Değerli dostlarım,

Bildiğiniz gibi, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun üçte birinin  -katılımı değil – onayıyla ve iki kişiye verilen bir “görev”le (Prof. Dr. Baskın Oran, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu) yazdırılan ve geçen ay (Ekim 2004) tartışmalı bir basın toplantısıyla açıklanan Türkiye’de “Azınlıklar raporu” (Tam adı “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”) bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu...

Bugün sizlerle söyleşmek istediğim konu, özel olarak “Azınlıklar raporu” değil; daha çok, raporun en çok tartışma yaratan maddesi “Türkiyelilik” konusu; yani, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının üst kimliğinin “Türk” değil “Türkiyeli” olarak adlandırılması konusu... Raporda dile getirilen savlar, üçe bölünen Türk kamuoyunda yeni bir “devlet modeli” tartışmasını başlattı.

SORUN

Öncelikle sorunu saptayalım; daha doğrusu sorunun taraflarını tanıyalım.

Üç alt gruptan oluşan birinci grup; yani, “Kemalist Cumhuriyet”in yeminli karşıtları,- “holiganları” demek belki daha doğru olur-, “ikinci Cumhuriyetçi”, “mega liberal” kesim; sermayesi, medyası, siyasal oluşumları ve eğitim kurumlarıyla dinci kesim ve “Kürt milliyetçileri” “anti-kemalizm” ortak paydasında, “Türk üst kimliği”nin “ırkçı bir söylem” olduğundan hareketle, “Türkler”in de diğer öteki alt kimlikler gibi bir alt kimlik olması gerektiği”ni, tüm alt kimliklerin “Türkiyelilik” ya da “Türkiyeli” üst kimliğinde toplanmasını savunuyor.

İkinci gruba  gelince;  katı, dahası ırkçı bir “etnik kimlik” anlayışıyla  yola çıkarak, “Türk ırkı“nın diğer “ırklar” karşısında üstünlüğünden ve Anadolu’daki farklı etnik grupların hepsini “Türk ırkı”na tabi sayan bu grup, birinci  grubun görüşlerine sözel planda malûm “şiddet teknikleri”ni uygulayarak karşı çıkıyor.

Üçüncü grup ise, 1924 Anayasası’nın da temeli olan ve Mustafa Kemal’in “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye ahalisine Türk milleti denir” tanımından hareketle, ortak bir tarih, kültür, gelenek potasında, bin yıldır Anadolu’da ortak bir yazgıyı paylaşan halkların gönül birliği çerçevesinde oluşturdukları ve hiçbir biçimde “etnik temel”e dayanmayan, “Türk üst  kimliği”nin sürmesini savunuyor.

Gördüğünüz gibi, ”üst kimlik” konusunda üç farklı, uzlaşmaz görüş var. Şimdi dilerseniz, sorunu, sorunu oluşturan çeşitli bileşenler açısından  daha yakından görmeye, çözümlemeye çalışalım.

ÜST KİMLİK NEDİR? NASIL OLUŞUR? TÜRK ÜST KİMLİĞİ NEDİR?

“Türkiyelilik” ya da “Türkiyeli” adlandırmalarını tartışmadan önce, öncelikle “Türk üst kimliği” ve “Türk” nitelemesi konularında kimi tespitler yapalım:

1961 yılına kadar geçerli olan  1924 Anayasası’nın 88. maddesi şöyle der: “Türkiye ahalisine din, ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir.“

Yine, Mustafa Kemal’in 1929 yılında bizzat kaleme aldığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı kitapçığın ilk bölümü şu cümlelerle başlar: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye ahalisine Türk milleti denir.“

Benzer biçimde, 1982 Anayasasının 66. maddesindeki tanım da  aynı doğrultudadır: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Her üç  cümle,  hiçbir   farklı   yoruma   yer   vermeyecek   biçimde,  “üst  kimlik” olarak  “Türk” adlandırmasının, yukarda sözünü ettiğim birinci ve ikinci grupların karşıt bakış açılarında vurguladıkları “Türk etnisitesi”ni nitelemediğini açıkça göstermektedir; dikkat edilsin; Anayasa hükmünde, vatandaşlık bağı açıkça öne çıkartılarak “ırk” ve “din” farklılığı dışlanmaktadır;  Mustafa Kemal de  tanımında, hiçbir biçimde,”Türk Cumhuriyeti” ya da “Türk halkı” demiyor; “Türkiye Cumhuriyeti” ve “Türkiye ahalisi” diyor; yani, “Türk milleti” nitelemesiyle, temelde ortak bir tarih, kültür ve gelenek potasında, ortak bir yazgıyı, siyasal bilinci paylaşan grupların özgür iradeleriyle oluşturdukları hak eşitliğine dayalı toplumsal bir bütünlüğü kastediyor.

Bir ikinci tespit olarak, şu konuya açıklık getirmeye çalışalım:

ÜST KİMLİĞİ NE OLUŞTURUR?

Öncelikle şu noktayı belirtelim; yeryüzünde on binlerce “alt kimlik” varken, sadece 190 dolayında ulusal devlet vardır; tüm bu bağımsız ulus-devletler hangi tarihsel, kültürel, toplumsal ve siyasal gerekçelerle,  şu ya da bu “üst kimlikler” altında uluslaşmışlarsa, 81. kuruluş yıldönümünü yakında kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti Ulus–Devleti de aynı gerekçelerle “Türk üst kimliği” altında  uluslaşmıştır.

Üst kimlikleri belirleyen çeşitli faktörler vardır: toprak, coğrafya, merkezi siyasal otorite, baskın dil ve kültür gibi; bu kimlik, belirli bir etnik grubu niteleyebileceği gibi, - ki bu örnekler çok fazla değildir (Gürcistan, Çerkezistan)-, Türkiye örneğinde olduğu gibi, ulusu oluşturan tüm etnik grupların tarihsel nedenlerden ötürü, belirli bir ortak “üst kimlik” altında birleşmeleriyle de vücut bulur.

Yaklaşık 1500 yıldır tarih sahnesinde olan, hepsi “Türk” adıyla anılmasa da, 16 Devlet kurmuş; tarihinin hiçbir döneminde uzun süreli kölelik yaşamamış; iç Asya’dan başlayarak Avrupa içlerine doğru yaklaşık 1000 yıllık uzun bir yayılma süresinde, çeşitli kültürler, dinler ve etnik gruplarla iç içe olmuş; çeşitli kültürel eklentilerle sürekli evrilmiş; XI. yüzyıldan itibaren yerleşik Anadolu kültür ve uygarlıklarıyla olağanüstü bir senteze girmiş; XII. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan Avrupa ile ilk ciddi karşılaşma olan Haçlı Seferleri’nden itibaren de, tüm Avrupa’da bir “üst kimlik” olarak, evet bir “üst kimlik” olarak “Türk” adıyla anılmaya başlanmış  (çünkü, “Türk” nitelemesi, tüm Müslüman Doğu dünyasını içine alıyordu); Osmanlı Devleti”nin çöküşüne kadar da Avrupa uluslarının diplomatik ve siyasal belgelerinde, tarih kitaplarında “Osmanlı İmparatorluğu”ndan çok, “Türk İmparatorluğu” olarak anılmış; XIII. yüzyıldan itibaren 600 yıl boyunca, tüm Anadolu ve Trakya’da egemen güç olarak var olmuş bir büyük oluşumun, bir kültürün, güçlü bir siyasal otoritenin adının, yeni kurulan Cumhuriyet’e  “üst kimlik” olarak verilmesinden; dilinin de, yani “Türkçe”nin de “resmi dil” olarak kabul edilmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Bu o kadar doğaldır ki, tüm çağdaş Avrupa ulusları, bugün taşıdıkları Fransız, İngiliz, İtalyan, Alman, İspanyol gibi “üst kimlikler”ini hiç kuşkunuz olmasın, aynı tarihsel, kültürel, toplumsal ve siyasal gerekçelerle oluşturmuşlardır...

İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesi kimi “dünya vatandaşı demokratlar”ın, daha çok “Türk etnisite”sini öne çıkaran siyasal bir partinin ırkçı söylemlerini  temel alarak, iddia ettikleri gibi “Türk” nitelemesi, -tarihsel kökeni itibariyle bir “etnisite”ye bağlansa da-, “ulus-devlet” içinde kültürel, sosyolojik, hukuksal planda, sözlerimin başında da belirttim, kesinlikle  özel olarak bir “etnik aidiyet”e dayalı bir adlandırma değildir. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bir  “ulusüstü” topluluk olan Osmanlı devletinin içerdiği geniş etnik doku içinde yer alan ve yirmi altı farklı etnik kökene mensup topluluğun oluşturduğu “Anadolu ahalisi”ni, hiçbir biçimde etnik ayrımcılığı öne çıkarmadan ve tümüyle yukarda gerekçelerini sıraladığım tarihsel nedenlerle “Türk ulusu” ortak paydasında birleştirerek, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletini kurmuşlar ve etnik kökenleri ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletine  gönül birliği içinde “vatandaşlık bağıyla bağlanmış” herkesi, vatandaşlık boyutunu öne çıkararak, bir hukuk terimi olarak “Türk” nitelemesiyle adlandırmışlardır.

Nitekim, binlerce yıldan bu yana, Anadolu topraklarında bir arada, zaman zaman patlak veren tüm ekonomik ve siyasal çıkar çatışmalarına karşın, halkların kardeşliği temelinde ortak bir yazgıyı, benzeşik kültürel değerleri paylaşan halklar, etnik gruplar ulus olabilmenin, ulus birliği kurabilmenin alt koşullarını, gereklerini yedi bin yıllık görkemli bir kültür sentezi içinde taşıyorlardı zaten. Öyle olmasaydı, Cumhuriyet ile birlikte, bu kadar kısa bir süre içinde, bu kadar farklı etnik ve dinsel topluluk nasıl uluslaşabilirdi ? Dünyada, bu kadar kısa süre içinde, bir ulus-devlet  çatısı altında, ortak kültürel değerlerde birleşebilmiş bir başka halk var mıdır? Yine, Atatürk’ün ölümünden sonra, İnönü dönemi dahil, günümüze kadar geçen altmış beş yıl içinde, iktidarıyla, muhalefetiyle, ırkçısıyla, şeriatçısıyla, cuntacısıyla, ikinci Cumhuriyetçi’siyle, dış güçleriyle sürekli saldırı hedefi olup da, hala dimdik ayakta olan bir başka Cumhuriyet var mıdır? Peki, nereden alıyor bu gücü Cumhuriyet? Kökleri yüzlerce yıl önceye giden bu güçlü “ortak değerler”den... Bugün, yüz yüze olduğumuz tüm bu karşıt hareketlere karşın, Türk halkının % 85’i, Alevisi, Sünnisi, Süryanisi, Çerkezi, Boşnağı, Gürcüsü, Ermenisi, Rumu, Yahudisi, Kürdü, Türkü bu birliği savunmaktadır.

Bu çerçevede, demokratik ulusçuluk ilkesi, böylece, kökende asla ırkçılık, etnik farklılık ve din temellerine dayanmayan, ortak bir coğrafya, tarih ve kültürel temelde, ortak bir siyasal bilinci paylaşan grupların özgür iradeleriyle oluşturdukları hak eşitliğine dayalı bir bütünlük, çoğulcu bir kültür sentezidir. Bu görüşlerimin karşısında duranları, Ankara’daki Birinci Meclis’in bugün duvarlarını fotoğraflarıyla süsleyen “vekiller”inin “etnik aidiyet”lerine bakmalarını öneririm ve sorarım: Merkezi Osmanlı devlet otoritesinin fiilen ortadan kalktığı, ülkenin emperyalist Batı güçlerince işgal altına girdiği, etnik ayrımcılığın yayılması açısından son derece uygun olan bir ortamda, neydi bu farklı etnik grupları Ankara’da ortak bir “Kurtuluş ve Bağımsızlık Meclisi”nde  bir araya getiren? Lütfen, bu soruya öncelikle cevap verilsin...

Yarı teokratik, yarı sömürgeleştirilmiş bir kültürel ve toplumsal yapı üzerinde yükselen  Genç Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak, ulusal birlik ve bütünlüğü pekiştirmek, ulus bilincini keskinleştirmek amacıyla, “ortak kimlik” olarak “Türk üst kimliği”nin her alanda vurgulanması kadar akla uygun ne olabilirdi...

 Böylece, “Ne mutlu Türk olana, Türk ırkından gelene, Türk kanı taşıyana” değil, “Türküm diyene”  nitelemesi, Anadolu’daki yerleşik halklarla yaklaşık 800 yıldır olağanüstü bir kültür sentezi sağlamış olan siyasal “Türk otoritesi”yle özdeşleşmiş  ve “etnik gruplar” üstü bir kavramı işaret ediyordu.

'TÜRKİYELİLİK ya da 'TÜRKİYELİ' ÜST KİMLİĞİNİN GERİ PLANLARI...

“Türk üst kimliği” yerine, “Türkiyeli” üst kimliğini savunan kişi ve grupların temelde savundukları görüş şudur: Millet kavramını demokratikleştirmek gerekir; millet tek, tekil olmaz; millet doğası gereği çoğuldur; “milletin bölünemezliği” kavramı, milletin çeşitliliği, çoğulluğu fikrini yok edemez. Devlet “üniter” olabilir, ancak millet değil. Artık, “devletin milleti” yerine “milletin devleti”ni kurmak gerekir. Çünkü, kemalist Cumhuriyet tek biçimli (monist), tek toplumcu, “assimileci”(?), dayatmacı bir Cumhuriyettir. Bu Fransız modeli “jakoben” ulus-devlet artık günümüzde aşılmıştır...

Neresinden düzeltmeye başlayalım? Öncelikle, şunu söyleyeyim; temelde, bu görüşler tipik “küreselleşmeci görüş”tür; ABD odaklı tek kutuplu yeni dünya düzeninin, evrensel sömürüyü kolaylaştırmanın da ötesinde, meşrulaştırmak amacıyla “ulus-devlet”leri ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerinin bir parçasıdır. 1980”li yılların sonunda, “Soğuk Savaş”ın bitmesiyle, bir anda düğmeye basılmışcasına, mikro-milliyetçilikleri, çokkültürlülüğü, yerel kültürleri, azınlık kavramlarını “küreselleşmeci” boyutta öne çıkaran bu hareket, ulus-devlet modelinin temel bileşenleri, temel yapı taşları olan farklı etnisiteleri bütünden ayrı ele alarak ya da bütünün üstüne çıkartarak ulusal birliği ve bütünlüğü zedeleyecek  bir girişim başlatmıştır. Bu girişimin, “insan hakları” görüntüsü altında, herkesin kendi hukukunu yaşaması gerektiği savına dayandırılması ise, tam bir bilinç saptırmasıdır.  Sanki, Türkiye’deki yerel kültürler arasında hiç “benzerlik”, “ortaklık” yokmuş gibi, bilinçli bir inatla sadece “farklılıklar”ı öne çıkarmak suretiyle bir kavram, “kültür mozayiği” kavramı belleklerde sürekli canlı tutulmaya çalışılmaktadır. İyi de, “mozaik”i oluşturan parçaların bütünlük oluşturucu bağlarını görmezden gelip, sanki bu çok renkli parçalar rastgele bir araya gelmişler gibi,  onları bütünden   ayrı ya da bağımsız  değerlendirirsek “mozaik” “mozaik” olur mu? Burada ilginç olan, Batı’nın çıkarlarının “uygarlığın gerekleri” gibi dayatılmasıdır. Bir ilginç nokta da, bu “yeni dünya düzeni”nin “emperyalist” devletlerin ulusallığına karşı olmayışıdır; nitekim, ABD ABD’dir, Fransa Fransa’dır, İngiltere İngiltere’dir, Almanya Almanya’dır... Bir noktaya daha dikkat edilsin; AB içinde de “ulus-devlet”ler ortadan kalkmıyor;  sadece, “çıkar birliği” pekiştiriliyor. Sorunun özellikle bu global yanını görmek gerekir...

Devletin “üniter”, milletin “non-üniter”, yani “çok parçalı” olduğunu savlayan bu sözlerden, “ulus bölünebilir, ancak Devlet bölünmez” gibi garip bir anlam da çıkıyor. Kemalist Cumhuriyet’in “gönüllü bir birlik” değil de, tek toplumcu,  yani, sadece “Türk etnisitesi”ni egemen kılan dayatmacı bir “jacobin” model olduğu saçmalığına az önce cevabımı vermiştim.

Şimdi gelelim ana konuya; öncelikle bir tespit yapalım; yeryüzünde hiçbir devlet yoktur ki içinde azınlık olmasın; her devlet, bu bağlamda kendine göre bir azınlık tanımı getirmekle birlikte; yeryüzündeki tüm “azınlıklar”a özgü ortak üç temel sorundan söz edilebilir:

-Var olma hakkı

-Ayrımcılığın olmaması

-Kimliğini ifade hakkı

Türkiye”de, bildiğiniz gibi Lozan anlaşmasına göre üç “azınlık” (dinsel planda) kabul edilmiştir: Rumlar, Ermeniler, Yahudiler’dir. Burada asıl vurgulanması gereken, Lozan’dan sonra, bu “azınlıklar”ın “kişiler hukuku” ve “aile hukuku” alanlarında kendilerini azınlık olarak tanımlamak istememeleridir. “Azınlık Raporu”nu, bu gruba Avrupa Parlamentosu’nun görüşleri doğrultusunda “Kürtler”i ve “Aleviler”i de eklemek istemektedirler.

‘AZINLIK SORUNU’…  SAVLAR ve KARŞI SAVLAR

Ancak, buradan, Türkiye’de hiçbir “azınlık sorunu” olmadığını da ben söyleyecek değilim; bugün, aklı başında olan hiçbir insan, hiçbir  demokrat insan, Mustafa Kemal’in “Misak-ı Milli” sınırları içindeki demokratik ulusçuluğunu savunan hiçbir aydın, Türkiye’de kesinlikle böyle bir sorun yoktur demiyor; tam tersine, “Türk ortak üst kimliği” altında, farklı etnik grupların ortak değerler dışındaki farklılıklarının “folklorik öğe” olmaktan çıkarılıp, “ulusal kültür” bağlamında işlenmesi, geliştirilmesi ve hukuksal güvencelere bağlanması konusunda destek veriyor.

Şimdi de şu temel tespiti yapalım: bugün var olan sorunun nedenleri, “raporcu”ların iddia ettiği gibi, doğrudan  “Türk üst kimliği”nden kaynaklanmıyor; sorun, bir kez bugüne özgü  de değil; sorunun ana nedeni, Osmanlı döneminde olduğu kadar, Cumhuriyet döneminde de Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinin ekonomi, eğitim, altyapı sorunları, sosyal ve kültürel gelişme planında özel olarak Türk- Kürt ayrımı yapılmadan ihmal edilmiş olması; Milli Şef” döneminin “Varlık Vergisi”yle başlayan, Menderes hükümetinin 6-7 Eylül olaylarıyla iyice körüklenen ve yaklaşık elli yıldır iktidarda bulunan milliyetçi-muhafazakâr iktidarların çeşitli yanlış politikalarıdır (Gayrımüslim cemaatların 1971 yılında mal-mülklerine getirilen sınırlama, vb.); daha doğrusu, kimse sorun yok demiyor; sorun, daha çok, soruna yaklaşım biçimi ve önerilen çözümlerden kaynaklanıyor.

‘Azınlık Raporu’nu hazırlayanlar, bakın soruna nasıl yaklaşıyor ve nasıl bir çözüm öneriyor.    Önce savları okuyacağım, ardından kendi görüşlerimi ekleyeceğim:

-Türkiye Cumhuriyeti devlet modelini tartışmaya açmak gerekir...

[Eğer, demokrasiye inanıyorsak, Türkiye Cumhuriyeti devlet modeli de tartışılabilir kuşkusuz; kaldı ki, böyle bir yasağın olduğunu da sanmıyorum... Ancak, “Türkiye Cumhuriyeti devlet modelini tartışmaya açma” girişiminin iyi niyetli bir girişim olduğunu da size ben söyleyecek değilim..]

-Bugün,  “Türk etnik unsuru”nun “öteki etnik unsurlar” üzerinde hegemonyası vardır...

[Benim bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve eşit yurttaşları, vatandaşları olan tüm “azınlıklar”, -ki burada daha çok azınlık sözüyle Kürtler vurgulanmak isteniyor-, diğer azınlık olmayan vatandaşlarla, -özellikle “Türk” demek istemedim-, eşit haklara sahiptir; dillerinin arkasındakini seslendirirsem, onların iddia ettiklerinin tersine, azınlık statüsündeki vatandaşlarımız, haydi bir an için onları kırmayalım, "Kürtler”i de bu statüye sokalım, her türlü serbest mesleği icra edebilmekte; “sicil”i  devlet görevlisi olmaya elverişliyse, özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımız her kademede, basit kamu görevliliğinden,  milletvekilliğine, hatta Cumhurbaşkanlığına kadar  yükselebildiğine göre, demek ki, onların deyimiyle söylersek “Türk etnisitesi” devleti, azınlık statüsündeki vatandaşlarını “ötekileştirmiyor”... Allah aşkına söyleyin, bugün var olan ulusal eğitim, ulusal adalet, ulusal güvenlik, ulusal ekonomi, ulusal dış politika “Türk etnik unsuru” üzerinden mi yapılıyor?]

-Türkiye”de yaşayan insanlar  artık  kendilerini  özgürce  ait  oldukları  etnisiteye  göre  tanımlamak  istiyorlar...

[Bu konuda, kültürel haklar çerçevesinde kimi sorunların hala var olduğunu biliyoruz; ilk adımlar atıldı; arkası gelecektir; ancak, biz arkasından başka nelerin geleceğini de iyi biliyoruz; keşke sorun sadece kültürel planda kimliğini ifade hakkında kalabilse... Ağızdaki “bakla”yı bekliyoruz.. demeye kalmadan, Türkiye”ye “teftiş”e gelen Avrupa Parlamentosu üyelerinin sözcüsü Çek Parlamenter Ransdorf, T.B.M.M parlamentosunu “by-pass” ederek, heyet halinde ziyaret ettikleri Diyarbakır Belediyesi’nde, 70 milyon Türk vatandaşının gözü önünde, “ağızdaki bakla”yı çıkarıverdi: bu ibret belgesinden bir bölümü aynen okuyorum: “Sizin politik duruşunuzu  -lütfen bu söze dikkat edin, “kültürel haklar” değil, “politik duruş”-  mücadelenizi elimizden geldiğince destekliyoruz; her ne kadar desteğimiz az olsa da, biz ülke olarak sizin bölgenize, mücadelenize Kürdistan’a katkı sunmaya çalışıyoruz. Katkı sunmaya devam edeceğiz.” Görüldüğü gibi, sorunun hiç de, «insanların artık kendilerini özgürce ait oldukları etnisiteye göre tanımlama» işi olmadığı ortada... ]

-Türkiye’de yaşayan “azınlıklar”, yani özel olarak “Kürtler” artık “Türk” olarak tanımlanmak istemiyorlar; çünkü, Türkiye’de Türk kavramı etnik anlamda kullanılıyor, oysa, üst kimliği “kan aidiyeti”yle  tanımlamak yanlıştır...

[Allah aşkına söyleyin, bugün kimin “Türk ırkı”ndan olduğunu saptayacak bir “saflık”-   “gayrisaflık” ölçütü var mı? Bildiğim kadarıyla,  Devlet İstatistik Enstitüsü”nün de İSO  2000 kapsamında  böyle bir “genetik kalite” belirleme çabası da yok!  Sevgili dostlarım, hiçbirimizin soyağacı iki yüz yıl öncesine gitmiyor; en azından, benimki gitmiyor... sizinkilerin de Malazgirt’e kadar gittiğini sanmıyorum!.. Biz, yani ikinci grup dışındaki % 80 halk, Türklüğümüzü “kan ya da din aidiyeti”nde değil, Mustafa Kemal”in “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”inde ifade ettiği gibi, ortak tarih, kültür, dil, gelenek ve değerlerde arıyoruz..]

-“Türk” nitelemesi “kan aidiyeti” ifade ettiği için, örneğin bir “Kürt” “Türküm” demek istemiyor...

 [Eğer, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bağlamında değilse, yahu bir Kürt  neden “Ben Türküm” desin?... ya da bir Ermeni, bir Rum, bir Yahudi “Türküm” demeye zorlansın? Bunun mantığı var mı? Ama, “üst kimlik” ya da vatandaşlık bağlamında, bir Bröton “Fransızım”, bir Valon ya da Flamand “Belçikalıyım”, bir “Basklı” İspanyolum, bir İrlanda, Uzak Doğu  kökenli “Amerikalıyım” diyebiliyor... Ama, iş  Türkiye’ye gelince.. olmaz!.. Neden? Çünkü, “Türk” nitelemesi 80 yıldır “etnik aidiyet” anlamında kullanılıyormuş...]

-“Türk etnisitesi” üst kimliği belirleyemez. Türkiye’deki milliyetçiler, öteki etnik gruplarla eşit olmaktan korktukları için, “Türkiyeli üst kimliği”ne karşı çıkıyorlar. Oysa, Mustafa Kemal, hep “Türkiye devleti”, “Türkiye halkı”, “Türkiye Büyük millet Meclisi”  demiş, “Türk Devleti”, “Türk halkı” ya da “Türk Büyük Millet Meclisi” dememiş...

[Allah Allah!.. ikinci grup dışında kimse Türkiye’deki etnik grupları inkâr etmiyor ki.. Mustafa Kemal de etmiyor... Etmiyor da, “Türkiyeli” de demiyor; “Ne mutlu Türkiyeliyim diyene” demiyor... Doğrusu, çarpıtmanın böylesi görülmemiş; Mustafa Kemal’in yukarıda alıntıladığım sözünün  sadece  işlerine gelen kısmını alıyorlar; iyi de sözün ardından gelen “Türk milleti” de ne oluyor?]

-Türkiye”deki tüm alt kimlikler “Türk üst kimliği”nde değil, “Türkiyeli üst kimliği”nde birleşmelidir...

[Emriniz olur... Çünkü, bir Fransız da kendisini Fransalı, bir Alman Almanyalı, bir İngiliz İngiltereli, bir Rus “Rusyalı” olarak ifade ettiğine göre niye olmasın!..]

-“Türk” “üst kimlik” olamaz; asıl bu ülkeyi böler; Türkler de öteki alt kimlikler gibi bir alt kimlik olarak kalmalıdır. Çünkü, “Türkiyelilik” olursa hiçbir etnisite, hiçbir azınlık olmayacaktır...

 [İyi de, bir an için tüm “Türkiye halkı”nın “Türkiyeli” olduğunu var sayarsak; peki, bu durumda “ulus” ne olacak? Devam edecek mi? Devam edecekse adı “Türk” olmayacağına göre ne olacak? “Türkiye ulusu” mu?   düşünebiliyor musunuz “Türkiye ulusu”nu!??... tıpkı “Fransa ulusu”, “Almanya ulusu”, “İngiltere ulusu” der gibi...]

-“Türkiyeli üst kimliği”ni kabul ettikten sonra, Devlet yine “üniter” olacaktır.

[Tabii, ortada devlet kalırsa... Ya da kalsa bile, her halde “farklı millet”lerin oluşturduğu  Osmanlı modeli gibi bir yapı çıkacaktır ortaya..]

-Türkiyeli üst kimliğini kabul ettikten sonra, yine tek bayrak, tek milli marş, tek resmi dil olacaktır.

[Evet, doğru her federatif grubun tek bayrağı, tek milli marşı, tek resmi dili olacaktır... Devletin adını da ben söyleyeyim: Türkiye Federatif Cumhuriyeti!..]

Evet, değerli dostlarım, “Türkiyelilik” bir ulus kavramı olamaz; çünkü, bu kavram ulusu dışlıyor; çünkü, hareket noktanız “farklılıklar” olunca “ulus” olmaz; var olan “ulus” kavramını da koruyamazsınız. Tam tersine, ortak noktalarınız ne kadar çoksa uluslaşmanız  o kadar kolay olur; ulus kavramı benzerliklerin örgütlenmesiyle ortaya çıkar; farklılıkların öne çıkarılması kozmopolit bir toplum yaratır; bu durum, zamanla ulus kavramını ortadan kaldıracak ve alt kimlikleri öne çıkaracaktır; bunun ardından gelecek olan ise, hiç kuşkunuz olmasın “eyaletleşme”dir.. Zaten Avrupalı parlamenter dostlarımız Güney Doğu’yu çoktan “Kürdistan” adıyla eyalet yaptılar, bir ilimizi de “eyalet başkenti”...

SONUÇ ve ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Eğer, “Türkiyelilik” modelinin gerekçesi gerçekten azınlık haklarının tam olarak hayata geçirilmesi ise, bu sorunun çözümü “azınlıklar”dan yola çıkarak değil; başka bir deyişle, “azınlıklar”ı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının üstüne çıkararak değil, doğrudan demokratikleşme yoluyla, ırkı, dili, dini ne olursa olsun, tüm vatandaşları anayasal yurttaşlık çerçevesinde, kültürel planda alt kimliklerini ifade etme ve geliştirme hakları da dahil, tüm hak ve özgürlüklerden  eşit olarak yararlandırmak suretiyle çözülebilir.

Bu konuda örnek alacağımız bir model var: Fransız modeli. Fransa, içinde barındırdığı “azınlıklar”la (Bretonlar, Katalanlar, Basklar, Korsikalılar, vb.) ilgili sorunları “azınlıklar” statüsüyle çözmek yerine, tüm “azınlıklar”ı Fransa’nın özgür ve eşit vatandaşları olarak “Fransız üst kimliği”nde buluşturarak ve temel hak özgürlüklerden herkesin eşitçe yararlanmasını sağlayarak bir çözüm getirmiştir; bugün, Fransa’da, bizimkilerin talep ettiği biçimde bir “azınlık statüsü” yoktur; buna gerek de yoktur; çünkü, “alt kimlikler”ini ifade etmek de dahil, tüm özgürlüklerden herkes istisnasız eşit yararlanmaktadır. Fransız Anayasası, hukuk sistemi ırka, etnik temele  dayalı her türlü talebi anayasal vatandaşlık çerçevesinde reddetmektedir; yani, “’farklı kültürel özellikler’e evet.., ama, ‘kültürel ayrımcılık’a hayır”, demektedir. 1991’de, Fransız Anayasa Mahkemesi Fransa’nın resmi azınlık politikasını şöyle tanımlamaktadır: “Fransa, ulusal toprakları üzerinde ırksal, dilsel ve dinsel esaslara dayalı grupların varlığını kabul etmez. Fransa’nın bu konudaki kavramları evrensel bir ilkeye dayanır: bütün insanlar, saygınlık ve hukuk yönünden özgür ve eşit doğarlar. Fransız Anayasası ‘bir ve bölünmez’ olan Fransa Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşlarının yasalar önünde eşit olduğu ilkesinden ilham alır. Fransız halkının birliği ve eşitliği ilkesi, etnik ölçütlere dayalı farklılıklar ile ilgili tüm savları yok sayar.”

Bizde de, tıpkı Fransa’da olduğu gibi, Yahudisi, Ermenisi, Rumu, Çerkezi, Arnavutu, Arabı, Süryanisi, Lazı, Kürdü, Sünnisi, Alevisi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları, “alt kimlikler”ini ifade etmek hakkı dahil, tüm özgürlüklerden demokrasi içinde hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadan eşit olarak yararlanabildikleri takdirde bir azınlık statüsüne gerek olmayacaktır.

Görüldüğü gibi, soruna “demokratik haklar ve özgürlükler” açısından bakılırsa, gerilim kendiliğinden ortadan kalkıyor; “demokratik haklar ve özgürlükler”i içimize sindiremediğimiz oranda “azınlık” sorunu hep gündemde olacak ve çözüm için de, “Türkiyelilik” gibi ülke bütünlüğünü bozacak, ulusal konsensüsü engelleyecek, “azınlıklar” arasındaki keskinliği artıracak girişimler hep var olacaktır. “Yugoslavya üst kimliği” altında yaklaşık 40 yıl boyunca alt kimlikler olarak yaşamış Sırp, Hırvat, Sloven, Boşnak, Makedonyalı ve diğer Türk kökenlilerin yaşadıkları korkunç iç savaşın sonuçları ortadadır...

O halde, toparlarsak; sorunu, “azınlıklar”dan yola çıkarak çözmeye çalışmak yerine, “demokratik hak ve özgürlükler” çerçevesinde çözmenin bir önemli yararı da, “azınlıklar”a haklarını tanıyacağım diye demokratik düzeni ve iç barışı zedeleyecek tavırlar ve girişimlerin önüne geçilmesidir. Sorun, “azınlık sorunu” değil “demokratikleşme sorunu”dur. Konuşmamı, Fransız Anayasa Mahkemesi’nin Fransa”daki Fransız vatandaşı Yahudi azınlık ile ilgili verdiği bir kararla bitirmek istiyorum: “Yahudilere, Yahudi oldukları için özel hiçbir hak tanınmaz. Ancak, özgür ve eşit Fransız vatandaşı oldukları için bütün haklar tanınır”. Şimdi, lütfen bu sözü Türkiye’deki “azınlıklar” ya da “azınlık” statüsüne sokulmak istenen tüm gruplar için kullanın... Ben sadece birisi için kullanacağım: Türkiye’de, Kürtlere Kürt oldukları için “özel hiçbir hak” tanınmaz: ancak, “özgür ve eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” oldukları için bütün “temel haklar” tanınır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görev yapan sayın Rıza Türmen’in de belirttiği gibi, “etnik hak” olmaz, ancak “etnisite”nin “temel insan hak ve özgürlükleri” vardır, buna “anadil”ini öğrenme, konuşma; “anadil”inde yayın yapma, her türlü sanatsal, yazınsal, kültürel etkinlikte bulunma, kültürel mirasına sahip çıkma, “kimlik”ini çeşitli yönleriyle yaşama, ifade etme, geliştirme hakları dahildir...

İlginize, dikkatinize ve sabrınıza teşekkür ederim...

 

Yazarın notu:

Bu yazı 2004 yılında, Eskişehir Sanayi ve Ticaret Odası’nın daveti üzerine, iş insanlarına, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu” adıyla kamuoyuna duyurduğu “Azınlık Raporu”nu konu alan konuşmamın tam metnidir. Yazıyı yeniden okuduğumda güncelliği beni şaşırttı. Yirmi yıldır değişen hiçbir şey olmamış. Yazı daha önce hiçbir yerde yayımlanmadı.

 

Prof. Dr. Kemal Özmen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)