9 Eylül 2026
Son Dakika
Selim Esen
Selim Esen

Ataç\'ı anarken

Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898’de, İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ali Nurullah Ata’dır.
Babası Hammer’in Osmanlı Tarihi’ni dilimize çevirmiş Ata beydir. Ağabeyi de Doktor Galip
Ataç’tır. 4 yıl Galatasaray Sultanisinde, bir süre Edebiyat Fakültesinde okumuş, bir aralık da
İsviçre’de bulunmuştur. Ama Lise diploması bile olmadığı için, öğrenimi özel sayılır. Kendi
kendini yetiştirmiş kişilerin en seçkin örneklerinden birisidir Ataç. Sanat ve edebiyat alanında,
Batı’dan, Doğu’dan okumadığı hiçbir önemli yapıt yok gibidir.

İlk yazıları 1921’de Derğah Dergisi’nde çıkan Ataç, yine o yıllarda Fransızca
öğretmenliğine başlamış, bu görevi İstanbul, Ankara, Adana’da olmak üzere araya edebiyat
öğretmenliği, bazı yönetim görevleri, çevirmenlik de karışarak 1945 yılına değin sürmüştür. O
tarihte Cumhurbaşkanlığı çevirmenliğine atanan Ataç, 7 Şubat 1952’de, 30 yılı doldurduğu
ileri sürülerek, emekliye ayrılmış, sonra CHP’ye girmiştir. O günden ölüm tarihi olan 17
Mayıs 1957’ye kadar da yalnızca yazı yazmış, çeviriler yapmıştır. Dünya edebiyatının birçok
yapıtını Fransızcadan dilimize kazandırmıştır.

Türk Dil Kurumu yönetim kuruluna girerek yayın kolu başkanlığı da yapan Ataç, eşi
Leman Ataç, 1955 yılında öldüğü zaman çok üzülmüş, tek çocuğu olan kızı Meral
Tolluoğlu’na: “İki yıldan çok bu acıya dayanamam ben” demiş, gerçekten de bir-iki gün
farkıyla dediği çıkmıştır.

Ataç, düşünceleri gibi yazıları da aydınlık bir yazardır. 50’yi aşkın dergi ve gazetede
4.000’den çok yazısı çıkmıştır. Bu açıdan, çok yönlü bir düşünce adamı, bir edebiyat
çeşnicisidir. 20.Yüzyıl’da, Atatürk’le yörüngesine oturup hızlanan çağdaş uygarlık
savaşımızı, sürecimizi, Ataç’tan daha iyi anlayan; onu derinliğine, genişliğine işleyerek,
düşün alanına, sanat alanına uygulayan bir başka yazarımız olmadığını söylemek yanlış
olmaz. O, devrimlerin bir bütün olduğunu, bunun da Doğu uygarlığından Batı uygarlığına
geçiş anlamına geldiğini kavramış, düşüncesini bu kavrayışa oturtarak, hemen bütün kültür
sorunlarımıza ışık tutmuştur. Günceleriyle, söyleşileriyle, tüm yazılarıyla, ele aldığı her
konuyu ya sarsıp düşünce alanına taşımış ya da açıklığa kavuşturmuştur.
Ataç’ı aramızdan ayrılışının 67 yılında ölümünden 5 gün önce 12 Mayıs 1957 günü
Ulus gazetesinde yayınlanan “Günce” başlıklı son yazısı ile analım.

“USUMUZU BEĞENMEK- Usları satağa (pazara) çıkaranlar, hepimiz gene
kendimizinkini beğenir, onu alırmışız, öyle derler. Sanmıyorum bunun doğru olduğunu.
Bütün kişiler gibi ben de az çok beğenirim kendimi, çok kimselerinkine değişmem usumu.
Ancak bu, kimseninkine değişmem demek değildir. Geçmişte olsun, günümüzde olsun, usça,
anlayışça, benden çok üstün kişiler bulunduğunu bilirim. Neden benzemek istemeyeyim,
neden imrenmeyeyim onlara? Usları satağa çıkarsalar, Stendhalin’kini neden almayayım?
İyi bir soruşturma konusu olur bu: “Usları satağa çıkarsalar, kiminkini almak
isterdiniz?” Gelgelelim çok kimseler işi beylik lakırdılara dökerler, öyle olunca da tadı
kalmaz.

Emin Ali Paşa da deliksiz bir uyku uyuyabilmek için, Kızlar Ağasının usunu istermiş.
Öylesi de olur, o da kötü değildir.

YATMAK- Bugün üçüncü gündür yatıyorum, üşütmüşüm, sayrılandım, onun için.
Çok sıkılıyorum. Oysa ben yatmayı severim, günün uzun bir bölümünü yatakta geçiririm,
yazılarımı çoğu yatakta yazarım. Gücün yatmak gerekince, dayanamıyorum, kalkmak,
dolaşmak geliyor içimden. Galip’in üyçüğünü söylüyorum kendi kendime:

‘Ab-ı hayat-ı sohbet-i ahbaptan cüda.
Mahileriz ki lücce-i deryaya hasretiz.’

Bu üyçüğü andım da usuma geldi: Geçenlerde alığın biri, ‘Siz, aruzla yazılmış şiirleri
sevmezsiniz değil mi?’ gibi bir söz söyledi. Söyleyişinden belliydi, o yırları yalnız

sevmediğim değil, bilmediğim kanısındaydı. Öz Türkçeden yanayım, öz Türkçe yazıyorum
ya, bilemem, sevemem eski dili, divan ozanlarının dilini! Hani Baki’ye, Nefi’ye, Arapça,
Farsça tilcikler kullandıkları için çıkışanlar vardır, ben de onlar gibi düşünüp onlar gibi
söyleyeceğim… Gençlerimizin çoğu böyle beylik düşüncelerle yetindikleri için alık oluyor.
Beylik düşünceler onları alıklığa, alıklık da beylik düşüncelere götürüyor.

SON. 11 MAYIS CUMARTESİ- Sayrılar evine düştüm. Bu kez önemliye benziyor.
Öldürür mü, öldürmez mi? Orasını bilemem ya. İstanbul’a gidecektim, sağınlar (hekimler)
bırakmıyor.

Bir süre yazı yazamayacağız. Ben de yazamayacağım. Kavafoğlu da yazamayacak.

Ayrılamaz benim yanımdan.

Kim bilir? Ola ki son yazdığım çizeklerdir bunlar. Öyleyse ne yapalım? Bunca yıl
yaşadım, yeter bana.”

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com

Selim Esen — Diğer Yazıları

Tümü →