Külkedisi / Charles Perrault
Günün birinde kıralın oğlu bir balo vermiş, bütün gözde kimseleri çağırmış. Bizim iki küçük hanım da çağırılanlar arasındaymış. Fakat bu yüzden Külkedisinin başına yeni bir dert açılmış.
Bir zamanlar, zengin bir adamcağız varmış. Karısı ölünce başka bir kadınla evlenmiş. Bu kadın da gelmiş geçmiş kadınların en azametlisi, en kibirlisiymiş. İki de kızı varmış, bunlar da her bakımdan analarına benzerlermiş. Adamın da bir kızı varmış ama iyilikte, güzellikte eşi-benzeri yokmuş bu kızın: Bu iyi huylar anasından geçmişmiş ona, anası dünyanın en iyi kadınıymış. Üvey ana evlenir evlenmez kötülüğünü göstermiş. Kendi kızlarının kötülüğünü daha fazla belirttiği için, bu kızın iyi huylarına dayanamıyormuş. Evin en aşağılık işlerini ona yüklemiş. Kap-kacağı, evi-barkı o temizliyormuş. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi evin tavanarasında, kötü bir şiltenin üstünde yatıyormuş, Ama övey kardeşleri çok güzel odalarda yatıyorlarmış. Biçare kız, herşeye sabırla katlanıyormuş, babasına dert yanmaktan da çekiniyormuş, kızıp bağırır diye korkuyormuş: Babası yeni karısının elinde bir oyuncaktan başka şey değilmiş çünkü. Kızcağız işini bitirince ocağın köşesine gidiyor, küllerin içine oturuyormuş. Onun için kardeşleri ona «Külkedisi» diyorlarmış. Ama Külkedisi, güzel elbiseler giyen kardeşlerinden yüz kat daha güzel olmaktan da geri kalmıyormuş. Günün birinde kıralın oğlu bir balo vermiş, bütün gözde kimseleri çağırmış. Bizim iki küçük hanım da çağırılanlar arasındaymış. Fakat bu yüzden Külkedisinin başına yeni bir dert açılmış. Kardeşlerinin çamaşırlarını o ütülüyor, o kolalıyormuş. İki kardeş süslenip püslendikten sonra Külkedisini çağırmışlar, fikrini sormuşlar, çünkü kızcağız zevk sahibiymiş. Külkedisi de onları ayrıca süslemiş, saçlarını taramış, kapıdan uğurlamış. Gözden silindikleri dakikaya kadar da arkalarından bakmıs. Onlar görünmez olunca, Külkedisi başlamış ağlamağa. Derken sütninesi gelmiş, onun hüngür hüngür ağladığımı görünce: “Neden ağlıyorsun evlâdım?” diye sormuş. «Yoksa sen de mi baloya gitmek istiyordun?” Meğer sütnine bir periymiş. Külkedisi «evet» deyince: «Ağlama öyleyse, ben seni baloya yollıyacağım,» demiş. Sonra Külkedisini odasına götürmüş: «Şimdi git, bir kabak getir bana» demiş. Külkedisi bahçeye gitmiş, alabildiği en güzel kabağı koparmış, sütninesine getirmiş ama bu kabağın kendisini baloya nasıl götüreceğini bir türlü anlıyamıyormuş. Sütninesi kabağı oymuş, yalnız kabuğunu bırakmış, sonra sihirli değneğiyle üzerine vurmuş, kabak hemen güzel bir araba oluvermiş, her yanı yaldızlarla kaplanmış. Sütnine sonra gitmiş, fare kapanına bakmış, içinde altı tane fare bulmuş, altısı da canlıymış. Külkedisine: «Sen kapanın kapağını azıcık kaldır hele,» demiş. Her çıkan fareye değneğiyle dokunuyor, fare de güzel bir at oluveriyormuş. Böylece altı tane attan güzel bir koşum meydana gelmiş. Sonra sıra, bir arabacı bulmağa gelmiş. Bir baska kapanda üç fare daha bulmuşlar. Peri farelerin en büyüğünü değneğiyle bir dokunuşta arabacı yapmış. Sonra Külkedisine: «Bahçeye git, kovanın ardında altı tane kertenkele bulacaksın, onları al bana getir,» demiş. Orları da altı tane uşak yapıvermiş. Sonra Külkedisine dönmüş: «Baloya gitmen için herşey tamam, nasıl, keyfin yerinde mi şimdi?» diye sormuş. Külkedisi: «Evet ama, bu kirli, pasaklı elbiselerle nasıl giderim?» demiş. Sütninesi değneğini dokundurur dokundurmaz, Külkedisinin elbiseleri altın-gümüş elbiseler olmuş, en değerli, mücevherlerle süslenmiş. Sonra sütninesi bir çift de terlik vermiş ona: Bunlar da dünyanın en güzel terlikleriymiş. Külkedisi böylece süslendikten sonra arabaya binmiş. Sütnine: «Sakın geceyarısını geçireyim deme,» demiş, «geçirirsen araban yine kabak, atların fare, uşakların kertenkele olur, elbiselerin de ilk kılıklarına girer.» Külkedisi de: «Merak etme, geceyarısına kalmaz, dönerim,» diye sütninesine söz vermiş, yola çıkmış. Kıralın oğluna: «Efendimiz, hiç kimsenin tanımadığı büyük bir prenses geldi,» diye haber vermişler. Kıralın oğlu da onu karşılamak için koşmuş. Koluna girmiş, konukların bulunduğu salona götürmüş. O zaman büyük bir sessizlik başlamış, dansedenler durmuş, çalgılar çalmaz olmuş, herkes bu bilinmedik kadının güzelliklerini seyre dalmış. Her yandan: «Ah ne de güzel!» diye sesler yükselmiş. Kıralla Kıraliçe bile kızın güzelliğine hayran kalmışlar. Kadınlar da onun elbiselerine, başındaki süslere bakıyorlarmış. Kıralın oğlu Külkedisini basköşeye oturtmuş, sonra dansa kaldırmış. Külkedisi o kadar güzel dansetmiş ki, herkes ona daha çok hayran kalmış. O sırada çok nefis yemekler getirmişler ama genç prens onlara el bile sürmemiş. Aklı fikri Külkedisindeymiş, hep ona bakıyormuş. Bir ara Külkedisi gitmiş, kızkardeşlerinin yanına oturmuş, onlara çok iyi davranmış. Fakat kızlar, Külkedisini tanıyamamışlar, onun bu haline de çok şaşmışlar. Onlar böyle tatlı tatlı konuşurlarken, Külkedisi bakmış, saat on biri kırk beş geçeyi vuruyor. Herkesi selâmlamış, eve dönmüş, sütninesini bulup çok teşekkür etmiş: «Ertesi gün de baloya gitmekten pek hoşlanacağım, prens de geleyim istiyor,» demiş. Külkedisi olup bitenleri sütninesine anlatırken kapı çalınmış, o da gidip açmış. Gelenler iki kız kardeşiymiş. Külkedisi yalandan gözlerini ovuşturup yeni uyanmış gibi gerinerek : «Ne kadar da geç döndünüz!» demiş. Kardeşlerinden biri: «Baloya gelseydin hiç canın sıkılmazdı,» demiş. «Baloya çok güzel bir prenses geldi, bize de çok iyi davrandı.» Külkedisi sevincinden kendini tutamıyormuş: «Neymiş bu prensesin adı?» diye sormuş. Kardeşi: «Bilmiyorum,» demiş. «Yalnız kıralın oğlu bu yüzden çok üzgün, kızın kim olduğunu öğrenmek için herşeyi fedaya hazır.» Ertesi akşam iki kız kardeş yine baloya gitmişler. Kül kedisi de gitmiş ama ilk akşamkinden daha da süslüymüş. Kıralın oğlu hiç onun yanından ayrılmamış, tatlı tatlı şeyler anlatmış. Külkedisi böyle sohbet ederken, saatlerin geçtiğini farketmemiş. On ikiyi çalan saatin ilk vuruşunu duyar duymaz kaçıp gitmiş.… Prens de ardından koşmuş ama onu yakalıyamamış. O sırada Külkedisinin terliklerinden biri ayağından çıkmış. Prens de bunu almış. Külkedisi soluk soluğa eve gelmiş. Ne arabası varmış, ne de uşakları. Yine o hırpani elbiselerinin içindeymiş. Yalnız, küçücük terliklerinden biri ayağında bütün güzelliğiyle duruyormuş. Kaçarken düşürdüğü terliğin tıpkısıymış. İki kardeş balodan döndükleri zaman, Külkedisi onlara: «Nasıl, iyi eğlendiniz mi bari? Güzel prenses yine geldi mi?» diye sormuş. Kızlar: «Evet, geldi,» demişler. «Ama saat on ikiyi çalınca kaçtı. Kaçarken de sırmalı terliklerinden birini düşürdü. Terliği kıralın oğlu aldı, balo bitene kadar da onu seyretmekten başka şey yapmadı. Terliğin sahibi olan kıza delice vurulduğu muhakkak» demişler. Kızlar doğru söylüyorlarmış. Çünkü aradan bir hafta geçince kıralın oğlu davullar çaldırmış, kimin ayağı o terliğe iyice uyarsa, o kızla evleneceğini söylemiş, Terliği ilkin prenseslere, sonra düşeslere, sonra saraydaki bütün kızlara denemişler ama nafile. Derken terliği iki kızkar. deşin evine getirmişler. Onlar da ayaklarını terliğe sokabilmek için ellerinden geleni yapmışlar ama bir türlü başaramamışlar. Külkedisi de onları seyrediyormuş. Terliği tanımış, gülmeğe başlamış. «Durun, bir de ben bakayım, bana uyacak mı acaba?» demiş. Kızkardeşleri gülmeğe, onunla alay etmeğe başlamışlar. Terliği deneyen saray adamı Külkedisine bakıp onun çok güzel olduğunu anlayınca: «Bu kızın hakkı var, terliği bütün kızlarda denemek için emir aldım ben,» demiş. Sonra terliği Külkedisine giydirince, ayağına kalıp gibi oturduğunu görmüş. İki kardeş bu işe çok şaşmışlar, ama Külkedisi cebinden bir küçük terlik daha çıkarıp öteki ayağına giyince büsbütün şaşırmışlar. Bu arada sütnine de çıka-gelmiş, sihirli değneğiyle Külkedisinin ekbiselerine dokunuvermiş, bunlar eskisinden de daha güzel olmuş. O zaman iki kardeş, baloda gördükleri güzel kızın kim olduğunu anlamışlar. Külkedisinin ayaklarına kapanmışlar, «Sana kötü davrandık, çok acı çektirdik, bağışla bizi,» diye yalvarmışlar. Külkedisi onları yerden kaldırmış: «Affettim, beni her zaman sevin, tek dileğim bu» demiş. Külkedisini o güzelim elbiseler içinde prensin sarayına götürmüşler, Prens onu her zamankinden güzel bulmuş. Çok geçmeden de onunla evlenmiş. Külkedisi, güzel olduğu kadar da iyi yürekliymiş. İki üvey kardeşini de saraya yerleştirmiş. Hemen o gün onları sarayın ileri gelen iki adamıyla evlendirmiş. Böylece hepsi birden, mutlu bir hayat sürmüşler. Charles Perrault
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR