30 Eylül 2026
Son Dakika

Bülent Güldal’ın ardından / Ali Ekber Ataş

Şair Bülent Güldal öldü. 11 şiir kitabı vardı. Güldal, Kurtuluş Savaşı Kadınları Destanı adlı destan yazmıştı.

Bülent Güldal’ın ardından / Ali Ekber Ataş

“Derviş hırkasıyla kanatlanıp giden / Hasan Taşçı ve Bülent Güldal’a…”

siz derviş hırkalarıyla

kanatlanıp gidenler

şu fotoğraftaki karşılıklı oturan

iki güzel adamın

ömürlük bu halleri

bu bakışlar

bu dostlukları

tarifsiz ve tanımsız

bu fotoğraf anılarında artık

ahmet abi

bülent’i de uğurladık yanına

bu erken vedaya tıpkı sen gibi

şiirleri bir de ölümden çaldıkları

kaldı geriye

üç yıl önce de bir haziran günü

sıcağı sıcağına uğramıştık

hasan taşçıyı…

şiirleri kadar halk halkı kadar şair bülent’e

iyi bak vurgun yemiştir

alaman beslemesi bir intihalci

feryadı tunç'tan

devri daimin bu ilk gününde

ölümden çaldıklarını bırakmış geride

ne mutlu şiire

**

Bugün 15 dakika önce (30 Eylül 2026 Çarşamba, saat 14.30'da) yazar dostum Tacim Çiçek'e Instagram hesabından, iletimi düşen paylaşımında öğrendim, içime bir acı dadandı, vakitsiz kervanla sonsuz gidişe…

Ölüm adın kalleş olsun!..[1]

Elbet ki bir son değil şair için ölüm. Yeni bir başlangıcıdır ölümden çaldıklarını kız torunlarına bırakmasının devridaim zamanıdır Bülent Güldal’ın. Giden beden, kalan candır şairden bize. Ölüme doğuyoruz aslında biz. Ya farkında değiliz ya da farkındayız ama hiç ölmeyecekmişçesine bu “iki kapılı hanın” tapusu için savaşıyoruz, öldürüyoruz, eziyoruz.

Bu don değişimini, devridaim görevini tamamlayan Bülent Güldal ile ne zaman tanıştık, çok iyi anımsıyorum. “Sincan İstasyonu şefi” Abdülkadir Budak’la Kızılay’da çiçekçilerin önünde rastlaşıp tanışmıştım kendisiyle ilk kez. Ona “Ahşap Ruha Ten Giymek” şiiri ile ilgili bir çözümleme yaptığımı, bir dergiye gönderdiğimi, ama dergi sahibi bana nazikçe “Başka bir dergide yayımlayın” diyerek kapıyı gösterdiğini anlatmıştım. İşte o derginin sahibinin gösterdiği kapı da meğer Kızılay'daki çiçekçilerin tam önüne açılıyormuş. 2007 yılının Şubat ayıydı Budak ile tanıştığımda. Aynı yılın eylül ayında, Sincan İstasyonu dergisi ve “şefi” Abdülkadir Aracılığı ile. O gün bugündür başımızı koparmayın sürdürdük; yazı, şiir, telefon görüşmeleri, kimi zaman yüz yüze anılarımızı ve ailecek tanışmanın mutluluğunu da yaşadık karşılıklı. 

Bülent Güldal Türk şiirinin toplumsalcı damarlarında kendi yatağını buldu. Dördüncü Cemre ile başlayan şiir serüveni Durgun Sis’te, Sabaha Biriken’de, Anası Okyanus’ta, Yağmurkuşunun Türküsü’nde sürdü; Şiirtüven Sofrası Ezgileri’nde dostlarıyla çoğaldı, Şakayık Şelalesi’nden Zambak Kapısı’na, Şehlâ Menekşe’den Yağmur Salkımları’na, Göz Masalı’ndan Kurtuluş Savaşı Kadınları Destanı’na uzandı. Her kitabında biraz daha kendi sesine, kendi insanına, kendi toprağına sokuldu. İnsanla doğayı, aşkı, özlemi, yaşanmışlığı birbirinden ayırmadan yazdı. Şiirini hayatın dışına çıkarmadı; hayatın içinden aldığı sözü şiirin diliyle yeniden söyledi.

Şiirin kendisi kadar şiir üzerine de düşündü Bülent. Şiirin Anahtarı’nda şiirin zamanın ve toplumun dışında kalamayacağını, insanın yaşadığı çağın dilinden, kavramlarından, imgelerinden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi. Sokaktaki insanın anlayacağı sözü yazarken sokağın ağzına teslim olmadı. Şiir Nedir’de de şiirin ne olduğu sorusunun peşine düştü. Duyguyu aklın önüne geçirmeden, aklı da duygunun önüne koymadan kendi şiirinin yolunu aradı. Şiir onun için yalnız bir iç dökme işi değil, yaşadığı zamanın, insanın ve toplumun içinden geçen bir sözdü.

Kırk yılı aşan bu şiir yürüyüşünde kendi kozasını ören bir ipekböceği misali iplikleri sağlam, yerel tatları nefis, sözü kendinden yana değil şiirden yana oldu. Bugün geriye baktığımızda Dördüncü Cemre’den Şiirin Anahtarı’na kadar uzanan bu uzun yolun içinde yalnız kitaplar değil, bir ömürden süzülen şiirler görüyoruz. Şimdi gittiği o yerde dostlarıyla, ağabeyim dediği Ahmet Uysal ile yalnız değil. Biz onun bu gidişiyle eksilen bu dünyada, şiirleriyle, yazılarıyla, ölümden çaldıklarıyla yan yanayız. 

Bülent Güldal şiirin uzun yolculuğunda bir “abdal yolcu”ydu, upuzun soluklu sesiyle, doğayı çağıran nefesiyle, aşka yönelen akışıyla tekelci bir bencillikte deĝil, kolektif bir bilinçle taşıdı sözünü. Toplumsalcı Türk şiirinde “Hakk” bildiği yolda şiiriyle, yazılarıyla yürüdü. Kendi kozasını ören bir ipekböceği misali iplikleri sağlam, yerel tatları nefis, bölgesel iklimi, denizden meltemini, karadan poyrazını almış şiirlerin şairi.

Giden beden, kalan candır şairden bize.

Ne mutlu şiire.


[1] Enver Gökçe

Ali Ekber Ataş
Gercekedebiyat.com

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler