Edebiyatın aşık olunan kadınları IV
Yazar ve şairlerimizin duygu dünyasını ve yaratıcılığını etkileyen en önemli unsur kuşkusuz birincil olarak karşı cins, yani aşktır. Cemal Süreya ve Sezai Karakoç'un aşık olduğu Muazzez Akkaya 1930'da doğmuş, 2025 yılında 95 yaşında ölmüştü.
Edebiyatımızın en çok anlatılan, En çok efsaneleştirilen hikâyelerinden biridir bu Gençlik yıllarında aynı iklimde soluk alan üç kalp… Şair Sezai Karakoç'un adına Mona Roza şiirini yazdığı, Cemal Süreyya'nın uğruna soyadından bir harf eksilttiği Muazzez Akkaya. Bir yanda zarafetiyle hafızalara kazınan Muazzez Akkaya, öte yanda kelimeleri İç yangınından doğan iki genç şair; Sezai Karakoç ve Cemal Süreyya. Bu hikâyenin ne kadarı hakikattir, Ne kadarı zamanın şiire dönüştürdüğü Bir hatıradır, kesin bilmek güç. Fakat bazı olaylar belgelerden çok Söylencelerle yaşar, çünkü onların Doğrusu arşivlerde değil, İnsanların kalbinde saklıdır. Ankara’nın öğrencilik yılları… Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, Kahvehanelerde tüten sigara dumanı, Defter aralarına saklanan şiirler… O yıllarda Muazzez Akkaya, Yalnız güzelliğiyle değil, vakarı, mesafesi ve zarif duruşuyla da dikkat çeken bir genç kadındı. Ona bakanlar sadece bir yüz görmüyor, Erişilmez bir zarafet ve birikim de görüyordu. Türk edebiyatının efsanelerinden biri, Cemal Süreyya’nın soyadındaki İkinci “Y” harfinden vazgeçmesinin hikayesi Bu konuda yıllarca çeşitli rivayetler dolaştı, Ancak en yaygın olan söylenti Muazzez Akkaya hakkında olandı. Cemal Süreya ve Sezai Karakoç Mülkiye’de okudukları yıllarda Bir iddiaya girmişler, iddiaya göre İkisi de Muazzez hanımı beğenen Şairlerden kim daha ileri giderse Diğeri soyadından bir harfi silecektir Muazzez Akkaya bu olayı anlatıyor; Bu olay olduğunda Mülkiye’nin kafesinde Arkadaşlarımızla oturuyorduk. Arkadaşlarım Yanlarında Sezai Karakoç’la gelmişti. Aynı masadaydık. Sonra diğer arkadaşlar Kalkıp gidince ve masada sadece Sezai Karakoç’la benim kaldığımı görünce Cemal Süreyya, soy isminden bir harfi sildirmiş. Cemal Süreya’nın soy ismindeki İkinci “Y”yi atma hikâyesi ise Sezai Karakoç ile Muazzez Akkaya Üzerine girdiği iddia ile ilgili değildir. Elma şiirinin ve soyadından harf atması Hikayesinin aslı ise Cemal Süreya’nın İfadeleriyle şöyledir: “O zaman çok güvenirdim belleğime. Telefon numaralarını falan kaydetmezdim. Belki de kaydetmediğim için kalırdı. Ona dedim ki, eğer bu böyleyse, İsmimden bir harf atarım dedim. Kaybedince, ismimde harf aradım, İki tane olandan birini attım.” Sezai Karakoç, içine kapanık, derin bir ruh. Sevgiyi yüksek sesle değil, Sessizliğin içinde yaşayan adamlardandı. Hisleri gösterişsizdi, fakat kökleri Toprağın altına inen ağaçlar gibi derindi. Muazzez Hanım’a duyduğu ilgi, Bir gençlik hevesinden çok, Ruhunda açılmış bir pencere gibiydi. Cemal Süreyya ise daha dışa dönük, Daha oyunbaz, daha dünyaya Karışık bir şair, bir yaradılıştı. Kelimeler onun elinde gülümser, acı bile zarafet kazanırdı. O da aynı kadına ilgi duyduğunda, Kader iki şairi aynı duygunun Kıyısına getirmiş oldu. Muazzez Akkaya için yazılan Mona Rosa (Tek Gül) şiiri. Mona Roza, edebiyat tarihimizde Yalnızca bir aşk şiiri değildir, Aynı zamanda suskunluğun, Ulaşılmaz güzelliğin ve İçe gömülmüş bir kalbin yankısıdır. Sezai Karakoç bu şiirde sevdayı Yüksek sesle değil, Titreyen bir fısıltıyla anlatır. Çünkü bazı aşklar bağırmaz, İnsanın içinde sessizce büyür. Bu şiiri okuyan herkes önce Bir kadın adı duyar gibi olur, Fakat biraz ilerleyince anlar ki Mona Roza yalnız bir kişi değildir. O, gençliğin kaybedilmiş zamanı, Erişilemeyen güzellik, insanın El uzatıp dokunamadığı bütün hayallerdir. Şairin gözünde sevgili, Etten kemikten bir varlık olmaktan çıkar, Neredeyse bir efsaneye, Bir bahar sabahına, bir rüyaya dönüşür. Sezai Karakoç ve Mona Rosa Şiirin en güçlü tarafı, Açık bir aşk itirafı gibi görünmesine rağmen İçinde derin bir hüzün taşımasıdır. Çünkü burada sevgi kadar imkânsızlık da vardır. Seven kalp konuşmak ister, fakat gurur sus der. Yaklaşmak ister, fakat kader mesafe koyar. İşte bu yüzden şiirin her dizesinde Bir yaklaşma ve geri çekilme hâli hissedilir. Şiirin akrostiş olduğu, ilk yayınından Tam 30 yıl sonra fark edilir. 2000’li yıllarda internetin yaygınlaşmasıyla Şiir yeniden keşfedildi. “MUAZZEZ AKKAYAM” ismiyle akrostiş Edilen şiir internet ortamında paylaşıldı. Şiir çok beğenildi, dillerde, gönüllerde yer etti, Hikayeler, efsaneler anlatıldı. Bu dönemde şiir, sadece edebiyat çevrelerinden Çıkıp geniş kitlelere ulaştı. Muazzez Akkaya ise Esin kaynağı olduğu Mona Roza şiirinden Uzun yıllar boyunca haberdar olmadı. Şiirin kendisi için yazıldığını öğrenmesi, Büyük bir sürpriz olmuştu. 70 yıl boyunca Bu gerçeği bilmemesi, o dönemin iletişim Koşullarını da gözler önüne seriyordu. Belki de tüm hikayenin en dokunaklı bölümü, Muazzez’in Sezai Karakoç’u vefatından Bir ay kadar önce Fenerbahçe sahilinde Görmesi ama tanıyamamasıydı. İnsanın yüreğine bir kağıt kesiği gibi Çizik atan bu sahne, zamanın ne denli Acımasız olduğunu gösteriyordu. Muazzez Akkaya’nın 2025’te vefatıyla, Türk edebiyatının en büyük aşk Hikayelerinden birinin son tanığı da Dünyaya gözlerini yumdu. Onun vefatıyla, sadece bir kadın değil, Aynı zamanda bir dönemin, bir aşkın ve bir şiirin son tanığı da kaybedildi. Hayat üç insanın kaderlerinin Bir araya getirerek birbirlerinden Bağlantısız ama ilişkili tarihin en etkileyici Aşk hikayelerinden birini yaşatmıştı ve ömürleri boyunca bu aşkın aziz hatırasına Zerre kadar leke sürmeden yaşadılar ve sıkıcı bir filmden çıkar gibi, Sır vermeden, sessizce çekip gittiler. Sezai Karakoç, karşılıksız aşkını Sanatsal bir zafere çevirdi. Aşk cellâdından ne çıkar mademki yar vardır Mısrasında özetlediği anlayış, Tüm şiir serüveninin temelini oluşturdu. Cemal Süreya, iddiayı kaybetmesine ve Soyadından bir harf çıkarmasına rağmen, Bu deneyimden güçlenerek çıktı. “Süreyya”dan “Süreya”ya dönüşen ismi, Aslında onun sanatsal kimliğinin de Dönüşümünü simgeliyordu. Muazzez ise sadece iki şairin İlham perisi olmakla kalmadı, Aynı zamanda kendi döneminin İleri görüşlü kadınlarından biri oldu. Bu hikayenin vereceği en büyük ders, Hiçbir duygunun boşa gitmediği olsa gerek. Sanat böyle bir şeydi işte, Sonsuzluğa silinmez bir şekilde yazı yazmak Acılar sanata, hayal kırıklıkları güzelliğe, Karşılıksız aşklar ölümsüz eserlere dönüşüyor Mona Rosa hikayesi, aşkın en güzel Paradoksunu da içinde barındırıyor Kavuşamayan aşk, kavuşandan daha Ölümsüz oluyor her seferinde Bu aşk üçgeni, bir beraberlik Hikâyesinden çok bir eksiklik hikâyesi Kimsenin tam kazanmadığı, Kimsenin tam kaybetmediği Bir gençlik hatırası… Ama edebiyat bazen mutlu sonlardan değil, Yarım kalmış duygulardan doğar. Belki de bu yüzden yıllar geçse de İnsanlar bu hikâyeyi konuşur. Çünkü bazı aşklar yaşanmaz, Yalnızca şiir olur. Monna Rosa… Kim bilir… Nadir Avşaroğlu
Belki bir aşk şiiriydi…
Belki de içinde kaybolan bir aşkın sessiz çığlığıydı.
Gercekedebiyat.com













