16 Eylül 2026
Son Dakika

Yangın yeri / Ezo Adani

Yangın yeri / Ezo Adani

Ayaküstü alelacele sarmaya çalışıyordu sigarasını. Akan trafikte direksiyon başında bile ustalıkla saran parmakları kaskatı kesildiğinde yutkunma sesi bölmüştü ıssız caddede gecenin sessizliğini. Canını çok yakan olaylar aklına, ruhuna, gözünün önüne tekrar düştüğünde takılan yutağı onaylardı adeta uğradığı haksızlıkları. ‘Elin cebine en son gidecek,’ diye diye nesi varsa tüketmişti kızının.  

Çok uzun yıllardır kiracılı olanlar hariç on evde yaşadığı hâlde onu oturtmaya yıllarca bir evine kıyamamıştı. Anne, sevgisine ölesiye muhtaç büyümüştü Cansu. Hepsinde yüreği dağlanıp burnundan gelse de kendisine sevgi besler diye belki de en çok, defalarca tatillere götürmüştü annesini. Değerli olana düşkün olduğunu bildiğinden dolayı her şeyin en güzelini ona alırdı. Bir defa bile para ödetmeden her yerde en özel şeyleri ona yedirir, içirirdi. Yaşatmaya çalıştığı keyifli saatlerin hiçbiri sonradan hatırlanmıyorsa olsa da bir an vazgeçmezdi annesini mutlu etmeye çalışmaktan.  

Mal, mülk kadar hoşnut olmazdı annesi, ne yapılırsa yapılsın uğruna. Babası, bunu bildiğinden olsa gerek evdeki huzurları adına neleri varsa annesinin üstüne geçirmişti. Cansu da para kazandıkça biriktirip aldığı altın bileziklerinin hepsini annesine takmıştı. Tüm özel günleri bahane ederek. Onu bu kadar mutlu edebildiğini görmek tek yaşama sevinciydi Cansu’nun. Ta ki görünür olmasından da mutsuz olan annesinin, katılacağı ödül törenine evdeki elbisesine kendisine ödünç vermekten imtina ettiğini hissettiği o güne kadar... 

Dünyası başına yıkılmıştı Cansu’nun. Oysaki kendisi beğenip aldırmıştı o elbiseyi annesine; gideceği özel gecede giymesi için. Beyni susmuyordu. Giyilmiş elbiseydi! Hiç giyilmemiş olsa ne olurdu ki sonuçta!? Kızı değil miydi onun!? Çok özendiği geceye gittiğinde en güzeli annesi olmuştu, beğenip aldırdığı o elbiseyle! Ve şimdi birkaç saat giymesi için kızından mı esirgiyordu!? Ailesini, kırmamak uğruna özen göstererek yazdığı ilk kitabıyla ödül alacaktı oysa Cansu. Nasıl bu kadar yok sayabiliyordu onu ve ona dair her şeyi annesi başta olmak üzere, ailesi? Neden hep bunu yapıyordu kendisine can veren kadın!? Bugüne kadar ondan, hatta onlardan ne istemişti ki!? İnsan arkadaşı olsa ödünç verirdi! Nesi var nesi yoksa arkadaşlarına vermiş biriydi oysa. Bunu hepsi biliyordu! 

Cansu, genetik hastalıklarına ve yaşadığı acı travmalara rağmen hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmıştı. Hayati olan ilacını bile içmeyi reddediyordu. Uzun yaşamak şöyle dursun ıstırabının bitmesiydi tek dileği. Ve hayatta kalmaya çabalamaktı kendini bildiğinden beri en büyük derdi. Daha fazla dayanamayıp 20 yıldan fazla yaptığı mesleğini bırakmış, kenara ayırdığı bir miktar parayla yaşamaya, yazmaya çalışıyordu artık. Emekliliğini, sigortasını yakmıştı, onca hastalığına rağmen. Yıllarca babasının basiretinin bağlanıp ona erken sigorta başlatmayı düşünemediği pişmanlığı dinlemiş ve inanmıştı ona. Tam da şu an ablasıyla birlikte çalıştıkları işyerlerinde onu sigortalı gösterebilecekleri hâlde hiç oralı olmadıklarını ve bu konuda söylenenlerin ömür boyu kandığı bir yılan hikâyesi olduğunu da anlamıştı. Kimsenin umurunda değildi Cansu da onun sağlığı da…  

Annesinin bir gün sinirlendiğinde, gaza gelip söylediği yankılandı kulağında. ‘Hiçbir şeyim kimseye kalmayacak! Herkes ölecek ben kalacağım!' Annesinin bunu dilediğinden adı kadar emindi artık. 

Yüreği kan ağlayarak beğenip annesine aldırdığı elbiseye çok benzeyen uygun ederli bir elbise almıştı, katılacağı tören için. Sahnedeki konuşmasında ailesine destekleri için teşekkür bile edememiş, makyajıyla saklamaya çalıştığı hüznüyle bir ‘acıyı boyamak’ gecesi daha yaşamıştı onlardan dolayı. Tutulup kalmış, güldürmüştü herkesi sahnede kendisine kalbinin, ruhunun tutulduğu anlar kadar kendisini bildiği çok küçük yaşlarından beri. 

Bir süre uzak kalmam gerekiyor benim, yurtdışında varsayın beni,’ diyerek tüm gücüyle rest çekmişti ailesine. Kimsenin dayanamayacağı şeyleri yutkunup sinesinde yumuşatırken bu duruşu sergileyebilmesi canını ne kadar acıttıklarını gösteriyordu bir kez daha. Hepsi bir arada birbirlerine destek olduğundan, ilaçlar, doktorlar ellerinin altında olduğundan vicdanı rahattı. 

Ölse bir hafta sonra kokusu yayılacak olan kendisiydi. Kazancı yoktu. Kafede yazabildiği için oraya gidebilmek adına beslenmesinden, üzerine alacağından, ihtiyaçlarından feragat ediyordu. Kalbi için içmesi gereken aspirinini almaktı en büyük lüksü. 100 lira olmuş diye arada onu da atladığı oluyordu. Psikolojisi yüzünden bin bir emekle inşa ettiklerini bir anlık hareketiyle yıkıyordu yazma yolunda da. Düşüyor tekrar tekrar kalkmaya çalışıyordu henüz tutamadığı yeni yolunda. Nadiren konuşuyordu ailesinden kişilerle. Doğum günü için çağırdıklarında yok diyememesi; özlemle beraber yine kanmaktan dolayıydı yalandan sevgilerine. Tek doyuramadığı açlığıydı bu ruhunda. 

Eski günlerde ablası, eniştesi sofrada olduğunda nadiren geliyorlar diye onlara ehemmiyet verilmesini anlardı aile yemeklerinde. Artık işleri ve evleri birdi hepsinin. Aynı katta oturuyor, birlikte çalışıyorlardı. Cansu’yu, görüşülmemiş onca aydan sonra doğum günü için çağırıp sofrada adeta yok saymak yine ablasına ve onun kocasına özel ikramlar yapıp, onlarla sohbet etmişlerdi. Cansu, beyninden vurulmuşsa da bu cezalandırmaya ve sevgisizliğe ses edememişti. Gerçeklerini biliyordu. İşlerini yürüttükleri, hastalıklarına koştukları için en sevgilileriydi artık onların, o ikisi. Ne çabuk unutulmuştu neleri varsa konmak, tüketmek istedikleri ayan olduğunda, daha yıl geçmemişti üzerinden! 

Cansu, babasının hiç boş attığını görmemişti hayatı boyunca. Onu çağırdığına göre hazırlıklı olması gerektiğini bilirdi babasından gelecek olana. Ve bilirdi ki ne hazırlamışsa mutlaka mecbur kalacaktı, babası tali yolları bile kapatırdı. 

Nitekim ameliyat olacağı günü söyledi, tam Cansu; ‘ben il dışına çıkacağım,’ derken. Mecburdu onun ameliyatından sonra yola çıkmaya ve onun yanında olmaya... 

Ablası, babasının doktor ve tetkik takiplerini yaparken annesine bakmak Cansu’ya düşmüştü. Annesi, evde duramadığı için moral bulması adına eski günlerdeki gibi kafelere götürüyordu onu yine. Çalışmadığını bildikleri hâlde annesine yine para ödetmiyor, elinden geldiğince güzellikler yaşamasına özen gösteriyordu. 

Hastanede babasına refakat ederken annesi geldiğinde babasını ona teslim edip hava almaya çıkmıştı Cansu. On dakika sonra arayan annesinin ne istediğini anlamıştı. Yakındaki şık mekâna götürdü annesini. Tam onun seveceği biçimde yılbaşı için süslenmişti mekân. Özel tatlıları, kahveleri ardından çayları geldi. Ablası, annesini aradı o sırada. Annesi de, ‘baban yukarıda, iyidir herhalde biz yılbaşı kutluyoruz,’ diye kahkahalarla cevap verdi. Kendisini işlerine gelmeyince ilgisizlikle suçlayıp ortak ettiği şeyden utanç duydu Cansu. Midesini kaldırıyordu madden, manen tüketilmeye çalıştığını hissediyor olmak. Son güne kadar elbise için ufacık vicdanı sızlamamış geri adım atmamış olan annesi(!) hâlâ nasıl pişkince kendisini en özel mekânlarda ağırlatabiliyordu Cansu’ya!? Üstelik hiçbir geliri olmadığını bildiği hâlde. 

Babası da tilkilikle onu refakatinde tutup gece boyunca sevgisizliğini kusmuş, kasıtla telefon açıp diğer aile fertlerine dağıtmıştı tüm güzel sözlerini ve duygularını. Bir kez daha lanet etti Cansu, insanlığına ve vicdanına. Hiç anlamazdı eskiden, cehenneme giden yolun merhamet taşlarıyla kaplı oluşunu. Koca puntolarla görünür olmuştu artık zulme rıza göstermemekti bahsedilen. Canına, malına kasttan başka bir şey değildi yapılanlar. 

Bu defa son gidişi olmasını diliyordu onlardan. Gitmelerin dönüşü olduğunu defalarca deneylemişti. Sigarasını içip yukarı çıkacak, sabah babasını; annesine teslim edip son kez ayrılacaktı. Gitmekten öte olacaktı bu defaki. Filtresiz sardığı sigarasını yakarken, ‘tam da böyle,’ dedi geride külden başka hiçbir şey kalmamacasına yanmıştı madem, onca yıllar boyunca, yakacaktı o da onlardan geride ne kaldıysa içinde.

Ezo Adani

 Gercekedebiyat.com

 

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

İlgili İçerikler