Auschwitz suluboya resimlerinin mülkiyetinde hukuki anlaşmazlık / Cristiana Grigore
Nazi 'Ölüm Meleği' lakaplı Dr. Josef Mengele, Romanların ırksal açıdan aşağı olduklarını kanıtlamayı amaçlayan sözde bilimsel deneylerinin bir parçası olarak, ressam Babbitt’ten Roman mahkûmların fiziksel özelliklerini resmetmesini istemişti. Ressamla Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi arasında, yedi suluboya çalışma üzerinde on yıllardır süren mülkiyet anlaşmazlığı yeniden gündemde.
Auschwitz Suluboya Resimleri mülkiyetine ilişkin hukuki anlaşmazlık sürerken, kimse şu soruları sormuyor gibi görünüyor: Adları neydi? Onların yasını hâlâ tutan birileri var mı? Hangi karar onların onurunu ve anısını en iyi şekilde korur?

Holokost’tan sağ kurtulan merhum Dina Gottliebova Babbitt’in, Auschwitz’de hapsedilip katledilen Celine adlı bir Roman kadını resmettiği tablo (tüm görseller, PACER aracılığıyla ABD Kaliforniya Merkez Bölge Mahkemesi’nden alınmıştır).
Holokost’tan sağ kurtulan merhum Dina Gottliebova Babbitt’in ailesi ile Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi arasında, Roman mahkûmların tasvir edildiği yedi suluboya çalışma üzerinde on yıllardır süren mülkiyet anlaşmazlığı yeniden gündemde.
Bunun nedeni, söz konusu anlaşmazlığın, Babbitt’in kızları tarafından, annelerinin ölümünden 17 yıl sonra Kaliforniya’da açılan bir davayla yeni bir boyuta taşınmış olmasıdır.
“Ölüm Meleği” lakaplı Dr. Josef Mengele, Romanların ırksal açıdan aşağı olduklarını kanıtlamayı amaçlayan sözde bilimsel deneylerinin bir parçası olarak, Babbitt’ten Roman mahkûmların fiziksel özelliklerini resmetmesini istemişti. Yaşamla ölüm arasındaki bu son derece ağır koşullar altında Babbitt, hem kendi hayatını hem de annesinin hayatını kurtarabilmek için bu suluboya çalışmaları yaptı. Bu portreler için poz vermeye zorlanan tüm Romanlar, daha sonra infaz edildiler.
Mülkiyet anlaşmazlığına ilişkin haberler ve yürütülen tartışmalar, bu trajediyi değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken temel bir boyutu, yani tasvir edilen, öldürülen ve unutulan Roman halkının haklarını ve onurunu uzun süredir görmezden geliyor. Onların anısını en iyi şekilde onurlandıracak karar ne olurdu? Bu zararlı deneyin, Roman kimliğini daha da damgalamaya devam eden uzun vadeli etkilerini nasıl durdurabiliriz?

Suluboya resimlerde yer alan Roman mahkûmların isimleri —Celine hariç— hâlâ bilinmiyor.
Babbitt’e karşı büyük bir şefkat duyuyorum. Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşip animasyon alanında verimli bir kariyer yapmış olmasına rağmen, Babbitt 2009’daki ölümüne dek bu suluboya resimleri geri alabilmek için çabaladı. 2009 yılında verdiği bir röportajda, resimlere yeniden elini sürebilmek için içgüdüsel bir ihtiyaç hissettiğini dile getirmiş ve sık sık hafızasına dayanarak bu resimleri yeniden çizmeye çalışmıştı.
Bir Roman kadın ve akademisyen olarak, ötekileştirilmiş bir kimliğin içine doğmanın ne demek olduğunu bilen biri sıfatıyla, bu suluboya resimlerin taşıdığı daha geniş kapsamlı anlamları ele almayı bir görev biliyorum. Bu trajedide Roman mahkûmlar, Mengele tarafından, insanlıklarını aşağılamayı amaçlayan bir deneyin parçası olarak, ölümlerinin beklendiği bir ortamda poz vermeye zorlanmışlardı.
Ne var ki, resimlerin mülkiyetine ilişkin etik tartışmalarda, bu insanlar genellikle sürecin en önemsiz tarafıymış gibi ele alınıyorlar.

Holokost kurbanı Romanlar, neredeyse hiçbir şekilde tanınmadılar ve kendilerine herhangi bir tazminat ödenmedi.
New York Times’ta yakın zamanda yayımlanan bir makale, Roman kurbanlardan yalnızca üstünkörü bahsediyor; böylece, Babbitt’in resimlerinde tasvir edilen insanların yaşadığı kayıpları ve uğradıkları adaletsizliği göz ardı etmiş oluyor. İsimlerini —Babbitt’in 2006 yılında NPR’a verdiği bir röportajda Celine olarak tanımladığı kişi dışında hepsi kayıtsız kalmış durumda— ve hikâyelerini öğrenmeye yönelik herhangi bir çaba gösteriliyor mu? Acaba geride, onların kaybının yasını tutan yakınları var mı? Söz konusu makale ve diğer haberler, bu soruları ya da bahsi geçen deneyin Roman halkı üzerinde yarattığı uzun vadeli tahribatı irdelemiyor.
Bunun yanı sıra, 17 yıl öncesine ait aynı videoda bir gazeteci, bu kişilerden gelişigüzel bir şekilde “Çingene yüzleri” olarak bahsediyor; bu, biz Romanların çok yakından bildiği, bilgisizce ve aşağılayıcı bir bakış açısıdır.
O zamandan beri bazı muhabirler bu aşağılayıcı terimi kullanmaktan kaçınmaya başladılar; ancak Roman halkı ve tarihi hakkında hâlâ pek bir şey bilmiyorlar.

Normal koşullar altında, bir portre için poz vermek, kişinin insanlığını gün yüzüne çıkarmayı amaçlayan bir onurdur; genellikle sanatçı ile model arasında bir etkileşimi gerektirir. Ancak Auschwitz’in ölüm ve yıkım laboratuvarlarında —tıpkı baskıcı tahakküm ve şiddet sistemlerinin hüküm sürdüğü diğer yerlerde olduğu gibi— portre sanatı ve sanatsal araçlar, aşağılamak ve yok etmek için kullanılan birer silaha dönüştürülmüştür.
Bu Roman “modeller” paylarına yalnızca ölümü düşen kişilerdi; yüzleri, etnik kökenlerini “insanlık dışı” olarak yaftalamayı amaçlayan Nazi deneylerine mahkûm edilmişti. Peki, onlar için adalet nasıl bir şey olurdu?
Holokost kurbanı Romanlar, yaşadıkları travmanın süregelen etkilerine rağmen neredeyse hiç tanınmadılar ve kendilerine herhangi bir tazminat ödenmedi; bu yüzden yaşadığımız trajediye genellikle “Unutulmuş Holokost” denir. Roman dilinde “yutulma” veya “yok ediliş” anlamına gelen Porajmos sürecinde, Nazi rejimi tahminen 250 000 ila 500 000 Romanı katletti. Bazı araştırmacılar gerçek kayıp sayısının çok daha yüksek olduğunu savunuyor; ancak soykırım sırasında ve sonrasında belgelerin yetersiz olması nedeniyle kesin rakamları belirlemek oldukça güç.
Peki, onun için adalet nasıl bir şey olurdu?

Bu tarihin uzun vadeli sonuçları geçmişte kalmış bir mesele değildir; günümüzde hâlâ Romanların gerçekliğini şekillendirmeye devam etmektedir. Avrupa’nın pek çok yerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünyanın başka köşelerinde yaşayan Romanlar; hâlâ toplumun kıyısına itilmekte, günah keçisi ilan edilmekte, ekonomik ve sosyal olarak dışlanmaktadır. Ayrımcılık, alay ve düşmanlık içeren eylemler her gün yaşanmaktadır.
İronik bir biçimde, Mengele’nin deneylerinin taşıdığı korkunç niyete rağmen, Babbitt bu erkek ve kadınların derin, anlamlı insanlığını yakalamayı başarmıştır. Bazıları bana Romanya’da büyürken tanıdığım Romanları —mütevazı imkânlara sahip, dürüst insanları— anımsatıyor; diğerleri ise sanki kendi geniş ailemin birer üyesiymiş gibi görünüyor.

Yaşlı bir kadın, meydan okurcasına bize bakıyor; sanki gözlerimizi kaçırmamıza cüret ediyor. Orta yaşlı bir Roman erkek, vakur ve genç görünmesine rağmen, orta uzunluktaki dalgalı saçları vaktinden önce beyazlamış. Çarpıcı mavi bir başörtüsü (dikhlo) takan genç bir kadın olan Celine ise, sanki önünde hâlâ yaşanacak bir hayat varmış gibi, hem kararlı hem de hayal dolu bir ifadeyle bakıyor. Acaba yüzlerindeki kırışıklıkların arasında ne gibi hikâyeler yazılı ve o yoğun ifadelerinin ardında neler gizli?
Bu yüzlerden bazıları, Romanya’da büyürken tanıdığım insanları anımsatıyor.

Gelecekteki sergilerin bu görselleri daha derinlemesine ele almasını; hem ressamın hem de resmedilen kişilerin anısına yaraşır bir biçimde, bu insanların hikâyelerini araştırmasını umuyorum. Hukuki sürecin sonucu ne olursa olsun, bu suluboya resimleri, ortaya çıkmalarına neden olan o vahşi deneyden ayırmak için çaba göstermeliyiz. Ressamın, hayatının sonuna dek özlemini çektiği eserlerini mirasçılarına ulaştırarak onlara huzur ve adalet sunmalı; yaşamları erkenden sonlandırılan Roman bireylerin onurunu da iade etmeliyiz.
Geçenlerde, Roman olmayan bir arkadaşım, resmedilen kişilerin —özellikle de yaşlı kadının— taşıdığı güzellik ve insani derinlikten çok etkilendi. “Ona sarılmak istiyorum,” dedi ve hatta bir adım daha ileri giderek, bu suluboya resimlerin günün birinde bir müzenin özel Roman koleksiyonunda yer alabileceğini hayal etti. Ne harika olurdu, değil mi?
Acaba yüzlerindeki kırışıklıkların arasına ne tür hikâyeler gizlenmiş; o yoğun ifadelerinin ardında neler saklı?
(Kaynak: Hyperallergic)
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.