Papatyalar
13 Aralık 1983… Turgut Özal başbakanlığında Anavatan Partisi (ANAP) 45. Hükümeti kurdu. 12 Eylül sonrası sivil yönetime geçişte kurulan ilk hükûmetti. Çankaya’daki Başbakanlık Köşküne taşındıklarında ev adresleri gibi eşi Semra Hanımın kimliği de değişti. Sıradan değilse de kendi halinde davranışlarıyla kamuoyunun önüne çıkıyordu. Değişiklik kılık kıyafetle başladı. Gardırobunu yeniledi… Saçı, başı değişti. Saç modasını günü gününe izliyordu. Sonra gözlüklerinin çerçevesi değişti, büyüdü. Makyajını usta eller yapıyordu. Makyaj değişikliği, yeni saç biçimi ve iri çerçeveli gözlüğüyle yepyeni bir çehre ile çıktı “hayranlarının” karşısına. Kendini “Türk kadınına adamış” gibiydi. “Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı’nı kurdu, başına geçti. Adres olarak Ankara’da Cinnah Caddesi 33/3 numara gösterildi. Kurucu üyelerin tamamını varsıl kadınlar oluşturuyordu: Figen Çelik, Aynur Yurtçu, Meral Kübalı, Emine Cerrahoğlu, Güngör Sipahioğlu, Figen Çakmak, Esal Ashaboğlu, Nilgün Aslan, Ayşegül Dinçkök, Türkan Sabancı, Necla Kavala, Semra Edes, Lale Tara, Fatoş Hataylı, Hülya Yeşilkaya, Nazan Süzer, Nedret Taciroğlu, Şükran Öktem, Güzide Kılıç, Füsun Topbaş, Mine Karamehmet, Berna Tokar, Melike Hasefe, Lale Bulakgil, Neşe Akerman, Semahat Arsel, Leyla Yeniay Köseoğlu, Mariya Keymen, Güzide Yılmaz, Vuslat Sadıkoğlu, Fatma Ayyıldız ve Lili Garih. Hanımefendi… 4 Haziran 1988 tarihli gazetelerde yayınlanan demecinde Vakfın amacının geleneksel Türk aile yapısının temeli olan Türk kadınını, layık olduğu sosyal, kültürel ve ekonomik düzeye çıkarmak olduğunu açıkladı. Vakfın simgesi papatyaydı. O nedenle, üyelere kısaca Papatya deniyordu. İçlerinde gerçekten papatya kadar güzel olanları da deve dikeni gibi olanları da vardı. Vakfa isteyen üye olamıyordu. Üye giriş ödentisi yüksek tutulmuştu. Gücü olan, bu parayı ödeyip üye olabildiği için, alt gelir düzeyindekilerin girişi engellenmiş, adeta bir seçkinler kulübü oluşturulmuştu. Milyonun para sayıldığı, satın alma gücünün yüksek olduğu bir dönemde, Papatya olmak için 10-50 milyon lira dolayında bir paranın yatırılması gerektiği ya da yatırıldığı söyleniyordu. Papatya çoğunluğunun sonradan yetme, sonradan görme, yeni iş adamları eşlerinden oluştuğu bir gerçekti. İhracatçı, ithalatçı, tüccar, müteahhit eşleri, iş kadınları… Papatyalar kısa sürede ünlendi. Papatya demek, Semra Hanımefendiye, iktidar çarkının tepesine yakın olmak demekti. Kimi iş adamları, Papatya eşleri sayesinde, köşeler döndüler. Kimilerinin bozulan işleri rayına girdi. Krediler, teşvikler aldılar. İktidar çarkının çevresinde yeni zengin bir kuşak oluştu. Bu arada, iş hayatına atılıp zengin olan kadınlar da vardı. Örneğin, Bar-Lokanta işleten “Papatya Ülker” bunlardan biriydi. İşle eğlenceyi bir arada yürüten Papatyalar, malı götürüyorlardı… Semra Hanımefendi sevgi çemberi içinde, eller üstünde gazinolara gidiyor, alkışlarla karşılanıyor “yaşa, varol” haykırışlarıyla uğurlanıyordu. “Hasbahçe” yaşanıyordu... Basının ilgisi üzerlerindeydi. Türk kadınına yararlı olmayı amaçlayan Papatyalar örgütüne akan milyarlarla gezici sağlık kervanları oluşturuldu, Türk kadınına hizmetler sunuldu. Sık sık yurt içi ve yurt dışı gezileri düzenlendi. Dışişleri Bakanlığı’nda 20 yıl diplomat olarak görev yapan Doç. Dr. Hüner Tuncer, meslek yaşamına ilişkin anılarını anlattığı “Bir Kadın Diplomatın Anıları” isimli kitabında Papatyalara da yer verdi. İtalya’da görev yaparken bu ülkeyi ziyaret eden dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın eşi Semra Özal’a mihmandarlık yaptığı sırada karşılaştığı ilginç bir olayı şöyle anlattı: “Başbakan ve eşinin kaldığı lüks otele gittim, çünkü Semra Özal’ın bana ne zaman ihtiyacı olduğunu sormam gerekiyordu. Birden karşımda üzerinde robdöşambrı ile Turgut Özal’ı ve uzun bol sabahlığı, çıplak ayaklarıyla da Semra Özal’ı bulunca, gerçekten çok şaşırmıştım. Ülkemin başbakanı ile eşini ev giysileri içinde bulacağımı hiç ummamıştım. Semra Hanım, terzisi ve Papatyalarıyla bir kürk defilesine gittik. Milano’nun en ünlü kürk mağazalarından biriydi: Fendi… Semra Hanım, pahalı bir kürkü satın almış ve bir Papatya’sına, onun da bir kürk alması için adeta diretmişti. Söz konusu Papatya hanımın zaten birkaç kürk mantosu olduğunu söylemesine karşın, bir tane de Milano’dan satın almasının hiçbir sakıncası olmadığını söylemişti. Orada sanki bir pazardan domates ya da patates alır gibi, kürk mantoların satın alınması, gerçekten tuhafıma gitmişti.” Papatyalar ‘hizmet sunarken’ görgüsüzlük örnekleri de sergiliyorlardı. 8 Temmuz 1987’de Mardin Midyat’ta PKK’lıların yaptığı baskında Latife Dağ, 6 evladını kaybetmişti. Acı bir olaydı. Bakanlar, televizyon ekipleri, gazeteciler olay yerine koşmuşlardı. Hanımefendi ve papatyaları da oradaydı. Tepkiliydiler… Kimse karşılamamıştı Papatyaları… Ayıpladılar: “Terbiyesiz bunlar ayol…” Topluca köylülerin toplandığı alana gittiler. Uzaktan ağlayan kadınları izlediler. Yanlarında getirdikleri şekeri alanı dolduran kadınlara, çocuklara gösterdiler. Kimse yerinden kıpırdamadı. Kendi aralarında mırıldandılar: “Bunlar şekerden anlamıyorlar…” “Görmemişler ki…” “Zavallılar…” “Acılarını hafifletmek için, ta nerelerden getirdik…” “Serpelim gitsin…” Kâğıda sarılı akide şekerlerini avuç avuç havaya fırlattılar. Ağlayan kadınların kafasına, gözüne çarparak yere düştü. Eğilip de bakmadılar bile köyü kadınları… Başlarını kaldırdılar, kızgın bakışlarla karşılarındaki süslü püslü bayanları süzdüler. Yaşlı bir kadın sessizliğini bozdu: “Şeker düğünde, bayramda dağıtılır. Yastakilere değil…” Tınmadı Papatyalar… Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ve Başkanvekili Sacit Adalı’nın ‘tanıdığı’ olduğunu söyleyip, ‘davasının lehte sonuçlanması’ sözüyle bir iş adamını 100 bin Dolar dolandıran 65 yaşındaki Fatma Figen Özbay, bir Papatya’ydı. Adalı’nın suç duyurusu sonucu yakalandı, tutuklandı. Olay 12 Mayıs 2008 günü gazetelerin manşetinden duyuruldu. Papatyalar, Tango müzisyeni, besteci, şarkı sözü yazarı, aranjör, akordeon sanatçısı ve orkestra şefi olarak tanınan Necdet Koyutürk’ün çok bilinen “Papatya” sını anımsatıyordu: “papatya gibisin beyaz ve ince eziliyor ruhum seni görünce ismin dudaklarımı yakıyor neden nedir bu çektiğim senin elinden.” Turgut Özal’ın ölümünden sonra “Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı” eski ihtişamını ve ilgisi kaybetti, Hanımefendi’nin çevresi de boşaldı. Ama Özal unutulmadı. 45 ve 46’ıncı dönem hükümetlerinin Başbakanı, 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal bir söylentiye göre, Sakıp Sabancı’nın yanında çalışırken, işe gitmekten hoşlanmamış, bozuşmuş, ayrılmak zorunda kalmıştı. Başbakan olmadan önceki dönemlerde Planlama Teşkilatı’ndayken en hoşlandığı çalışma biçimi çubuklu pijamasını giyip arkadaşlarını eve çağırmaktı. Evde pijamasıyla yalınayak dolaşarak çalışma arkadaşlarıyla dosyaları inceliyor, arada bir de mutfağa gidip bir şeyler atıştırıyordu. Başbakan yardımcılığı sırasında da zaman zaman evde çalışmanın zevkini çıkarmış, eve gelen gazetecilere, üstündeki yırtık pijamalarıyla poz vermişti. Japon hayranlarıyla da pijama yerine, evde kimono kullanmıştı. Derken, görkemine yaraşır bir ev giysisi buldu: İthal malı eşofman… Başbakanlık günlerinde, zorunlu olmadıkça, başbakanlığa gitmiyordu. Oturduğu Başbakanlık konutu aynı zamanda çalışma yeriydi. Özal’ın bu çalışma tekniği, bir ara Meclis’te bile tartışma konusu oldu. 26 Mart 1989 seçimleri öncesinde, SHP Tekirdağ Milletvekili Güneş Gürseler, Meclis Başkanlığı’na Özal ailesi ve özellikle de Semra Özal’a ilişkin bir soru önergesi verdi. Tartışma açıldı. Önerge tartışılırken Kültür ve Turizm Bakanı Mustafa Tınaz Titiz, Semra Özal’ın dış gezilerinde “harcırah” almadığını söyledi. Tekrar söz alan Gürseler, Semra Özal’ın Kanuni Sultan Süleyman sergisi için İngiltere’ye yaptığı gezi sırasında milyonlarca lira harcandığını, satın alınan zırhlı araca devletin, 3 bin 565 sterlin ödediğini söyledi. Tekirdağ Milletvekili Meclis kürsüsünden bağırıyordu: “Başbakan konuta taşınmış. Artık devleti evden, yatak odasından, yemek odasından, mutfaktan yönetir olmuş…” Gürseler ANAP çoğunluğuna sesleniyordu: “Ailenin iki üyesi bakan oldu, sustunuz. Büyük oğul gölge Başbakan oldu, sustunuz. Prensler ithal etti, sustunuz. Yaşadığı milyarder hayatının kaynağı ne, sormadınız. Kızı, fakir bir müzisyenle evlendi, butik açtı, milyarder oldu. Bu değirmenin suyu nereden gelir diye sormadınız. Kardeşlerden bakan olmayanı trilyoner oldu. Son olarak SEKA grevinden 150 milyar kazandığı iddiaları var, araştırmadınız. Bu suskunluğunuzla devletin bütün kurumlarının çiğnenmesine, saygınlığının yok olmasına zemin hazırladınız.” SHP Milletvekili Meclis kürsüsünden bas bas bağırıp, sözleriyle kafalarına vururken, ANAP çoğunluğunun başları eğik, sessizdi. Milletvekiline göre, bazı iş adamları ihale almak için Semra Özal’ın önünde diz çöküyor, vakfına milyarlarca liralık bağışta bulunuyor, yaş gününü defalarca kutlandıktan sonra, bir de yurt dışında kutluyorlardı. Gürseler aslında ANAP’lılara kendilerinin de bildiklerini aktarıyordu: “Türkiye Cumhuriyeti gençtir ama, gelenekleri, görenekleri vardır. Bu gelenek görenek içinde, Başbakan eşleri sosyal ve kültürel faaliyet içinde bulunmuşlardır. Ama topluma ters düşmemişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişinde Lale Devri eğlenceleri yoktur. Bakan azarlayan, bakan atayan Başbakan eşleri yoktur. Arabesk gazino kültürünü aşılamaya çalışan Başbakan ailesi yoktur.” Bu sözler bir dönem Türkiye’sini özetler gibiydi. Hey gidi günler hey! Selim Esen
Gercekedebiyat.com














