Vedat Günyol ve sahte dostları
Vedat Günyol hastayken hastaneye gelmeyen, hakkında yazı yazmayı reddedenler o öldükten sonra TÜYAP'ta panelde konuşma cesareti gösterebildiler. Ancak panelde dinleyicilerden gereken yanıtı aldılar.
Dostluğun sahte yüzleri...
Vedat Günyol, kendisiyle ilgili bir kitap çalışmasına başladığımı 1 Şubat 2004 tarihinde Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yoğun bakımda yatarken, haberi oldu. Bu süre içinde sürekli görüşüyorduk. Ya okul çıkışında yanına giderdim ya da uğramadığım zamanlarda ev telefonuyla görüşürdük. O gün, okul çıkışı kitap dosyasını da yanıma alıp Vedat Hoca'ya gittim. Kendisine:
“Kitapta özellikle yazısı olmasını istediğin dostların var mı Hocam? Aramamı istediğiniz birileri varsa söyleyin, arayayım.”
Selim İleri’yi söyledi. O gün Selim İleri’yi aradığımda telesekreteri konuşmaya başladı:
“Şu anda evde yokum, not bırakınız; dönünce sizi arayacağım!”

Telesekreterine:
“Selim Bey merhaba, ben Ali Ekber Ataş. Şu an Vedat Günyol Hocamızın evindeyim, oradan arıyorum sizi. Vedat Bey üç aydan beri rahatsız ve yürüyemiyor. Ben de Vedat Hocamızdan habersiz bir armağan kitap hazırlığına başlamıştım. Şubat ayı içinde Vedat Bey rahatsızlanıp yoğun bakıma kaldırılınca durumun ciddiliğini kavrayıp, hastaneden eve döndüğünde kendisi için bu kitap hazırlığında olduğumu söyledim. Çok mutlu oldu. Onun adına hazırlamaya başladığım bu armağan kitap için Vedat Bey özellikle sizden yazı istiyor. Hem Vedat Beyin hem de benim ev telefon numaralarımızı bırakıyorum. Hazırladığım dosya şu an Hocanın elinde. Sizden ricam, Vedat Bey adına ilettiğim bu isteği kabul ettiğinizi ev telefonundan kendisine iletmenizdir. Lütfen telesekreterinizdeki ses kaydını dinledikten sonra özellikle Vedat Hocayı arayıp ona haber verin, bu onu çok mutlu edecektir. Olumlu ya da olumsuz bir yanıt bekliyor Vedat Bey.” dedim ve kapattım.
Merak ediyorsunuz sonucu değil mi?
Evet, ben de çok merak ettim. Sonrasında da aradım. Ses soluk çıkmadı. Yeni Ufuklar dergisinin bir kutup yıldızı gibi parladığı o dönemler kuyruğundan ayrılmayanların başında Selim İleri geliyordu. Ne yazık ki, hadi kendimi geçtim ama Vedat Hocayı da aramadı. 9 Temmuz’da Vedat Hoca’yı kaybetmemizden tamı tamına üç ay 14 gün sonra ne oldu biliyor musunuz?

TÜYAP'TA VEDAT GÜNYOL PANELİNDE KAVGA
23.’sü düzenlenen Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nda, hem de fuarın ilk günü Dünya Kitapları “23 Ekim 2004 Cumartesi Saat: 15.30 – 16.30” arasında Marmara Salonu’nda “Vedat Günyol’un Ardından” adıyla bir panel düzenlemişler. Katılanlar: Yöneten Volkan Atmaca. Konuşmacılar kim dersiniz? Vedat Beyin adına kendisine telefon edip yazı istediğim (Yavuz Selim’den sonra bu coğrafya böyle bir Selim görmemiştir) Bay Selim İleri ve Vedat Günyol’un oturduğu Cevizli semtine uğramayan, öğretmeni Mehmet Başaran’a “Bu yaşlı yazardan ne anlıyorsunuz Hocam?” deme cüreti gösterip ardından Vedat Günyol’un tabutunun üstüne tüfek çatıp nişan almak için koştur koştur salona gelen bu Bay Zeki Coşkun zatıyla İstanbul Atatürk Lisesi’nden öğrencisi Levent Yılmaz.
Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, (Temmuz’un 9’u)... Dört ay dokuz gün boyunca Vedat Beyin semtine uğramayan Selim İleri’nin, sola dönüş sinyali devre dışı olunca sağ yanına sinyal lambası yerine fors taktırıp istikameti “Yurt kaçkını Bilavelet Şeyhin” Abant Toplantıları oldu. Önce podyumlara çıktı, ardından Zaman’ın zamansız Selim’i olarak yanında Feto’nun okkası ve mürekkebiyle dolanıp durdu. Kimse de bir şey demedi.
Ama ben ona gereken cevabı doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanların Vedat Günyol’un Hasanoğlan’dan öğrencilerinin de olduğu o toplantıda, deyim yerindeyse ağzının payını vermek şerefine nail oldum.

Toplantı bitmeden söz aldım izleyenlerden biri olarak. Tam da Selim Efendi Yeni Ufuklar’dan başlayıp kendisi için ne kadar büyük bir yazar olduğunun destanını yazmaya başlayınca araya girdim. Ve sesimi de alabildiğine yükselterek:
“Selim Bey, adım Ali Ekber Ataş. Nisan ayı içinde Vedat Günyol’un evinden, onun isteğiyle sizi aradım. Telesekreterinize uzunca bir not bıraktım. Günler, aylar geçti; zahmet edip hiç olmazsa size öğretmenlik, yazarlık dersi verdiğini söylediğiniz Vedat Günyol’u neden aramadınız?

Hadi beni geçtik, adım sanım duyulmayan biriyim. Ama siz öyle bir Vedat Günyol’u anlatıyorsunuz ki sanki onun çocuğusunuz. Vedat Günyol’u Karacaahmet’te son yatağına yatırdık, yine yoktunuz. Ama ne hikmetse buraya gelmiş, nutuk atıp duruyorsunuz deminden beri!” deyince:
“Anladık anladık, siz kitap yazdınız…”
“Terbiyesizlik etmeyin! Ben kitap yazmadım. Teker teker seksene yakın dostunu arayıp yazı istedim. ‘Dostum Selim’i ara, yazı göndersin.’ diyen Vedat Günyol’un dostlarından biri de sizdiniz. Neden yazı vermediniz, niye Vedat Beyi aramadınız?
Siz yalancısınız. Sizin burada konuşmayı bırakın, dinleyici olarak bile bulunma hakkınız yok. Şimdi de kalkmış beylik laflarınızla insanlara nutuk atıyorsunuz. Utanmıyor musunuz?”
Abuk subuk konuşanlardan biri de Zeki Coşkun olunca ona da dersini Hasanoğlan’dan öğrencileri verdi…

VEDAT GÜNYOL'UN EVİNDE ÇAY MOLASINDA DEDİKLERİ
John Lennon’ın, hayatı çok yalın bir biçimde anlatan, gerçekliği değil hakikati görünür kılan şu sözünü ne zaman duysam, siz ne kadar planlar yaparsanız yapın; sonuçta hayatın sizi getirip karşınıza çıkardıklarıyla sınavdan geçirip öğrettiği hakikatiyle buluşturuyor. Aşağıdaki söz de bana hep bunu anımsatır:
“Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerin toplamıdır.”
Kıssadan hissem, hayata karşı yaptığım acemi ve cahil cesaretiyle içine daldığım bir deryada 430 sayfalık bir kitapla ne kadar yüzebildiysem o kadar yüzdüm. Hayatın karşısına çıkardığım bu planıma karşılık hayatın bana sunduğu gerçeklik bambaşka oldu. Hayatın, çıkara çıkara Selim İleri ile Zeki Coşkun’u karşıma çıkarması ne kadar garip! Selim İleri’yi anladım, Vedat Günyol ile bir geçmişi var. Zeki Coşkun’un Vedat Günyol ile bağının ne olduğunu da öğretmeni Mehmet Başaran’dan öğrendim.

Başaran, öğrencisi Zeki Coşkun'u kitap aldırmaya Vedat Günyol'un yazıhanesine gönderiyor. Aralarında Vedat Hoca ile geçen konuşmada Zeki Coşkun: “Hocam ya, o artık eskimiş bir yazar; ne dilinde ne yazdıklarında yeni bir şey var…” der demez Başaran: “Hadi hadi, dırdır etmeyi bırak! Sen daha on fırın ekmek yemelisin ki Vedat Bey'i anlayabilesin. Sana ne dediysem onu yap. Al şu listeyi, Vedat Bey'e git. Selamımı söyle, kitapları al da gel…” diye bir güzel paylamış.
Sağlıklı zamanlarında sıkça giderdim yanına. Öğretmenlik yaptığı yıllardan söz ederdi. Onlarla sözleşip her 19 Mayıs’ta Burgaz’da önce Sait Faik’in evine uğrayıp gezdikten sonra, öykülerini, yazılarını yazdığı Kalpazankaya’ya çıkılırmış. Vedat Hocayı kaybettiğimizin iki ya da üçüncü yılıydı sanırım. Fatin Rüştü Zorlu'dan, tıpkı Zeki gibi edebiyatı seven 10-15 kişilik kızlı erkekli öğrenci grubumuzla daha önceden Başaran’la sözleşmiş ve Vedat Bey'in yakın dostlarından yazar Vasfi Bingöl'ü de alarak öğrencilerle Bostancı’da buluşup gitmiştik. Dönüşümüzde Bostancı'da Çınaraltı Çay Bahçesi'nde oturup çay içmiş, öğrencilerimle hep birlikte sohbet etmiştik. O yıl Ankara’dan, Gazi Üniversitesinden felsefe doçenti bir arkadaşım da İstanbul’daydı; onu da çağırmıştım. Öğrencilerimi gönderip biz de Mehmet Başaran ile evine kadar yürüdük. Tam ayrılacaktık, “Hadi gelin, çay yapayım; hep beraber içer, sonra gidersiniz…” dedi. Mehmet Başaran öğretmenimiz bu anıyı o çay sohbetimiz sırasında anlatmıştı.
Onun bir huyunu çok severdim. İyi bir Türkçeciydi; hem yazma diline hem de konuşma diline çok hâkimdi. Türkçesi dururken Arapça ya da Farsça bir sözcük mü kullandınız bilmeden; hemen sizi düzeltir, çok incelikli bir edayla “Şunu demek istemiştiniz sanırım…” diyerek tatlı sert dil öğretmenliğini bizlere karşı hep sürdürürdü…
Ali Ekber Ataş
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.