinopolis’ten karanlık haberler getiriyordu. Dilden dile yayılan bu anlatılar, yalnızca bir şehrin değil, bir çağın çöküşünü haber veriyordu. Çağının en zengin, en görkemli şehri; sarayları, kiliseleri ve kütüphaneleriyle göz kamaştıran bu eşsiz merkez artık yağmalanmıştı. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında şehre giren Latin askerleri, kutsal mekânları bile talandan esirgememişti. Yangınlar günlerce sürmüş, evler kül olmuş, sokaklar evsiz kalan çaresiz insanların çığlıklarıyla dolmuştu. Katliam, yağma ve tecavüz sıradanlaşmış; Ortodoks halk, kendi din kardeşleri olması beklenen Katolik Haçlıların zulmü altında ezilmişti.

Artık imparatorluk yoktu. Bizans tahtı düşmüş, yerine yabancı bir yönetim—Latinlerin kurduğu yeni bir krallık—yükselmişti. Latin İmparatorluğu'nun kurulması ile birlikte, yüzyıllardır süren düzen bir anda yok olmuştu.

Bu felaketin yankıları Karadeniz’in doğu kıyısındaki Trabzon’a kadar ulaşmıştı. Şehir haftalardır belirsizlik içindeydi. İmparatorluk otoritesinin zayıflamasıyla yönetim boşluğu hissediliyor, halk her an yeni bir gelişmenin eşiğinde olduğunu biliyordu.

Tam da bu karmaşa anında, yıllardır fırsat kollayan genç bir prens harekete geçti Alexios Yanında kardeşi David ile birlikte, Kraliçe Tamar’ın sağladığı askerlerin önünde doğudan ilerliyordu. Küçük ama kararlı birlik, hiçbir direnişle karşılaşmadan Trabzon surlarının önüne ulaştı.

Şehrin kapılarına yaklaşırken Alexsios atını yavaşlattı. Gözleri, karşısında yükselen surlara takıldı; fakat bu kez gördüğü yalnızca taş duvarlar değildi. Önünde uzanan Trabzon, doğanın ve zenginliğin iç içe geçtiği büyüleyici bir manzara gibi açılıyordu.

Denizden başlayıp güneye doğru yükselen yamaçlar, kenti bir amfitiyatro gibi sararken, her terastan Karadeniz’in uçsuz bucaksız maviliği parlıyordu. Dalgaların ritmik sesi, sanki kentin kalp atışlarıyla birleşmişti. Limana doğru baktığında, farklı diyarların gemileri birer birer seçiliyordu; yelkenleri rüzgârla dolmuş, uzak ülkelerin zenginliklerini taşıyan ticaret gemileri… Bu şehir yalnızca güzel değil, aynı zamanda zengindi doğanın ve ticaretin cömertçe armağan ettiği bir hazineydi.

Şehrin ortasından geçen iki akarsu, gümüş şeritler gibi parıldayarak vadilere hayat veriyor; çevresindeki bahçeleri, bağları ve meyve ağaçlarını besliyordu. Yemyeşil dokunun içinde yükselen evler ve kiliseler, doğayla kavga etmeden, onunla uyum içinde var oluyordu. Ilıman iklim, rüzgârın sertliğini yumuşatıyor; toprağa bereket, insana huzur veriyordu.

Ve yukarıda, tüm bu güzelliğe sessizce hükmeden Boztepe—eski çağların kutsal Mitra tepesi—hâlâ yerindeydi. Şehri kuşbakışı izleyen bu kadim yükselti, geçmişin inançlarını ve hatıralarını bugüne taşıyor gibiydi.

Alexsios’un zihninde çocukluğunda dinlediği hikâyeler canlandı. Bir zamanlar Bizans İmparatorluğu’nun gözde limanlarından biri olarak anlatılan bu şehir, yalnızca bir kale ya da sığınak değil; doğanın cömertliğiyle yoğrulmuş bir refah merkeziydi.

“Trabzon…” diye fısıldadı içinden.

Bu ad, artık sadece anlatılan bir masal değildi. Güzelliğiyle büyüleyen, zenginliğiyle güç vaat eden bu kent, şimdi onun kaderine dönüşmek üzereydi.

Kapılarda bekleyen nöbetçiler yaklaşan birliği sessizce izliyordu. Şehirde haftalardır dolaşan söylentiler, artık somut bir gerçeğe dönüşüyordu: Batıda büyük bir felaket yaşanmış, Konstantinopolis düşmüştü. Herkes, imparatorluğun artık eskisi gibi olmayacağını hissediyordu.

Alexios dizginleri hafifçe çekip atını ileri sürdü. Karadeniz’den yükselen serin rüzgâr, zırhının kenarlarında ince bir uğultu gibi dolaşıyordu. Yanındaki askerlerden biri, sesi taş duvarlara çarpıp yankılanacak kadar güçlü bir haykırışla öne çıktı:

“Komnenos hanedanının oğlu geliyor!”

Kapıların önünde bir anlık sessizlik çöktü. Sanki şehir nefesini tutmuştu. Ardından fısıltılar, rüzgârın taşıdığı kuru yapraklar gibi çoğalmaya başladı.

Komnenos adı…

Bu şehirde hâlâ unutulmamıştı. Yıllar önce imparatorluk tahtında oturan o hanedanın gölgesi, şimdi yeniden Trabzon’un kapılarına dayanmıştı. Bu isim, yalnızca bir hanedanı değil; ihtişamı, düzeni ve bir zamanlar sarsılmaz görünen bir imparatorluğu hatırlatıyordu. Konstantinopolis’in altın kubbeleri altında hüküm sürmüş o soyun gölgesi, yıllar sonra şimdi Karadeniz’in kıyısındaki bu kadim şehrin kapılarına dayanmıştı. Trabzon halkı, bu adı unutmamıştı yalnızca derinlere gömmüştü.

Kapılar yavaşça açıldı.

Alexios içeri girdiğinde kent, karmaşık ve kırılgan dengeleriyle onu bekliyordu. Dar sokaklarda Rumca, Latince ve yerel diller birbirine karışıyor; limanda Venedik ve Ceneviz bayrakları rüzgârda yan yana dalgalanıyordu. Tüccarlar, bankerler ve denizciler… Hepsi yeni gelenin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Alexios vakit kaybetmedi. Doğruca kral konutuna ilerledi. Bu, bir misafirin değil; hak iddia eden birinin yürüyüşüydü.

İlk gelenler tüccarlar oldu. Venedik ve Ceneviz Cumhuriyetlerinden gelen temsilciler, temkinli ama hesaplı bir saygıyla eğildiler. Onlar için sadakat, çoğu zaman kârın diğer adından ibaretti. Ardından yerli ileri gelenler, lonca başları ve liman zenginleri huzura kabul edildi. Her biri, yeni gücün rüzgârını erkenden arkasına almak ister gibiydi.

Sonra bürokratlar geldi. Kentin kayıtlarını tutanlar, vergileri toplayanlar, askerleri sevk edenler… Ve en sonunda rahipler. Ellerinde ikonalar, dudaklarında dualarla Alexios’un önünde diz çöktüler. Kilisenin sessiz onayı, kılıçtan daha ağır bir meşruiyet taşıyordu.

Alexios, yüksek tahtına oturduğunda salonu dolduran kalabalıkta derin bir sessizlik hâkimdi. Gözleri tek tek yüzlerin üzerinden geçti. Her bakış, bir yemin kadar ağırdı.

Ve sonra konuştu.

Kendisini Roma İmparatoru ilan etti.

Bu söz, yalnızca bir unvan değildi. Yüzyılların mirasına uzanan bir iddia, çökmüş bir dünyanın küllerinden doğan bir hak talebiydi. Böylece Trabzon İmparatorluğu doğdu Karadeniz’in kıyısında, eski dünyanın son ışıklarından biri gibi parlıyordu. Bu kent “yeni Roma” değildi. Ama son Romanın, yıkılmayı reddeden son hatırasının doğduğu yerdi.

Bu yeni devlet, iki yüz elli yedi yıl boyunca fırtınalara direnecek, ittifaklar kuracak, ihanetler görecek ve varlığını korumaya çalışacaktı. Ta ki, çağın değişen yüzüyle birlikte, topların ve disiplinli orduların gölgesi ufukta belirene kadar…

Sonunda, II. Mehmet komutasındaki Osmanlı orduları şehrin kapılarına dayandığında, bu uzun öykü son perdesine ulaşacaktı.

Trabzon’un surları, bir zamanlar Alexios’un girişine açıldığı gibi, bu kez sessizce kapanan bir çağın ardından yeni bir döneme tanıklık edecekti.

Vareg: Bizans imparatorlarının yakın korumasını yapan seçkin askerler

M. Topaloğlu
Gercekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)