Son Dakika

rousseau-nun-uygarlik-elestirisi-ve-celal-sengor-un-zircahil-ligi-322468.webp


Roussau'nun 300. doğum yıldönümü nedeniyle 2012 yılında yazdığım bu makaleyi ne yazık ki, dar bir çevrede okunması dışında, o günlerde yayınlayamamıştım. Çoktandır unuttuğum makaleyi, Celal Şengör'le ilgili Cumhuriyet gazetesinin “'Cumhuriyetçiyim' demişti... Celal Şengör'ün tezini Osmanlı hanedanına ithaf ettiği ortaya çıktı” başlıklı haberini okuduktan sonra tekrar anımsadım. Son yıllarda medyada fazlasıyla şişirilen ve neredeyse bilimin, çağdaşlığın ve sahte Atatürkçülüğün ikonu haline getirilen, Tanzimat kafalı, son zamanlarda şımardıkça şımaran, bilir bilmez her konuda racon kesen, uluslararası tekellerin hizmetinde böylesi bir kişiliği toplumun her yönüyle çok iyi tanıması gerektiği düşüncesiyle makalemi tekrar yayınlamaya karar verdim.

*** 

2012, Jean Jack Rousseau’nun 300. doğum yıldönümü. O, son iki yüzyılı fikirleriyle en çok etkileyen büyük düşünürlerden biridir. Fikirleri ve açtığı tartışma bugün de tazelenerek canlılığını korumaktadır. Özellikle Rousseau’dan esinlenerek şiarlaştırılan modern çağın hâlâ aşılamamış en yüksek idealleri “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” ilkeleri, ulusal egemenlik teorisi ve sınıflı toplumlar olarak uygarlıkların ahlaki açıdan eleştirisi, günümüzün de temel sorunları olmayı sürdürüyor. Aydınlanma değerleri Batı’da küreselci neoliberal gericilikle tasfiye edilirken ve insanlık Avrasya merkezli kamucu yeni bir çağa, yeni bir uygarlığa doğru ilerlerken, Rousseau’nun düşünceleri ve tartışmaların merkezindeki yeri daha da önem kazanıyor.

İzleyebildiğim kadarıyla Rousseau üzerine tartışmanın gündeme gelişi, özellikle Profesör Celal Şengör’ün, Cumhuriyet / Bilim-Teknik’te onu, “bilim, edebiyat, ahlak düşmanı” olarak niteleyen eleştirisiyledir. Hatta Şengör’ün, hızını alamayıp, insanlığın uygarlığa, yani sınıflı toplumlara ve devlete geçişinin getirdiği insani-ahlaki gerilemeye –insani değerlerin metalaşmasına- karşı en ahlaklı duruşun felsefesini savunan Rousseau’yu, insani bazı zaaflarından dolayı “ahlaksızlık”la suçlaması, tartışmayı ister istemez ideolojik ve siyasal bir düzleme taşıdı.

Öyle görülüyor ki Celal Şengör, Rousseau’yu düşünceleriyle eleştirmekle yetinemiyor, daha doğrusu son 200-250 yıllık tarihi –özel hayatıyla değil- Aydınlanmacı, halkçı ve devrimci fikirleriyle etkileyen bu büyük Aydınlanma savaşçısını düşüncelerinden dolayı mahkum edemiyor. Ya bu alandaki birikimi yetmiyor –öte yandan illa ki eleştirmek istiyor-, ya da liberal/bireyci bir pencereden baktığı için onun toplumcu duyarlılığını yeterince anlayamıyor, belki de anlamak istemiyor.

Son çare olarak, bilim adamı elbisesini çıkarıp, neoliberalizm cephesinin çoktandır sürdürdüğü yönteme ve silahlarına sarılıyor: Özel hayatı toplumsal ve düşünsel etkinliğin önüne koyup minder dışına kaçıyor ve bel altından vurma yolunu seçiyor. Hatta bilimsel dürüstlükle bağdaştıramadığım bu yaklaşımla ahlak teorisinin (etiğin) de çanına ot tıkıyor. Tarihin şu garip cilvesine bakın ki, hayatını, insanlardaki ahlaki alçalışın, erdemsizleşmenin temelini oluşturan toplumların sınıflara bölünmesi, sömürü ve servet eşitsizliği olduğu gerçeğini kanıtlamaya adayan Rousseau, ahlaksızlıkla suçlanıyor!..

ROUSSEAU'YA SALDIRIRKEN ASLINDA MUSTAFA KEMAL'E SALDIRIYOR 

Bu yazıyı yazarken, son anda, Celal Şengör Hoca’nın, kendi ifadesiyle, eleştirilere son bir cevap olarak yayımlanan makalesini okudum. Fikirlerinin arkasındaki felsefi bakışı orada daha açık ifade etmiş. Örneğin, “Türkiye’deki Jean Jack Rousseau hayranlığının temeli, Rousseau’nun romantik bir gariban aşığı [yani, emekçi dostu, ezilenden yana -MU] olarak görülmesidir” diyor ve bunun “bir düşünürün kalitesini belirleyecek bir özellik” olmadığını ileri sürüyor. Kuşksuz Rousseau hayranlarına saldırının ilk muhatabının Mustafa Kemal ve arkadaşları ve Cumhuriytin kurucu değerleri olduğunu ya idrak edememiş, ya da kurnazlık yapıp bunu gizliyor.

Hocamız öyle desteksiz laflar ediyor ki şaşırmamak elde değil. Bu mantığa göre; son iki yüz yıllık tarihin toplumbilimsel düşünce alanındaki en önemli akımı, en bilimsel düşüncesi, bölüşümdeki adaletsizliğin ve sınıfların ortadan kaldırılmasını savunan Marksizmi/Bilimsel Sosyalizmi savunmak, ezilenden, emekçiden yana olmak, “düşünürlük” kalitesini düşürüyor!.. Dolayısıyla Şengör’e göre, bilim adamının kalitesinin ölçütü, tekellerin, mafyanın, hırsızların büyük servetler biriktirdiği piyasacı emperyalist sömürü ve yağmayı savunmak, özetle yoksula, garibana karşı zengine yağ çekmek oluşturuyor. Ayrıca sormak gerekir; bilim, insanlığın en temel sorunlarından biri ve her türlü sorunun da kaynağı olan sınıfsal eşitsizliklere, bölüşümdeki adaletsizliğe çözüm aramayacak da neyle uğraşacak?

Yine aynı makalede Sayın Şengör, bilimin tarihsel materyalist temellerine saldırarak büyük bir okumuş cahillik ve demagogluk örneği gösteriyor: “Rousseau, öğretisi ve bu öğretiyi temellendirme denemesi bakımından Sokrat’a benzer. Har ikisi de öğretilerini tanrı, din, doğal insan gibi hayali kavramlara dayandırmışlar ve kendilerini yüzeysel tanıyanlarca ahlâk abideleri olarak görülmüşlerdir. Sokrat, insanlığı en az bin sene inim inim inletmiş olan Hıristiyanlığın felsefi temellerini, Rousseau ise aynı şeyi benzer yöntemlerle daha sonra yapan yirminci yüzyılın, benim modern dinler olarak gördüğüm totaliter rejimlerinin düşünsel (düşsel mi demeliydim?) temellerini hazırlamıştır.”(1)

Tarihsel determinizmi / nedenselliği reddetmek nesnel tarihsel zeminin dışına çıkıp ve olguları kendi somut koşullarından kopartmak ve mafyalaşan neoliberalizmin güncel ihtiyaçlarına göre eğip bükerek, çarpıtarak keyfi bir şekilde kullanmak, neoliberalizmin sahte özgürlükçü modasına, Karl Popperci mantığa göre bilimsellik oluyor. Öyle ki, bir kez tarihsel nedensellik yasasının dışına kaçtın mı, her türlü bilimsel tutarsızlık eleştirisinden de azade oluyorsun! Aynı yazıda birbirine 180 derece zıt fikirlerin ileri sürülmesine artık kim itiraz edebilir! Ama biz gene de o müzmin tutarlı olma hastalığımızdan vazgeçmiyoruz; Şengör Hoca, bir taraftan Rousseau’nun, insanın doğal haklarını savunmasını ilkelliğe övgü olarak eleştirirken, tarihin, toplumların nedenselci ilerleme yasasına yaslanmaya çalışıyor. Ama diğer yandan, Sokrates ve öğrencilerinin, Eflatun’un, Aristo’nun, kendilerinden önceki, ilkel insanın doğacı kaba materyalist felsefesini, daha ileri bir bilimsel-felsefi düzey olan soyut ve evrensel düşünceyle aşmalarını, salt dinsel biçimi/kabuğu nedeniyle eleştirirken tarihin, nedenselliğin dışına çıkıyor.

Soyutlamayı, düşselliği, tasarlamayı “hayali kavramlar” deyip dinle özdeşleştirmek kadar büyük bir cehalet kabul edilebilir şey mi; hele bir bilim adamında!..  Soyutlamanın en mükemmel ürünü, bütün bilimlerin, bilimsel düşüncenin anası (mantık ve) matematik değil mi? Bilim, soyutlamasız, teorisiz mümkün mü? Bilim, dinsel etkiden kurtulunca soyut düşünceden vaz mı geçti?..  

ROUSSEAU'NUN DEVRİMCİ BATISINDAN ORTAÇAĞ'A DÖNEN EMPERYALİST BATI

Tekrar vurgulayalım: Rousseau’yu tartışmak neden önemli? Çünkü, emperyalist Batı’dan yükselen ve insanlığın 200 yıllık aydınlanma ve çağdaşlaşma değerlerine saldıran “Yeni Bir Ortaçağ” dalgasıyla karşı karşıya insanlık. Bu saldırının temelinde de, artık insanlığa hizmet etmeyen, insanı ve doğayı yıkıma uğratan bir “bilimsel-teknolojik ilerleme” fetişizmi, ya da budalalığı yatmaktadır. Aynı zamanda bu yeni ortaçağ dalgası tam da Rousseau, Diderot, D’Alembert, Voltaere, Helvetius, D’Holbach, Condorcet, Kant, Montesquieu gibi büyük düşünürlerin merkezinde olduğu aydınlanma değerlerine saldırıyor. Küresel karşıdevrim, ulusal devletleri, ulusal bütünlükleri tasfiyeyi amaçlarken, aynı zamanda 18. yüzyılda Avrupa’da yükselen burjuva demokratik uygarlığın/kültürün siyasi biçimi olan ulusal devletin/ulusal egemenliğin büyük kuramcısı Roussoeu’yu da hedef aldığını unutmayalım. Büyük altüst oluşların, uygarlık krizlerinin yaşandığı süreçlerde özellikle bilim, estetik/sanat ve etik/ahlak arasındaki ilişkinin ve aralarındaki bütünsel bağın kopması ve tartışılması önemli hale gelmektedir. 

Rousseau’nun düşünceleri, özellikle Aydınlanma ile 19. yüzyılda gelişen Bilimsel Sosyalizm arasındaki büyük köprünün en güçlü hattını oluşturur. İnsanlar arasındaki eşitsizliğe, özel mülkiyete, uygarlığa/kapitalizme ve sınıflı toplumlara yönelik eleştirileriyle Bilimsel Sosyalizmin kurucularına da esin kaynağı oldu. Bu özelliğiyle, hiç kuşkusuz günümüzde Aydınlanma ve devrim karşıtı neoliberalizm-postmodernizm teorisyenlerinin en çok eleştiri ve saldırılarına uğrayan yazar olmaktan kurtulamıyor. Aynı zamanda, ilerleme ve uygarlık karşıtı sözde doğacı çevreci, postmodernist, hatta sivil toplumcuların en çok çarpıtarak istismar ettikleri insanlardan biridir Rousseau.

Oysa aydınlanma ve devrim karşıtlarıyla Rouseau’nun hiçbir ortak yanı yoktur. Postmodernistlerin ekolojist kanadının onda kaynak olarak göstermek istedikleri “doğal hal” ya da doğalcılık, uygarlığın yarattığı eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı insanın doğal halde, doğuştan sahip olduğu eşitliktir. Oysa postmodernistler ve çevreciler, kulaklarına neoliberalizmin üflediği gibi, eşitlik fikrine, onun gerektirdiği kamucu, toplumcu uygulamalara karşı kırmızı görmüş boğa gibi düşmandırlar. Ayrıca Rousseau’nun kimin yanında yer aldığını Fransız Devrimi pratiği kanıtladı. O tartışmasız Jakobenlerin ve devrimin asli gücü olan Fransız halkının/ulusunun en büyük esin kaynağı, yol göstericisiydi, keza Marksizmin de. Dolayısıyla, sadece Aydınlanma karşıtları değil, kaba materyalist ve pozitivist burjuva bilimciler de Rousseau’nun düşmanıdır. Çünkü Rousseau, bütün eserlerinde, onların savunduğu kapitalizmin yarattığı büyük sınıfsal eşitsizlik ve adaletsizliklerle mücadele etmektedir. En önemlisi de kapitalist uygarlıkla birlikte genel olarak uygarlığın, insani değerlerde yarattığı büyük tahribata, alçalmaya, onun ürünü bilim, sanat ve teknolojinin bu insani alçalışa bir anlamda örtü oluşturduğuna dikkat çekmiştir.  

Rousseau’yu bu tablo, bu bütünlük içinde değerlendirdiğimizde, Celal Şengör ve benzeri yaklaşımdaki bilim insanlarının özgürlükçülüğü ve bilimciliği sorunlu hale geliyor. Günümüzde “Bilgi Toplumu” adı altında öyle “bilimsel” madrabazlıklar, şarlatanlıklar yapılıyor ki, tam da özgürlüğü, bilimi savunduğunuzu sanırken, bir de bakmışsınız ki, sahte bilimci bir sahtekarlığın, hurafenin parçası olmuşsunuz. Küreselci ve postmodernist tezgahın sahnelediği en yaman alicengiz oyunudur bunlar. Yani, bir noktadan sonra, tarihin doğru yerinde durmuyorsanız, en hakiki şeylerin, en gerçek kavramların sahtesinin üretildiği bu küreselleşme çarkında, en bilimsel tezler kolayca yapaylaştırılıp naylonlaşabiliyor.

Şengör, çelişki ve tutarsızlıklardan kurtulamıyor. Türkiye’de bilim ve aydınlanma düşmanı AKP’yi eleştirirken, aynı eleştiriyi en büyük aydınlanma düşünürü Rousseau’ya da yöneltme aymazlığına düşüyor. Bu tavrıyla, istemese de nesnel olarak, Rousseau’nun gerçek mirasçısı devrimci Batı’nın –bu, Russel’in pozitivizmi değil, bilimsel sosyalizmdir- karşısında, AKP’yi de imal eden ve iktidar yapan daha büyük bir gericiliğin, sahte özgürlükçü ve sahte uygarlıkçı mafyalaşmış emperyalist Batı’nın safında yer almış olmuyor mu?

ROUSSEAU'NUN ELEŞTİRDİĞİ BİLİM VE SANAT

Şimdi asıl konumuza dönelim. Son büyük krizin de kanıtladığı gibi, bir çöküş ve çürüme süreci yaşayan kapitalist Batı uygarlığı bütün değerleri ve kurumlarıyla tartışılır hale geldi. Bu noktada, Rousseau’nun 262 yıl önce (1750’de) yazdığı Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev kitabında bilim ve sanat ile ahlak arasındaki ilişkiyi uygarlık bağlamında ele alan çalışması, bu önemli tartışmanın hâlâ en temel tezini oluşturuyor. Roussoeu’nun buradaki fikirleri derin bir insani duyarlılığa dayanan öngörüler içeriyor. Bugün kapitalist sistem tam da onun vurguladığı ve eleştirdiği nedenlerden dolayı, toplumsal bir devrim dışında, çaresizdir; çürüme ve dağılma içindedir.

Peki neydi büyük düşünürün Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev kitabındaki tezinin özü? Celal Şengör’ün iddia ettiği gibi bilim ve sanat düşmanlığı mı yapıyordu Rousseau? Yoksa Şengör'ün anlayamadığı ya da ideolojik duruşu nedeniyle anlamak istemediği, çağdaş uygarlığın çok daha derin bir sorununu mu dile getiriyordu?

Rousseau’nun Fransa’da Dijon akademisinin 1749 yılında açtığı bir yarışmada birincilik ödülü alan kitabının konusu, daha doğrusu akademinin yarışmacılara sorduğu soru şudur: “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” Rousseau’nun bu soruya verdiği olumsuz yanıtın içeriğini ise; insanlığın uygarlığa, yani sınıflı toplumlara geçişinden itibaren, hem mülk sahibi egemen sınıflar, hem de mülksüzleştirilen ezilen sınıflar açısından manevi-insani değerlerde bir alçalma, ahlaki erdemin temel ölçütleri olan dürüstlük, mertlik, yiğitlik, fedakarlık, paylaşma vb değerlerinde bir gerileme yaşandığı tezi oluşturuyordu.

Sınıflı toplumların en üst ve son biçimi kapitalizmde her türlü insani değerin metalaşmasıyla, insanın doğaya ve kendine yabancılaşması en üstü düzeye çıkmıştır. Bugün bu gerçeği çok daha derinleşmiş, kangrenleşmiş olarak bütün açıklığıyla görmüyor muyuz? Rousseau’nun yaşadığı 18. yüzyıl kapitalizmin, burjuva özel mülkiyetin bütün acımasızlığı ve çıplaklığıyla gelişmeye başladığı yüzyıldır. Ve Rousseau, her türlü eşitsizliğe karşı çıkarak, feodal sömürü ve ayrıcalıkları tereddütsüz reddederken, gelişen kapitalizmle birlikte doğmakta olan yeni sömürücü sınıfa karşı da, ezilen halkın, sömürülenlerin yanında yer alıyordu.

Oysa ne ilginçtir ki, Rousseau dışındaki önde gelen Aydınlanma düşünürlerinin hemen hepsi tanrı tanımazdı ve aristokrattı. Çoğu genellikle, liberal özgürlükçülerin piri kabul edilen Voltaire başta, monarşik veya aristokratik bir yönetimi, sömürgeciliği destekliyordu; hatta köleciliği destekleyenler vardı. Rousseau’nun devrimci mirasına sahip çıkan Marks ise, onun için şöyle diyordu: “Rousseau, iktidarlarla, görünüşte bile uzlaşmaya benzeyen her türlü anlaşmayı reddetmişti.” İşte gerici liberaller için de devrimciler için de Rousseau’nun farkı buradaydı.

Rousseau’nun bu ilk kitabının önemi şuradadır ki, daha sonraki bütün eserlerine yayılmış öğretisinin özü tohum halinde bu eserde işlenmiştir.

Rousseau’nun, sorulan soruya bağlı olarak hedef aldığı bilim ve sanat da, gelişen burjuvazinin, bütün toplumsal ve manevi değerleri metalaştıran sınıfsal tutkusunun, açgözlülüğünün hizmetinde gelişiyordu. Yoksa genel olarak bilime ve sanata karşı bir reddiye söz konusu değildi. Bunu Söylev’inin girişinde şöyle ifade ediyor: “… benim yaptığım bilimi kötülemek değil, erdemli insanlar karşısında erdemi savunmaktır. İyi insanların dürüstlüğe verdiği değer, bilginlerin bilime verdikleri değerden daha yüksektir”(2) Erdem burada, adım adım kapitalizmin ekonomik çıkar ilişkileri karşısında eriyen, aşınan, içi boşalan insani/ahlaki değerlerdir.

DOĞAL İNSANI DEĞERLER

İnsanlar Arası Eşitsizliğin Kaynağı kitabına “Giriş, Yorum” bölümünü yazan J.-L. Lecercle, Rousseau’nun neyi savunup neye karşı çıktığını çok güzel özetlemektedir: “Rousseau, bu toplumun [kapitalizmin] eşitsizlik temeli üzerinde kurulmuş olduğunu; kültürün, süslü ve gösterişli yaşayışın halkın yoksulluğuna dayanan kokuşmuş bir aristokrasinin hizmetinde olduğunu gördü. Bu ‘konuşma’daki gerçek yenilik, iyi insan doğasını kokuşmuş topluma karşı çıkarmaktan ibaret değildir. Bunu, ondan önce başkaları yapmıştı ve uygarlık öncesi vahşet halinin iyiliği konusu, 18. yüzyılda yaygın bir düşüncedir. Ama bir kısım insanların içinde yaşadığı bolluğun arkasında, başkalarının yoksulluğu olduğunu, hem de büyük bir tutku ile ilk söyleyen Rousseau olmuştur.”(3)

Rousseau, “bilimlerimiz ve sanatlarımız geliştikçe ruhlarımız bozulmuştur” derken genel olarak sanata karşı çıkmaz. O, sömürücü sınıfların sanat anlayışına, sanatı kendi çıkarları için kullanmalarına karşı çıkar. Toplumsal eşitsizlik üzerine kurulmuş olmayacak bir toplum düzeninde sanatın yararlı erdemine inancını bir çok yerde tekrarlamıştır. Sanatın yürek gücü, ruh kuvveti veren ve yurttaşlara değgin bir içeriği bulunmalıdır. Ve eğer Rousseau klasik tiyatroya karşı çıkıyorsa, bu, klasik tiyatroda aristokratik bir sanat gördüğü içindir. Kuşkusuz bu, sanatın sömürücü egemen sınıf karakterine karşı çıkarken toptan sanata karşı çıkıyormuş izlenimi verdiği için hatalı bir yaklaşımdır. Ancak onun fikirlerinin bütününü ve hangi sınıfların yanında yer aldığını dikkate alırsak, halkçı bir sanata kesinlikle karşı çıkmadığı gibi halkçı bir sanat için kafa yormakta ve tasarılar geliştirmektedir de. Hemen görüleceği gibi, düşünürün gerçek mirasçısı Marks ve Engels’in öğretilerinde, buradaki tek yanlılık ve eksiklikler aşılmıştır. Fransız Devrimi’nin ressamı David tarafından düzenlenen büyük devrim şenliklerinin kuramcısı Rousseau’dur.

Sömürücü sınıfların, gerçeğe değil görünüşe/gösterişe, göz boyamaya önem veren, zekayı, yeteneği topluma hizmetten, dürüstlükten koparan tipik ikiyüzlü bireyci karakterini yansıtan aşağıdaki pasajlar, neden Fransız Devrimi’ndeki en devrimci sınıflarının ve Jakobenlerin Rousseau’nun mirasçısı olduğunu ve neden ortaçağ güçleriyle, feodallerle uzlaşarak devrime ihanet eden burjuvazinin ondan nefret ettiğini açıklamıyor mu? “Artık bir insanın namuslu olup olmadığına değil, bir sanata kabiliyeti olup olmadığına bakılıyor; bir kitabın yararlı olması değil, iyi yazılmış olması isteniyor. Parlak zeka insanı bütün nimetlere kavuşturuyor; erdem ise hiçbir şeref getirmiyor. Güzel söylevlere yüzlerce armağan veriliyor; güzel eylemlere ise hiçbir şey verildiği yok.”(4) Bu söylenenler bugün, her türlü yalan ve sahteliğin kılıfı haline gelen söz ustalığıyla, süslü, gösterişli algı numaralarıyla aynı anlamı taşımıyor mu?

Diğer yandan Rousseau, Marks’ın sistemleştirdiği doğanın ve tarihin diyalektin gelişim yasasının çarpıcı ipuçlarını da veriyordu. “Haksızlıklar olmasaydı, hukuk bilimi ne işimize yarardı? Zalim hükümdarlar, savaşlar, isyanlar olmasaydı tarih ne olurdu?”(5) Yani, sömürücü sınıfların baskı zorbalıkları olduğu, insanlık büyük haksızlıklar yaşadığı için, adalet ve hukuk mücadeleleri, adalet ve hukuk düşüncesi ve felsefesi gelişmiştir. Padişahların, kralların büyük servet ve egemenlik hırslarından kaynaklanan savaşlar olduğu için, evrensel barış ve kardeşlik düşüncesi gelişmiştir… Zaten tarih de, egemenlerin zulmüne, sömürüsüne, adaletsizliğine karşı halkların mücadelesinden başka nedir ki? Bütün bunlar Rousseau’nun devrimci romantik sezgiselliğiyle, döneminin bilgi birikimi sınırları içinde, ifade edilmiştir.

Rousseau, bu dahice öngörülerini dile getirirken, kuşkusuz insanlığın bilim ve sanatla ilerlemesi ve özgürleşmesi ile ahlaki düşüş arasındaki çelişmeyi çözüp aşacak kapsamlı bir toplumsal projeye sahip değildi. Bu nedenle, 19. yüzyıldan itibaren netleşecek olan sömürücü sınıfların bilim ve sanat anlayışı (ideolojisi) ile Marks ve Engelsin teorileştirdiği emekçi sınıfların bilim ve sanat anlayışı Rousseau’nun kafasında henüz berraklaşıp sistemleşmemişti.  

Roussoeu’nun Söylev’deki yanıtı, özü itibariyle, 19. yüzyıldan itibaren Bilimsel Sosyalistlerin yanıtıdır artık. Bilimsel Sosyalizmin özünü oluşturan diyalektik ve tarihsel materyalizme göre tarih düz bir çizgi izlemiyor, ileri doğru döngüsel/helezonik, iki ileri bir geri zikzaklı bir seyir izliyor. Diğer bir deyişle, kan eşitliğinin (ilkel komünizmin) dağılmasıyla insanlık, sınıflara bölünürken işbölümünü geliştirdi; üretimde, bilim-teknik ve sanatlarda büyük gelişmeler sağladı. Ama aynı zamanda özel mülkiyete ve insanlar arası eşitsizliklere yol açan bu gelişme, büyük adaletsizliklerin, insan doğasını parçalayan ikiyüzlülüklerin, ahlaki çürümenin de nedenini oluşturdu. İnsanlık bir yönüyle -ekonumik, teknolojik- gelişirken diğer yönüyle manevi, ahlaki- gerileme, alçalış yaşadı.

Evet, doğanın kontrolsüz, yıkıcı güçleri kontrol edilip zenginlikleri refah kaynağına dönüştürülerek maddi üretim alabildiğine artırıldı. Ama öbür yandan manevi üretim, manevi dünyanın zenginliği de kısırlaştı, geriledi, yapaylaştı. Giderek insanın ruhsal, manevi dünyası, özel mülkiyet sistemlerinin, kapitalizmin ürettiği ikiyüzlülük, sahtelik ve yapaylıklarla öyle bir kuşatılıp kirletildi ki insan kişiliği parçalandı. Maddi refahın nimetlerinden yararlanan yanı ile giderek yitirmekte olduğumuz insani erdemlerin karşı karşıya gelmesi, diğer bir deyişle insanın kendisi ile çatışır hale gelmesi, ürettiği değerlerin kendine yabancılaşıp baskı aracına dönüşmesi; işte, Rousseau’nun “uygarlık” olarak eleştirdiği sürecin trajik anlatımı budur... Tarih denilen de bundan başka bir şey değildir.

Toplumların ve insanın gelişmesindeki bu eşitsizlik, diğer bir deyişle, ekonomik alt yapı ile düşünsel-manevi üst yapı arasındaki eşitsiz gelişme, evrensel bir yasadır. Aynı zamanda bu, toplumsal ve insani gelişmenin dinamiğini, harekete geçirici zembereğini oluştur. Maddi zenginliğin artışıyla insani erdemler ters orantılıdır. Kuşkusuz, buradaki maddi zenginliğin bir alt sınırı vardır; o da, toplumların belli bir gelişme aşamasındaki bireyin evrensel temel ihtiyaçlarıdır.

Uygarlaşmanın bedeli olarak, insanın bütünselliği maddi ve manevi dünyalara bölündü; maddi zenginliği artarken manevi dünyası yoksullaştı, kirlendi. Sınıflı toplumların son biçimi Batı merkezli kapitalist uygarlık bütün çürümüşlüğü ve hastalıklarıyla sona yaklaşırken, tarihin diyalektiği, yaklaşık 5 bin yıllık sınıflı toplumları sona erdirecek kamucu bir uygarlığa geçişin dinamiklerini, koşullarını da yaratıyor.

İnsanlık, sınıflı toplumların, eşitsizliklerin bütün biçimlerini, büyük servet biriktirmenin doyumunu ve çürütücü erdemsizliklerini bütün boyutlarıyla yaşadı. Şimdi artık, insanın maddi ve manevi parçalanmışlığına, kendine ve doğaya yabancılaşmasına son verecek, bütün maddi ve düşünsel koşullar oluşmuştur. Rousseau’nun sözünü ettiği “doğal haklar”ına kavuşmuş “doğal insan”, ne, Şengör’ün sandığı ya da anlayamayıp aslından farklı göstermek istediği gibi ilkel insandır, ne de kapitalizmin tüketim budalasına dönüştürdüğü kendine yabancılaşmış, kişiliği parçalanmış “uygar” insan. O, ilkel kan eşitliğinden (ilkel komünizmden) devraldığı eşitlik idealini, uygarlığın bütün maddi, bilimsel, sanatsal/kültürel kazanımlarıyla birleştirerek, sınıflı toplumları aşan, böylece maddi ve manevi bölünmenin bütün sakatlanmalarından arınan sınıfsız bir dünyanın insanı olacaktır.

NOTLAR

(1) Celal Şengör, “J. J. Rousseau tartışmalarının ülkemizdeki temeli”, Cumhuriyet/Bilim Teknik, 12 Ekim, 2012. 

(2) Jean Jack Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev, T. İş bankası Yayınları, 2007, İstanbul, s. 5.

(3) J. J. Rousseau, İnsanlar Arası Eşitsizliğin Kaynağı, Say Yayınları, çev. R. Nuri İleri, İstanbul, 1982, s. 21.

/4) Rousseau, Söylev, s. 28.

(5) Rousseau, age, s. 19-20.

Mehmet Ulusoy
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler