mehmet-ulusoy-cin-sosyali-20260217131444684.jpg


Türk solunda kuramsal bilgi düzeyi geriledikçe, hazır ezberleri, şablonları tekrar eden eğilim beklenenden de hızlı yükseliyor ve etkili oluyor.

60'lardan bu yana adım adım derinleştirilerek geliştirilen Türk Devrimi ve sosyalizmle ilgili kuramsal ve kavramsal birikim aşınıyor, yozlaşıyor ve ne yazık ki tekrar başlangıca, ilkel, kaba anlayışlara dönme tehlikesi yaşıyor.

Öyle bir geriye, başlangıca doğru yuvarlanma rahatlığı ve bayağılaşma durumudur ki bu, her şeyi kuruluş ayarlarından, sıfırdan başlatma çaresizliği ve çapsızlığını de ister istemez içeriyor.

Bu sığlık, kabalık ve ilkellik en genel ve kapsayıcı anlamda, Sovyet Devrimi deneyiminden bu yana geçen yüz yılda yaşanan ve bütün ezilen dünyayı kucaklayan sosyalizm deneyimlerindeki teorik ve pratik yenilikleri, özgünlükleri göremiyor, kavrayamıyor.

Hâlâ “sosyalizm”, “komünizm” sözcüklerinin büyüsüne kapılıp tespih çeker gibi onları tekrar ederek ilahi bir güçle bir hamlede sosyalime, hatta komünizme sıçrayabileceğini hayal ediyor. Paris Komünü ve öncesinin ya da en fazla ekim Devrimi öncesinin ütopik, romantik sosyalizm söylemlerinde asılı kalmış doğmatiklik ve bağnazlığın kısır döngü çemberini kıramıyor.

Dogmatik bağnazlığın ve Batı odaklı şablonculuğun kaynağı ne Mars-Engels'in ne de Lenin'in fikir ve öngörüleridir. Çünkü Marks ve Engels Paris Komünü yenilgisinden sonra, Lenin ise zaten devrim pratiği ve teorisiyle dünya devrim dalgasının Avrupa'dan doğuya, Asya'ya kaydığını vurgulamışlardır. Avrupacı sosyalizm odaklı bağnazlığın özünü birinci olarak sınıfsız topluma (komünizme) doğru ilerlemede sosyalizmin uzun on yılları, hatta yüz yılları alacak siyasal bir geçiş evresi olduğu; ikincisi de daha kapitalizm evresine geçememiş ya da geçmekte olan dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan ülkeler için bu sürecin Milli/Ulusal Demokratik Devrim (MDD) aşamasını da içeren daha uzun sürecek bir evre olduğu gerçeğini kavrayamamak oluşturuyor.

Bu bağlamda başlıktaki “Çin neden sosyalist?” -veya öz olarak aynı evreyi yaşayan Küba, Vietnam, Kuzey Kore veya Venezuala, Bolivya gibi bazı Güney Amerika ülkeleri neden sosyalist- saptamamızı geniş bir dünya deneyimi perspektifi ve yukarıdaki ülke deneyimlerinin teorisiyle açımlayıp kanıtlarken, Türk solundaki sığlık, ezbercilik ve ufuksuzluğa değinilecektir. Sorunu en geniş içerik ve özgül biçimlerde ele alırken hiç kuşkusuz, bugün yaşamıyor olsalar bile başta Kemalizm, Mısır, Irak, Suriye, Libya'da uygulanan BAAS sosyalizmi, ayrıca hâlâ yaşamakta olan Cezayir sosyalizmi de konumuzun ve tartışmanın özgün modelleridir. Yukarıdaki deneyimlere en başta da, Sovyet Devrimi'nin de doğrudan sosyalist değil ulusal demokratik nitelikte bir aşamadan geçerek, sorunlu bir sosyalizm aşaması yaşadığını, sorunlu olduğu için de, dış ve iç başka etkenlerle birlikte çöktüğünü gördük.

SOSYALİZM NEDİR? KOMÜNİZM NEDİR?

Sanırım en başta, Bilimsel Sosyalizmin kuramcılarının ve uygulayıcılarının, teori ve pratik bütünlüğü içinde sosyalizm ve komünizmi nasıl tanımladıklarına bakmak gerekiyor.

Çünkü bu temel kavramlar da bir hayli kirlenmiş, çarpıtılmış, gerçek içeriğinden kopartılmış görünüyor.

Sosyalizm nedir, komünizm nedir? Şu çok basit bilgileri, bilen aza çok konuyla yakından ilgilenen okuyucuyu biraz sıkma pahasına, vermek durumundayım.

Komünizm ya da sınıfsız toplumu ana hatlarıyla şöyle tanımlayabiliriz: İnsanın temel, insani ihtiyaçlarını karşılayan ve emeğinin ürünü özel mülkleri dışında, emeğin ürünü olmayan ve başkalarını sömürme aracı ya da ayrıcalıklı, asalak zümre rantı olan (kapitalist sermaye, rant, feodal mülk) bütün özel mülklerin kamulaştırıldığı bir toplumdur.

Yöneten ve yönetilen, kol emeği ve kafa emeği, devlet-bürokrasi ve halk, seçkin ve sıradan ayrımlarının adım adım ortadan kalktığı, herkesin aynı zamanda seçkin, aynı zamanda kafa ve kol emekçisi olduğu, sanatsal, bilimsel yaratıcı etkinliklerin önündeki engellerin tamamen ortadan kalktığı, insanların belli yasalara ihtiyaç duymadan gönüllü olarak benimsenen kurallar, töreler, adetlerle toplumsal yaşamlarını sürdürebilme bilincine ulaştıkları, böylece devletin de işlevini adım adım yitirdiği, ulusal çitlerin ve savaşların sona erdiği şimdilik utopik gibi görünen bir ideal eşitlik, özgürlük ve kardeşliklerin yaşandığı bir uyum toplumu, uyum çağıdır. Bilimsel Sosyalist öğretinin kurucu ustaları ve Lenin, Mao gibi büyük çaplı toplumsal gerçekliklerdeki uygulayıcı önderlerin tanımı, ana hatlarıyla böyledir.

Sosyalizm ise; en başta vurgulamak gerekir ki, kapitalizmin anti tezi, yani onun temel alternatifi, bir sistem olarak kapitalizmi bütün altyapı ve üstyapı kurumlarıyla tasfiyeyi içeren, yani öz itibariyle bütün özel mülkiyet biçimlerinin ortadan kalktığı bir toplumsal aşama değildir.

Kapitalizmin ekonomik, toplumsal, kültürel, ahlaki, insani her alanda alternatifi, yepyeni bir toplum, yepyeni bir insan, yepyeni bir dünyanın yaratıldığı komünizmdir.

Gerçek anlamda sınıfsız toplum komünizmdir, sosyalizm değil. Sosyalizm, siyasal iktidarın işçi ve emekçi sınıfların elinde olduğu ve uzlaşmaz sınıf çatışmalarının ortadan kalktığı bir toplum olsa da, ulusal burjuvazi dahil halk sınıfları arasındaki ideolojik ve kültürel mücadele, yani özellikle bireyci kültüre karşı kamucu kültür arasındaki sınıfsal nitelikli mücadele bu biçimleriyle devam etmektedir.

Bu nedenle sosyalizm, kapitalizmden komünizme siyasal bir geçiş evresidir. Ne demek siyasal geçiş?

Çünkü, sınıfsız topluma geçişin gerek üretici güçlerin, gerekse üretim ilişkilerinin gelişkinliği, daha ileri bir topluma geçme anlamında olgunluğu açısından, gerekse de işçi sınıfı ve sosyalistlerin siyasal örgütlülüğü vb açısından en gelişkin kapitalist ülkelerde bile koşulların oluşmadığını deneyler gösterdi.

Üstelik sosyalist bir evreye geçme açısından bile nesnel toplumsal-ekonomik koşullar uygun olsa bile kitlelerin siyasal, ideolojik ve kültürel bilincinin yetmediğini gördük. Ayrıca tarihsel gelişmenin diyalektik yasası şudur: Nesnel koşullar ne kadar olgunlaşmış olursa olsun, öznel koşullar, yani ideolojik-siyasal örgütlü bir güç ve irade devrimi gerçekleştirecek bir düzeyde değilse, hiç bir şey kendiliğinden olmaz.

Bütün bu nedenlerle, işçi sınıfı ve devrimcilerin siyasal örgütlü yapılarıyla iktidara gelerek ve devletin kamusal gücünü emekçilerin yararına kullanarak, yukarıdan aşağıya öncelikle sömürücü mülkiyetin sisteme damgasını vuran en irilerini tasfiye ederek, sınıfsız topluma adım adım, aşama aşama ilerleme bir zorunluluktur.

Bu ilerlemeyi, bu siyasal geçiş sürecini üst yapıda ideolojik ve siyasal olarak emeğin lehine planlayıp yönetecek olan güç, işçi sınıfının ideolojik ve siyasal temsilcisi bir partinin iktidarıdır.

Siyasal geçiş evresini, hem kuramsal hem pratik planda en kapsamlı, en etkili ve iddialı yöneten partiler Sovyet ve Çin Komünist Partileriydi. Onların adının “komünist” olması, yönettikleri toplumun komünist olması anlamına gelmez, ancak kesintisiz olarak sınıfsız topluma (komünizme) geçmenin ideolojisini, programını ve kararlılığını, yani kapitalizmin gerçek alternatifi sınıfsız topluma ilerleme iradesini taşıdığı için bu ad kullanılıyor. Ancak partide “komünist” adı kullanılmadan da, onun Türkçe karşılığı “sınıfsız toplum” tanımı programa konularak da bu nihai hedef vurgusu yapılabilir.

İşçi sınıfı ideolojisinin kılavuzluğunda yönetilen sosyalist toplum evresinin ekonomisi ise, Atatürk'ün devlet sosyalizmi dediği karma ekonomiden başka bir şey değildir. Bu ekonomide, belirleyici ve yol gösterici ekonomik kuruluşlar kamu (devlet) mülkiyetindedir.

Bugünkü Çin ekonomisi de, diğer sosyalist ülkeler ekonomisi de kamu mülkiyetinin egemen olduğu karma ekonomidir. Örneğin Çin ekonomisinin amiral gemisi, ekonominin yüzde 55-60'larını yöneten kamu kuruluşlarıdır.

Bu ekonominin sınıfsız topluma doğru ilerlemesinin kritik göstergesi ise, kamu mülkiyenin oranının yüzde 55-60'lardan adım adım daha yüksek oranlara doğru yükselmesidir. Bu da, henüz özel girişimciliğine başlangıçta izin verileni sanayici ve tarımcı orta sınıf işletmelerinin, esnaf kuruluşlarının gönüllü olarak kamusal işletmelere dönüşmesine bağlıdır.

Burada Sovyetlerin çökmesinin ve Çinin başarılı bir biçimde yoluna devam etmesinin anahtarını oluşturan kritik sorun şudur: Ekonomide belirleyici olan büyük çaplı kapitalist ve feodal mülkiyetler kamulaştırılırken, orta ve küçük çaptaki (milli burjuva ve küçük burjuva) işletmelerin, toplumsal ve kültürel bir olgunluk aşamasına kadar, sosyalist iktidar ve mülkiyetle barış içinde üretimlerine devam etmelerine izin verilmesidir.

Sosyalist karma ekonominin esası budur. 1930'larda Kemalizmin uyguladığı model tam da buydu. BAAS sosyalizmi, Kemalizmi model alarak aynı şeyi uyguladı.

Bu modelin en kapsamlı uygulayıcısı ise, hiç kuşkusuz Çin'dir. Çin'in neden sosyalist olduğunun açıklaması sanırım buraya kadarki bilgilerden çıkarılabilir rahatlıkla. Çin sosyalizmini daha da ayrıntılandırmadan, öncelikle Sovyet deneyimini biraz daha netleştirelim.

DEMOKRATİK DEVRİM

Ekim Devrimi, daha başta sosyalist bir devrim olarak tanımlandı ve öyle bilinir. Başka deyişle, Avrupa için geçerli olan bir devrim modelinin işçi-köylü ittifakı gibi bazı farklılıklarla (!) uygulanması olarak anlatılır.

Ya da nedeni ne olursa olsun öyle algılandı. Öyle mi gerçekten? Emperyalist Batı kapitalizmine karşı dünyada ilk defa gerçekleşen bu devrimin bütün dünya dengelerini uzun yıllar değiştirdiği gibi, emperyalist sisteme karşı kurduğu caydırıcı siyasal dengeyle, Türk Kurtuluş Savaşı, Kemalist Devrim ve Çin Devrimi dahil bir çok ezilen dünya devrimlerinin önünü açtığı, desteklediği bir gerçek.

Emekçilerin ve sosyalistlerin yönettiği, dünya gericiliğine karşı bir sosyalizm kalesi oluşturan böyle bir devrimin niteliğini tartışmak aslında birçok açıdan anlamsız gelebilir. Ama daha sonraki süreçlerde görüldü ki, ağırlıklı olarak bir Asya ülkesi olan Rusya'da bu devrimin niteliğini belirleyen ideolojik, toplumsal ve siyasal içeriğin kendine özgü bazı karakteristik özellikleri vardır. Günümüzde de sürmekte olan, izlenecek strateji (aşamalı bir devrim mi, doğrudan sosyalist bir devrim mi), cephe sorunu (devrim cephesinin ve karşıdevrim cephesinin sınıfsal bileşimi) ve önderliğin niteliği (işçi sınıfının fiili önderliği mi, yoksa diğer emekçi sınıfları da kucaklayan ideolojik önderliği mi) konularında yaşanan kriz ve tartışma, Asya, Afrika ve Latin Amerika merkezli devrimler açısından hâlâ aydınlatılmaya ihtiyaç duyulan önemli sorunlardır.

Bilindiği gibi, feodal bir despotlukla yönetilen ve köylü nüfusun yüzde 75'lerde olduğu Rusya'da, Lenin  İki Taktik adlı kitabında, 1917 Şubat Devrimini değerlendirirken iki aşamalı bir süreçten söz eder. Burjuva demokratik kazanımların gerçekleştiği birinci aşama ve proletaryanın iktidarı aldığı sosyalist devrim aşaması.

Daha çok siyasal nitelikte olan bu iki aşamadan birincisi, burjuvaziyle ittifak yaparak Çarlığın devrildiği “demokratik devrim” aşamasıdır. İkincisi de, Menşeviklerin de içinde olduğu burjuva iktidarın Ekim'de devrildiği “sosyalist devrim” aşamasıdır.

Lenin dahil Rus sosyalistlerinin kafasında, Avrupa modeli ama geniş köylü kitleleri de kazanmayı hedefleyen işçi-köylü ittifakına dayanan bir sosyalist devrim vardı. Ve devrim işçi sınıfının yoğun ve örgütlü olduğu ve şehirlerde ayaklanmayı esas alan Batı tipi bir devrim stratejisi uygulandı ve iktidar alındı. Ancak iktidara geldikten hemen sonraki bütün uygulamalar, içerik açısından ulusal demokratik devrim niteliğindedir.

Örneğin bunun ilk göstergelerinden biri, ordudaki bütün rütbelerin kaldırılacağı, diğeri de kapitalist-sömürücü nitelikteki bütün özel mülklerin kamulaştırılacağı idi. Özellikle iç savaş deneyiminin de acı tecrübeleri çok önemi bu iki uygulamadan vazgeçildi. Yani, sınıfsız toplum öncesi sosyalizm dönemi bile iki aşamalı bir süreçtir.

Lenin'in “İki Taktik”teki Şubat-Ekim dönemi için yaptığı “demokratik devrim” tanımlaması, tamamen Avrupa merkezli bir devrimci sürece göre yapılan tanımlamadır. Bu ise, sadece Çarlık otokrasisinin devrildiği ve Avrupa modeli “çok partili bir demokrasiye” geçildiği, ama gerçek demokratik devrim olan toprak devriminin gerçekleşip henüz köylülüğün özgürleşmediği bir “demokrasi”dir. Sadece Bolşeviklerin ve devrimci örgütlerin yüksek etkinliğiyle kazanılan, ama yine de burjuvazinin önderliğini ve siyasal iktidarını anlatan bir siyasal burjuva demokrasisiydi bu.

Demokratik devrimin toplumsal temelinin, sosyalistlerin, işçi sınıfı ideolojisi ve programının önderlik ettiği toprak devrimine dayandırılmasının teorisini ilk kez Mao yapmıştır. Böylece aynı zamanda ulusal nitelik taşıyan demokratik devrim de sosyalizm stratejisinin bir aşamasını oluşturdu. Şimdi Sovyet Devriminin de aşamalı bir devrim, yani Ulusal Demokratik Devrim sürecinden geçerek, sorunlu da olsa, nasıl sosyalist devrim aşamasına geçtiğini açıklayalım.

• Birincisi, bu devrim sürecinde, iktidarı almadan ince, Temmuz ile Ekim arsında süreçte Bolşevikler, başta Lenin, çok önemli bir şeyin farkına vardılar. Bütün olgular ve bilgiler, toplumun yüzde 75'ini ve devrimin işçi sınıfı ile birlikte temel gücünü, üstelik ağırlıklı temel gücünü oluşturan köylülükle ilgili ellerindeki toprak devrimi programının çok yetersiz olduğunu gördüler. Narodniklerin ise köylülükle ilgili programları çok daha gelişkin ve uygulanabilir nitelikteydi. Ayrıca daha önemlisi, kırlarda, köylülük içinde örgütlü ve etkili kadroların çoğu Narodnikti (Sosyalist Devrimciydi). Bunun üzerine Bolşevikler, zaten süreç içinde çok yakınlaşmış olan Sol Sosyalist Devrimcilerle birleştiler, onların köylü proramını benimsediler. Böylece, işçi sınıfının öncü niteliği değişmeksizin, İşçi-köylü ittifakının köylü ayağı, başta büyük sayısal gücüyle temel bir toplumsal etken olarak, daha sonraki süreçlerde ve kritik dönemeçlerde de görüleceği gibi, sosyalizmin geleceğini belirler hale geldi. Nicelikler, belli bir eşikten sonra nitelik belirleyicidir.

• İkincisi, Ekim Devriminin hemen arkasından, Devrimi boğmak için İngilizlerin başını çektiği her cepheden sürdürülen müdahaleler yaşandı. Bu emperyalist müdahale ve işgal, içeride Danikin, Kolçak, Vrangel gibi Çarlık generallerinin yürüttüğü bir “iç savaş”tı. Görünüşte bir iç savaştı bu, ama gerçekte ise, müdahalenin stratejisini, mali ve silah gücünü belirleyen, kısmen askeri güçle de katıldıkları emperyalist müdahale ve işgaldi. Dolayısıyla emperyalist işgale karşı Bolşeviklerin önderliğinde antiemperyalist bir ulusal bağımsızlık savaşı verildi. Sibirya'dan Baltık'a bu geniş coğrafyada feodal derebeylerin tasfiyesini ve toprak devrimini de içeren bu savaşın -ya da devrimin- içeriğini, emperyalizme karşı Ulusal ve toprak devriminin ağırlıkta olduğu Demokratik nitelik oluşturuyordu.

• Üçüncüsü, 3 yıl süren savaşın sonunda karşıdevrim ezilmişti. Ama devrimden sonra, toprak ağaları dışında, kamulaştırmanın hedefi durumunda olan ve tahıl üretiminin bel kemiğini oluşturan zengin ve orta köylülerin boykotuyla kentlerde büyük kıtlıklar yaşandı, birkaç milyon insan öldü. Lenin ve Bolşevikler, toprak ağalarının tasfiyesi ve büyük sanayi kuruluşlarının kamulaştırılması dışında, orta sınıfları kamulaştırma hedefinden geri adım attı, vazgeçti. Yeni Ekonomi Politika (NEP) adı altında, “Kulaklar” denilen zengin ve orta köylülerin ve küçük sanayici vd ara sınıfların özel mülklerinde üretimlerine devam etmelerine karar verildi. 1930'lara kadar ekonomik hayatı belirleyen, büyük sanayi ve ticari kuruluşların ve büyük toprakların bir kısmının kamu elinde olduğu NEP dönemi ekonomi modeli, aslında 1930'larda başlayan Türkiye'de uygulanan karma ekonominin de ilk örneklerindendir diyebiliriz. Çünkü dünyada başka örneği yoktur.

• Dördüncüsü ise, Stalin'in 1930'ların başında, Lenin'in perspektifini hiç anlamadan ve ona ihanet edercesine zengin ve orta köylü mülkiyetine son veren, hızlı, radikal ve yıkıcı bir kamulaştırmanın uygulaması ve sonuçlarıdır. Yıkıcıdır çünkü, bu uygulama sonucu yaklaşık bir iki milyon insan açlıktan öldü. Aslında sorun, işçi sınıfı iktidarında, önce ulusal demokratik devrimci dönüşümlerle, sosyalizmin -Avrupa gibi- ileri bir olgunluk aşamasına ulaşma ve daha sonra sınıfsız topluma adım adım ilerleme stratejisinin teorik ve pratik inkarıydı. Sonuçlarını, Rus toplumunun ve işçi sınıfının aşama aşama sosyalizmden uzaklaşması, bürokratik bir zümrenin giderek ayrıcalıklı bir kasta, bir sınıfa dönüşmesi olarak gördük.

Özetle, Stalin'in, uzun süre devam etmesi gereken NEP'i, karma ekonomiyi ortadan kaldıran uygulaması, ulusal bir bütün olarak sanayi toplumuna henüz ulaşmamış, ortaçağ ilişkilerini büyük oranda bağrında taşıyan bir ülkedeki temel yanlışlarını ortaya koyuyordu. Sosyalizme ve sınıfsız topluma ilerlemenin zorunlu aşamalarını reddeden uygulamalarını iflası ve Sovyetlerin yıkılması, bir olumsuz örnek olarak, aşamalı devrim ve karma ekonomilerin zorunluluğunu tersten kanıtlamaktadır.

Buraya kadarki bütün bilgi ve yorumlar, aslında bardağın boş tarafına değil dolu tarafına bakabilenler için, Çin'in neden sosyalist olduğunu kanıtlar. Biz yine de bir sonraki yazımızda bu konuyu daha geniş ele alacağız.

Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler