Victor Serge’nin gerçek yaşamı / Morten Høi Jensen
Victor Serge aslında ailesi Belçika’ya sürgün bir Rustu. Belçika’dan Fransa, İspanya, Rusya ve Meksika’ya uzanan, son derece dramatik bir siyasi yaşamın iniş çıkışları Mitchell Abidor, Victor Serge:Dizginlenemez Devrimci adıyla kitaplaştırdı.
Victor Serge’in biyografisini yazmaya soyunanlar işe bir dezavantajla başlar. Bir Devrimcinin Anıları (1951), Belçika’dan Fransa, İspanya, Rusya ve Meksika’ya uzanan, son derece dramatik bir siyasi yaşamın iniş çıkışlarını canlı bir dille anlatan, geçen yüzyılın en önemli otobiyografilerinden biridir.
Yine de biyografi yazarı Mitchell Abidor’un Serge’in hikâyesi, "anıların okuyucuda uyandırdığı izlenimden çok daha karmaşıktır". Victor Serge: Unruly Revolutionary (Dizginlenemez Devrimci) adlı eser, anı yazarının pürüzsüzleştirdiği köşeleri "sivriltmeyi" ve önemsizleştirdiği "çelişkileri" irdelemeyi amaçlıyor.
Richard Greeman’ın Serge üzerine hiçbir zaman tamamlayamadığı biyografisini bitirmesine yardımcı olma girişimiyle başlayan Abidor’un anlatısı, Greeman’ın ömrünü vererek derlediği o muazzam arşivden besleniyor. Suzi Weissman’ın tutku dolu Victor Serge: A Political Biography (2001) adlı eseri Serge’in mirasını Soğuk Savaş sonrası zafer sarhoşluğundan kurtarmak amacıyla kaleme alınmışken, Abidor daha soğukkanlı ve şüpheci bir anlatı sunuyor; hiçbir ideolojik tutarsızlığı incelemeden geçmiyor.
Ele aldığı kişiye hayranlık duysa da Abidor, "Aziz Serge" imgesi etrafında örülen mitolojiyi yıkmaya kararlı. İşe, Bir Devrimcinin Anıları’nın açılışında yer alan aile efsanesini çürüterek başlıyor: 1890’da Brüksel’de Victor Kibalchich adıyla dünyaya gelen Serge’in, Çar II. Aleksandr’a düzenlenen suikasttaki rolü nedeniyle 1881’de idam edilen bir Rus devrimci ve bomba yapımcısıyla uzaktan akraba olduğu iddiası. Abidor, buna ilişkin hiçbir soybilimsel kanıt bulunamadığını açıklıyor. Ona göre, "Serge’in kurduğu bağ duygusal, siyasi ve ahlaki bir bağdı; dolayısıyla psikolojik açıdan gerçek bir bağa dönüşmüştü."
Rus devrimci sürgünlerin arasında büyüdüğü fikri de, sonradan ima ettiği kadar "basit ve net" bir durum değildir. Abidor, Serge’in erken dönem yaşamındaki zorlukları belgelerle ortaya koyuyor. Babası Léon, St. Petersburg’daki askeri akademiden devrimci propaganda materyali bulundurduğu gerekçesiyle atılmış, ardından İsviçre’ye kaçmış ve orada Serge’in annesi Vera ile tanışmıştı. Yollarda geçen, maddi sıkıntılarla dolu bir hayat sürdüler; yolları ayrılmadan önce "Brüksel, Canterbury, Cenevre ve Londra'nın yoksul mahalleleri" arasında mekik dokudular. Serge, "henüz çocukken terk ettiği, döküntü ve parçalanmış bir yuvanın içine doğmuştu". Görünüşe göre aile efsaneleri bir boşluğu dolduruyor ve ilerleyen yıllarda, büyük zorluklarla dolu zamanlarda bir teselli kaynağı işlevi görüyordu.
On iki yaşından itibaren tek başına yaşayan ve örgün bir eğitim almamış olan Serge, kendini Brüksel'in solcu çevresine kaptırdı; Kropotkin'in yanı sıra Louis Blanc'ın Fransız Devrimi Tarihi adlı eserini okudu, Belçika İşçi Partisi'nin gençlik koluna katıldı ve bir grup arkadaşıyla birlikte Le Communiste adlı bir gazete çıkarmaya başladı.
Ancak kısa süre sonra bu "tam anlamıyla reformist sosyal-demokrat" oluşumu kendilerine dar gelmeye başladı ve 1907'de, lider Emil Vandervelde'in Kongo'nun ilhakına destek çağrısı yapması üzerine bir parti kongresini öfkeyle terk ederek yapıdan ayrıldılar. Le Communiste'in adı Le Révolté olarak değiştirildi. Abidor'un ifadesiyle "yerinde duramayan, söz dinlemez, inatçı, asi, dikbaşlı, zapt edilemez gibi pek çok anlama gelen bir sıfat" olan Le Rétif takma adıyla yazan Serge kitlelere duyulan küçümseme ile bireyin başkaldırı kapasitesine yönelik —suç ve terörün meşru taktikler olarak görüldüğü— Nietzschevari bir yüceltmeyi birleştiren, bireyci bir anarşizm anlayışını benimsedi.

Le Révolté'nin, Şubat 1909'da iki polis memurunu vurarak öldüren anarşist bomba yapımcısı Abraham Hartenstein'ı savunmasının ardından, Serge için Brüksel'de yaşamaya devam etmek imkânsız hale geldi. O yaz, "anarşinin, edebiyatın ve devrimin" merkezi olan Paris'in yolunu tuttu. Abidor, Serge'in kendisini oraya çeken unsurları ve şehrin neyi temsil ettiğini anlatırken geriye dönük bazı değişiklikler yaptığına —bunu "tüm anı yazarlarının mesleki deformasyonu" olarak nitelendirerek— dikkat çeker.
Abidor şöyle yazıyor: Genç bir anarşist olarak Serge Paris’i, çeşitli makalelerde alaya aldığı Komün’ün şehri ya da yine eleştireceği sendikalist CGT bağlamında görmezdi; hele ki Bolşevik liderin Narodnik ağabeyi ve bir şehit olan Alexander kadar aşina olmadığı Lenin’i, hiç mi hiç öyle görmezdi. Serge, hareketin merkez yayın organı l’anarchie için çeşitli takma adlarla yazılar kaleme alarak önde gelen bir anarşist düşünür olarak kendine yer edindi.
Devlete başkaldırdığını düşündüğü kişilere açıkça destek vermeyi sürdürdü. Serge o dönemde, "Yaşama hakkı, yaşamama engel olan herkesi öldürme hakkını da beraberinde getirir," tezini savunuyordu. "Yaşama iradesi bana, onsuz yaşamın mümkün olmadığı özgürlüğümü elimden almak isteyen herkesi öldürme görevini (zorunluluğunu) yükler."
1911-12 yıllarında, l’anarchie ile bağlantılı bir grup olan Bonnot Çetesi, büyük yankı uyandıran bir dizi banka soygunu gerçekleştirdi. Polis gazete bürosuna baskın düzenleyip çalıntı iki tabanca ele geçirdikten sonra, Serge ilk eşi Rirette Maitrejean ile birlikte tutuklandı. İşbirliği yapmayı reddeden Serge, çetenin diğer üyeleriyle birlikte yargılandı ve beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Abidor, Serge’in olaylara yaklaşımını gözler önüne seren bu yargılama sürecini titizlikle yeniden ele alıp aktarıyor.
Polis raporlarından ve dönemin günlük basınındaki haberlerden bolca alıntı yaparak, polisin Serge'i çetenin baş ideoloğu olarak göstermek için nasıl çaba harcadığını; böylece onu, diğer anarşistlerin gözünde kendini zor duruma düşürmeden masumiyetini savunmak zorunda bıraktığı güç bir konuma nasıl ittiğini gözler önüne seriyor. Abidor'un bu davaya bu denli geniş yer ayırmasının nedeni —ki kıyaslandığında Weissman davadan yalnızca üstünkörü bahseder— ona göre bu sürecin Serge için bir "epistemolojik kırılma", yani anarşizmden uzaklaşma yolunda atılmış hayati bir ilk adım teşkil etmesidir.
Bu deneyim Serge'in bireyci felsefesini sarsarken, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi de eski düzenin kırılganlığını tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Ocak 1917'de hapisten çıkan ve Fransa'da ikamet etmesi yasaklanan Serge, Barselona'ya gitti ve burada anarşist Tierra y Libertad dergisi için yazmaya başladı. Devrimci sendikalizmle tanışması onu giderek kitlesel eylemin gerekliliğine ikna etti; gerçi Abidor bunun aşamalı bir süreç olduğunu savunur. İspanya, onun ilk kez Victor Serge (hiçbir zaman açıklamadığı bir takma ad) imzasıyla bir makale yayımladığı yerdi. İşin ilginç yanı, yazının konusu Şubat Devrimi'ydi. Serge şöyle yazıyordu: Ruslar "bir çarı tahttan indirmeyi başardılar. Ve çalışmalarıyla —doğrudan çabalarıyla olmasa bile örnek teşkil ederek— HAYAT uğruna mücadele verip kendi hayatımızı yaşamamız konusunda bize yardımcı olmayı sürdürüyorlar."
Serge kısa süre sonra, Abidor'un "karmaşık bir yolculuk" olarak tanımladığı, Rusya'daki Devrim'e katılma sürecine girişti. Yol üzerindeyken Paris'te tutuklandı ve Précigné'deki bir toplama kampında bir yıldan uzun süre alıkonuldu. Orada da yazmaya devam etti; bu kez anarşist La Mêlée dergisi için. Abidor, Kasım 1918'de yayımlanan bir makaleyi, Serge'in Bolşevizmi benimsemesinin "ideolojik temelini" ortaya koyması bakımından kilit bir noktada görür: "Toplumsal yaşamdan geri çekilemeyiz. İster hoşumuza gitsin ister gitmesin, bizler sosyal varlıklarız; kişisel durumumuzu iyileştirmek istediğimizde, ortak durumu iyileştirmek için çalışmaktan başka bir şey yapamayız.’
Rusya’da tutulan Fransız subayların takasıyla nihayet serbest kalan Serge, Bolşeviklerin safına katıldığını belirtiyordu; zira onlar “gerekeni inatla, azimle, muazzam bir şevk ve hesaplanmış bir tutkuyla” yapıyorlardı. Ona göre pek çok anarşist tarihin gerisinde kalıyor, kendi iç çekişmelerinin anlamlı bir devrimci eylemin önünü tıkamasına izin veriyordu.
Rusya’daki ilk yıllarında Bulletin Communiste’te yazılar kaleme alan Serge, anarşistlerin Bolşeviklere katılması gerektiğini defalarca savunuyor ve onların Devrim’e büyük katkılar sunabileceği konusunda ısrar ediyordu. Abidor’a göre bu yazıların “trajik talihsizliği”, “Bolşeviklerin anarşizme —özellikle de Ukrayna’daki Nestor Makhno güçlerine— yönelik baskılarının zirve yaptığı bir dönemde kaleme alınmış olmalarıydı”.
1921’deki Kronstadt ayaklanmasının bastırılması, anarşistler ile Bolşevikler arasındaki o kırılgan son bağları da kopardı. Serge’in bu olaya ilişkin çeşitli değerlendirmelerini inceleyen Abidor, “Bu olayın Serge için ne denli acı verici olduğunun bir göstergesi şudur ki, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ nihai bir yargıya varmaya çalışıyordu,” diye yazar. Bir yanda anarşist özgürlük tutkusu, diğer yanda Partiye olan sadakati arasında sıkışıp kalan Serge’in Bolşevik liderliğini kamuoyu önünde savunması, Abidor’un ifadesiyle, Angel Pestaña, Maurice Vandamme ve Gaston Leval gibi anarşist yoldaşlarına özel olarak dile getirdiği düşüncelerden ayrışıyordu. Anarşistler onu hiçbir zaman tam anlamıyla affetmediler. Öyle ki, 2011 yılında bile bir Fransız anarşist yayınevi, Victor Serge, l’homme double (Victor Serge: İki Yüzlü Adam) başlıklı, kitap hacminde bir eleştiri eseri yayımladı.
Peş peşe gelen hayal kırıklıklarının ardından Serge, nihayet kazanan tarafta olduğunu hissediyordu. Abidor şöyle yazar: “Rusya dışından Bolşeviklere yöneltilen eleştiriler zaten yeterince fazlaydı; bunlara katılmak insanı gericiliğin nesnel bir müttefiki konumuna düşürürdü ki, bu kesinlikle bir seçenek değildi.” «Yaşamak için bir nedeni vardı ve Devrim’in umutsuz ve geri dönülemez bir biçimde kaybedildiği gerçeğini artık gizlemenin mümkün olmayacağı ana dek bu nedene tutunacaktı.»
Sovyet devletinin dış destek olmaksızın çökeceği sonucuna varan Serge, 1921 ile 1925 yılları arasında Orta Avrupa’da —çoğunlukla Berlin ve Viyana’da— Komintern ajanı olarak görev yaptı ve burada Gramsci ile Lukács gibi önde gelen komünist entelektüellerle tanıştı. Aynı zamanda Lenin’in yazılarını çeviriyor; Henri Barbusse’ün Clarté dergisine ve Alman Komünist Partisi’nin gazetesi Die Rote Fahne’ye katkıda bulunmaya başlamış bulunuyordu. Bu konumdayken, hiperenflasyonun başlangıcına ve Nazi hareketinin yükselişine tanıklık etti. Öte yandan Rusya’da Bolşevik Parti kendi içine kapanıyordu: 1924’te Lenin öldüğünde, uzun ve çetin bir iktidar mücadelesi başladı. Lukács, Serge’e dönüşünde temkinli olmasını öğütledi: «Aptallık edip de sırf meydan okurcasına oy kullanma hazzı uğruna boş yere sınır dışı edilme.»
Lenin’in 1924’teki ölümünün ardından yaşanan o çetin iktidar mücadelesinde Serge, Troçki ve Sol Muhalefet’in safında yer aldı: «Yapılacak tek bir şey görüyorum: banyo suyuyla birlikte bebeği de çöpe atmamak; hayata küsmemek. Ne kadar zor olursa olsun, akıntıya karşı sakin bir şekilde yüzme vakti geldi.»
Serge, 1928'de Parti'den ihraç edildi ve kısa bir süreliğine hapsedildi. Hayal kırıklığına uğramış bir halde enerjisini yazmaya verdi; sadece beş yıl içinde üç roman (Hapishanedeki Adamlar, Gücümüzün Doğuşu ve Fethedilmiş Şehir) ile bir tarih eseri (Rus Devrimi'nin İlk Yılı) tamamladı. Bu dönemde Serge ve ailesi —1919'da yeniden evlenmiş ve 1920'de Vlady adında bir oğlu olmuştu— giderek şiddetlenen bir taciz kampanyasına maruz kaldı; bu taciz o denli ağırdı ki, Serge'in eşi Liuba Russakova aralıklı psikoz nöbetleri geçirmeye başladı. Abidor'un belirttiğine göre Serge'in yalnızlığı mutlak düzeydeydi: Paris'teki dostlarına, "Tek bir yoldaş bile kalmadı; bağımın olduğu herkes sürgüne gönderildi, hapsedildi, öldü ya da kayboldu," diye yazmıştı. 1933 tarihli bir mektubunda, Stalin rejiminin Devrim ile "tam bir çelişki" içinde olduğunu ifade etmişti: Sosyalizm, "kapitalizme karşı üstünlüğünü tank üreterek değil, ancak toplumsal yaşamı örgütleyerek ve insana kapitalizmden daha iyi koşullar —daha fazla maddi refah, daha fazla adalet, daha fazla özgürlük ve daha yüksek bir onur— sunarak kanıtlayabilir."
O yıl Serge, yeraltı Troçkist faaliyetlere katılma şüphesiyle yeniden tutuklandı ve iki ay boyunca sorgulandı. Boyun eğmez bir tutum sergiledi ve rejimi, muhalif görüşlere tahammülsüzlüğü nedeniyle eleştirmekten geri durmadı.
Abidor, böyle bir dönemde bunu yapmanın "eşsiz bir cesaret örneği" olduğunu yazar. Ural Dağları'ndaki Orenburg'da üç yıl zorunlu ikamete (sürgüne) mahkûm edildi. Fransız gazeteci Magdeleine Paz'ın konuyu toplantı sırasında gündeme getirmesiyle birlikte "Victor Serge meselesi", Moskova destekli 1935 Paris Faşizm Karşıtı Kongresi'nin işleyişini sekteye uğratma tehlikesi yarattı.
1936'da beklenmedik bir şekilde Sovyetler Birliği'nden ayrılma izni alan Serge, Paris'e döndü ve burada "Sovyet siyaseti ve politikalarının en önemli analistlerinden biri" haline geldi. Stalinist ajanlara karşı hiçbir zaman tam anlamıyla güvende değildi; nitekim Serge’in eski dostu ve İspanya’daki POUM hareketinin lideri Andreu Nin’in 1937’de Madrid’de suikasta kurban gitmesi de bunu kanıtlıyordu. Sürekli bir paranoya hali içinde yaşıyordu. Ölümünden sonra yayımlanan Unforgiving Years (1971) adlı romanında, kaçak bir devrimci bu durumu “yarı kaçık birinin oyunu... kendine güvensizlik duyma, kendi şüphelerinden bile şüphelenme ihtiyacı” olarak tarif eder.
Abidor, André Breton, CLR James, Ignazio Silone, Frida Kahlo, André Gide ve Max Shachtman gibi kişilerin yer aldığı, 1936-1940 yıllarını kapsayan adres defterini inceledikten sonra, “Serge pek çok açıdan solcu bir Zelig’di” diye yazar.
Naziler 1940’ta Fransa’yı işgal ettiğinde Serge bağlantılarını devreye sokmayı başardı; bir süre, kendisinin ve binlerce başka sürgünün Avrupa’dan kaçmasına yardım eden Varian Fry ile Acil Durum Kurtarma Komitesi’nin (Emergency Rescue Committee) Marsilya’da kiraladığı bir evde Breton’la birlikte yaşadı.
Serge, ücreti Dwight ve Nancy Macdonald tarafından karşılanan bir vapurla Mexico City’ye gitmeyi başladı. Orada, yaygın biçimde başyapıtı kabul edilen Yoldaş Tulayev Davası (1948) adlı eserini tamamladı. Abidor, Serge’in Meksika’daki son yıllarını —yoksulluk içinde, Avrupa’dan uzakta ve suikastçı korkusuyla geçen— “zorlu ve mutsuz” yıllar olarak tanımlar.
Barikatlarda geçen bir hayatın bedeli ağır olmuştu. 1947’de bir taksinin arka koltuğunda kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğinde Serge henüz elli altı yaşındaydı ama çok daha yaşlı görünüyordu.
Cenazesini teşhis eden POUM lideri Julian Gorkin, “ayakkabılarının tabanlarının tamamen aşınıp delindiğini” ve “cesedin, hayırseverlik amacıyla sokaktan toplanmış bir evsize ait olabileceğini” gözlemlemişti. İspanyol sürgünlerin arasına, üzerinde herhangi bir işaret bulunmayan bir mezara defnedildi.
Abidor’a göre, öldüğü sırada Serge artık proletarya devriminin gerçekleşebilirliğine inanmıyordu. Abidor, Serge’in "Bolşevik Devrimi’nin başlangıçta olumlu bir olay olduğuna ve Stalinizmin Leninizmin bir devamı değil, onun bir sapması olduğuna dair inancından asla taviz vermediğini" belirtse de, bunun yine de "Serge efsanesinin hayranları için kabullenilmesi zor bir değişim" anlamına geldiğini yazar.
Abidor’un anlatısındaki en tartışmalı kısım da burada yatar: Serge’in nihayetinde anti-stalinizmin "ötesine geçerek" bir "anti-komünist"e dönüştüğü yönündeki yargısı.
Weissman ve diğerleri buna itiraz etmişlerdir ("Serge’in mirası, sosyalizmi Soğuk Savaş dönemi anti-komünizmi uğruna terk eden bir adamın mirası değildir; bu miras, Stalinizme, liberalizme veya umutsuzluğa karşı her türlü teslimiyeti reddeden ve bu reddedişin bedelini bütünüyle ödeyen sosyalist bir düşünürün mirasıdır").
Abidor daha sonra kendi görüşünü savunmuştur. Serge’in son yıllarına ait not defterleri ve mektupları okunduğunda ne tür sonuçlar çıkarılırsa çıkarılsın, onun İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkım ile yeni filizlenen iki kutuplu dünya düzeni arasındaki o huzursuz geçiş döneminde hayata veda ettiği unutulmamalıdır. Daha uzun yaşasaydı izleyeceği muhtemel yol, bir varsayım konusu olarak kalmaya mahkumdur.
Abidor’a göre, Serge’i bu denli önemli bir figür kılan şey, nihayetinde onun —"belirli bir örüntüyü takip eden ve ortak bir temel ile güdüye sahip olan"— gelgitleridir. Ona göre, "Serge’in dışarıdan bakıldığında değişkenlik gibi görünen bu hali, aslında gerçek özgürlüğü ve demokrasiyi güvence altına alacak etkili bir yol arayışından ibaretti".
Değişen şey, diye yazar Serge, "amacına ulaşma araçları"ydı. Serge’in zihni kuşkusuz sürekli bir hareket halindeydi —her iki anlamda da devrimci bir hareket— ve dogmaların katılaşmasına izin verecek kadar uzun süre tek bir noktada takılıp kalmazdı. 1938’de ifade ettiği gibi: "Hakikat asla sabit değildir; sürekli bir oluş halindedir ve onu hatadan ayıran kesin bir sınır yoktur. Hakikate sahip olma duygusu, insana duyulan belli bir küçümseme hissiyle el ele gider," diye yazmıştı.
Serge yalnızca ruhundaki iyimserlik sayesinde değil, aynı zamanda dünyaya karşı sergilediği bu eskimeyen açıklık sayesinde de son derece cazip bir figür olmaya devam ediyor.
Ve bunun için, onun kendi yazılarına dönmemiz gerekiyor. Son yıllarında yaşadığı tüm acılara ve başarısızlıklara rağmen Serge, hâlâ "yapacak, öğrenecek ve anlayacak çok şeyi" olduğunu hissediyordu.
Ölümün yakın olduğunu bilerek, not defterlerinde kendine şöyle diyordu: "Hayata, sanki tamamı önümdeymişçesine devam et."
Morten
Høi Jensen
(New Left
Review)
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.