İkbal Kıraathanesinde otururken buraya ilk gelişimi, ilk kahve içişimi, ilk karşılaştığım, ilk tanıdığım yazarları, sanatçıları, olayları düşünmeye başladım. Ama kırıklık gibi bir şey vardı vücudumda. Neşesizdim. Belleğime üşüşen minicik anılar, çağrışımlar bile üzüyordu beni. İçim, ruhum ıpıslaktı. Hüzünlerin bulanık sularını ağırlaştıran yalnız ve acılı yüreklerle birlikte çığlıkların, haykırışların, yakarışların gökyüzünün sırçasını çatlattığı trajik denizlere akıyordum. Ayrıca çok çalışmıştım dairede, ağzıma bir lokma ekmek koymadan Anbar şefliklerine, Şube Müdürlüklerine, Genel Müdürlüğe elliyi aşkın mektup yazmıştım. Yorgundum, bitkindim. Ve kendimi mutsuz hissettiğim anlarda beliren -kaçma, başka ülkelere gitme- isteği yakama yapışmıştı, sabahtan beri baskı yapıyordu. Bir trene, bir vapura atlamalı beni ezen, çökerten koşullardan, sorunlardan, nefret ettiğim, tiksindiğim ilişki kaynaklarından uzaklaşmalıydım…

Telefonda “İkbal’de buluşalım, sana anlatacaklarım var.” diyen Orhan Kemal’e “Olur.” karşılığı vermeseydim eve koşacak ya da Yenikapı’daki meyhanelerden birinde zilzurna sarhoş oluncaya kadar içecektim.

Edip Cansever, hafif, sessiz adımlarla girdi içeriye, yaklaştı, “Ne zamandan beri buradasın?” sözlerini söylerken güneş görmemiş beyaz, güzel anlamlı yüzünü aydınlatan bir gülümseme yerleşti dudaklarına. “Orhan Kemal gelecek mi?”

“Gelecek.” dedim, “Beyoğlunda pezevenk kovalamaya gitti.”

Bu deyimi beğenen Edip Cansever güldü. “Bir de eli boş dönerse öfkesinden yanında durulmaz artık.”

“Haklı ama, adama senaryo yazdırıyorlar, parasını hemen vermiyorlar, verseler bile kırpa kırpa veriyorlar.” dedim

“O da Yaşar Kemal gibi yapsın, parayı peşin alsın.” dedi Cansever

“Yaşar Kemal’in ekonomik durumu iyi, direnebiliyor ama Orhan Kemal gün kazanıp gün yiyor… Bir de şu var: ‘Canım kolay, parayı sonra konuşuruz’ diyerek alıştırmış onları” dedim.

Edip Cansever, bir sigara yaktı. “Her yerde bizden söz ediyorlar.”

“Evet, günün adamlarıyız.” dedim

 “Ama ben senden daha büyüğüm.” dedi, Edip Cansever

“Ona ne şüphe, sen dâhisin.” dedim.

“Alay etmiyorsun ya?” dedi, Edip Cansever inanmıyormuş gibi.

“Yarı alay yarı ciddi.” dedim

“Orhan Kemal’in yanında da -Edip dâhidir- diyebilir misin?”

“Elbette.” dedim. Dost dergisinin yaptığı soruşturmada okurlar bizi onurlandırmıştı. Edip Cansever 1959 yılının en iyi şairi seçilmişti, ben de en iyi hikayecisiydim ve Korkunun Parmakları kitabım hakkında övgü yüklü yazılar yazılıyordu. Yabancılar bir yana, arkadaşlarımız, dostlarımız eskisinden daha saygılı davranıyorlar, daha çok pohpohluyorlardı; bizimle olmaktan, konuşmaktan, yürümekten mutluluk duyuyorlardı.

Orhan Kemal’i eşikte gördüğümde şaşırdım. Yüzünde güller açmıştı, zil takıp oynayacak kadar çoşkuluydu. “Seninkisi uçuyor.” dedim

“Öyleyse paralı.” dedi, Edip Cansever.

Orhan Kemal yanımıza sokuldu, kollarını omuzlarımıza attı, “ Naber lan ökeler? Kafa kafaya vermiş ne kaynatıyorsunuz gene?” dedi kahkahalı bir sesle.

“Seni.” dedim

“Kaz mıyım ulan ben?” dedi Orhan Kemal

“Edip bilir.” dedim

Bir sandalyeye ilişip başını ocağa çevirdi, “Şeref efendi, bakar mısın?” dedi

“Taş tutuyorsun galiba?” dedim

Cebinden bir demet kağıt para çıkardı, “Burda senin dört aylığın yatıyor…” dedi, gene cebine soktu.

“Allah versin!” dedim.

“Bu akşam sendeniz.” Dedim.

 Orhan Kemal, “İki dâhiye ısmarlamayacağım da kime ısmarlayacağım.”

“Yalnız bu Yenikapılı düğün serserisine ısmarlama!” dedi, Cansever

“Neden?” dedi, Orhan Kemal, kendini güldürecek esprinin ipuçlarını aradı yüzümde.

“Senin arkandan atıp tutuyor.” Dedi, Edip Cansever

Fena halde bozuldum hem içimden hem dışımdan kızardım, suçüstü yakalananlar gibi dehşetli bir korkuyla kıvrandım. Edip Cansever’e göz kırptım, kolunu çimdikledim, “Karıştırma ortalığı!” diye bağırdım ama ileriye attığı adımı çelmeleyemedim.

Orhan Kemal’in yüzündeki alaycı ifade donmadı ama zedelendi. “Eeee anlat bakalım prens hazretleri, kaçtan aşağıya olmuyor.”

“Yok bişey, matrak geçiyor.” dedim.

“Yalan mı? Orhan Kemal’i eleştirmedin mi?” dedi, Edip Cansever

Zorlana zorlana, “Eleştirdim ama şimdi bu konuyu açmanın ne gereği var?” dedim.

“Var.” Dedi, Edip Cansever.

“Peki öyleyse iyi dinle de yanlış anlama.” dedim Orhan Kemal’e.

Üç gün önce Vezirhan’ın altındaki meyhanedeydik Melih Cevdet Anday’la, Edip Cansever’le. Melih Cevdet Anday, Ahmet Muhip Dranas’tan, Yahya Kemal’den söz ediyordu. Edip Cansever, Ahmet Muhip’in kendi kuşağını etkilediğini belirtmiş, son yazdığı taptaze dumanı tüten şiirlerinden birini okumuştu. Melih Cevdet konuşma başka konulara kayınca bana bir soru yöneltmişti. “Yabancı yazarlardan kimleri beğeniyorsun?”

“Dostoyevski, Stendhal, Conrad, Faulkner, Tolstoy, Çehov…”

“Peki bizden?”

“Halit Ziya Uşaklıgil’i, Reşat Nuri’yi, Sabahattin Ali’yi, Kemal Tahir’i, Orhan Kemal’i”

“Orhan Kemal’in hikayelerini mi daha çok beğeniyorsun romanlarını mı?”

“Romanlarını. Baba Evi, Avare Yıllar, Cemile, Murtaza, Bereketli Topraklar, Orhan Kemal’i Orhan Kemal yapan eserleridir ama sonrakiler ayni seviyede değil.”

“Nasıl yani?”

“Çok deney kazandı, çok öğrendi, birtakım teknikler kazandı ama bir aşama yapamadı zaman ayırıp gereği gibi uğraşamadığından. Geçim sıkıntısı ilkin durup dinlenmeden yazmaya, yazdıklarını hemen paraya çevirmeye zorluyor. Bir eser üzerinde uzun uzun düşünemiyor. Oysa kimi eserleri birkaç kez yazmalı sanatçı.”

Bunları anlattım Orhan Kemal’e. Kızgınlıkla hoşgörü arasında bocalıyordu Orhan Kemal ve havaya fırlattığı kibrit kutusunu - cuk oturtmaya- çalışıyordu. Biraz düşündü, sonra Edip Cansever’e baktı, “Bunda bir şey yok ki fikrini açıklamış.” dedi.

“Sen öfkelenmedin mi şimdi?” dedi Edip Cansever

“Niye öfkeleneyim. Benim sabahtan akşama kadar yaşadığım sıkıntıyı dile getirmiş. Boş ver, bu leblebici bizi kapıştırmak istiyor.” dedi, Orhan Kemal.

“Desene ki koynumuzda yılan besliyoruz.” dedim, rahatladım.

“Seni görünce sevindi ama ben- arkandan atıp tuttu- deyince yüzü sapsarı oldu” dedi Edip Cansever.

“Sahi korktun mu?” dedi, Orhan Kemal.

“Niye korkayım? Çiğ yemedim ki karnım ağrısın. Biz birbirimizi eleştirmeyeceksek ne diye bu arkadaşlığı sürdürüyoruz.” dedim.

“Boncuk boncuk ter döktü.” dedi, Edip Cansever

Başımla işaret ettim Edip Cansever’i, “kaşınıyor seninkisi.” Dedim, kalktım. “Ben gidiyorum.”

“Anlamadım.” dedi, Orhan Kemal, kolumdan çekti oturttu. “Nereye?”

“Eve.” dedim, “Hiç halim yok.”

“İki tek attın mı açılırsın.” dedi Orhan Kemal, “Canınız ne istiyorsa yiyebilirsiniz.”

“Hadi…” dedi, Edip Cansever.

Orhan Kemal, Cansever’le benim koluma girdi. “Bu gece size izin, beni tepeden tırnağa eleştirebilirsiniz.”

“Parlamak yok ama…” dedim.

“İneğe bak, bu dediklerin de bir şey…” dedi, Orhan Kemal -bana inan, güven- dercesine baktı.

“Tamam!” dedim.

“Sen de konuşacaksın…” dedi, Orhan Kemal.

“Sonuna kadar dinleyeceksin ama sözümü kesmeyeceksin.” dedi, Cansever.

“Kesmeyeceğim…” dedi, Orhan Kemal.

Çemberlitaş sinemasının yanındaki sokağa girdik, parke taşlarını çiğneye çiğneye Kumkapı’ya akan yokuşu inmeye koyulduk.

Muzaffer Buyrukçu
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)