İşte Ankara
Mustafa Kemal çoktan kararını vermişti. Yeni Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara olacaktı. İstanbul’un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet (Bele) Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un hükümet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak dayatıyorlardı.
Sabiha Sertel, Roman Gibi adlı eserinde (Gül Matbaası, İst.1978, s. 63-64), “Ankara’ya geldiğim zaman acı hakikati daha yakından anladım” diyor. “Ankara başlı başına bir köydü. Ne ağaç ne su ne de barınacak ev vardı. Büyük Millet Meclisi binası bile, iki katlı, bir ilçe hükümet konağı büyüklüğünde idi. Saman Pazarı denilen yer, içinde ne barakası ne de satılık eşyası bulunan bir pazar… Meydanlıkta köylüler kağnı arabalarını kenara çekmiş, mandalarıyla beraber yerlere serilip yatıyorlardı. İç sokaklar tek araba geçemeyecek kadar dardı. Eski Ankara denilen semt, yerli halkın oturduğu evler, tepeler üzerine kurulmuş teneke veya ahşap yapılardı. İnsanlar buralara, keçiler gibi bayırı tırmanarak çıkıyorlardı. Bu eski Ankara bana Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatname’ sinde anlattığı orta çağ şehirlerini hatırlattı.” Sabiha Sertel Eşi Zekeriya Sertel’in Matbuat Umum Müdürlüğü’ne tayini sonrasında Ankara’ya ayak basan Sabiha Sertel, New York’tan yeni gelmiş birisi olarak Ankara’yı anlatıyordu: “… New York-Ankara iki kutup. Ben bir kutuptan ötekine geçmiştim. Köylülerin çarıkları değil -onu biliyordum- fakat üzerlerindeki kırk yamalı hırkalar ve şalvarlar gözüme çarpıyordu. Siyah çarşaflı, yalnız gözleri meydanda peştemallı kadınlar umacılar gibi geziyorlardı. Sokaklardan hiç çöpçü geçer miydi, bilmem! Çöpler hep sokak köşelerine yığılmıştı. Sıska bacaklı, karınları şiş çocuklar, birer iskelet gibi kaldırımlar üzerinde seğirtiyor, on para dileniyorlardı. Dükkânlar boştu. İnsanlar yorgundu. Bir milli kurtuluş savaşının bütün yükünü omuzlarında taşımışlardı. Korkunç bir sefalet her adımda insanın gözüne çarpıyordu. Kırk yamalı hırkalarıyla köylüler, kadın erkek cephelere cephane taşımış, siperlerde vuruşmuşlardı. Bütün Anadolu böyle bir yıkım içindeydi. Devrimin önünde kalkındırılacak bir ülke, orta çağdan son çağa geçirilecek bir insan topluluğu duruyordu. İstanbul’a yaptığımız ilk tren yolculuğunda da Ankara’nın ihmal edilmiş bir başkent olduğunu görmüştüm. Yol üzerindeki kasabalarda, köylerde aynı manzaraya rastlamıştım. Çıplak ayaklı, yırtık pantolonlu çocuklar trene yaklaşırlar, gazete, sigara, bir kuruş dilenirlerdi. Kızgın güneş altında çapa süren köylü kadınlarının yüzleri, sanki genç yaşlarında buruşmuş, kavrulmuştu.” Balık Pazarı Aradan 25 yıl geçti. 1948’de… Cumhuriyeti kuran CHP son yıllarını yaşıyordu. 1938’de Atatürk’ün ölümünden bu yana tırmanan karşı Devrim’e adeta koltuk değneği oluyordu. Bir devrim niteliğinde kurulan Köy Öğretmenlerini kendi eliyle kapatma hazırlığındaydı. Laik cumhuriyeti savunmaktan acizdi. Nazım’ı yargılamış, hapse atmıştı. Olmayan demokrasiyi şimdi çoğulcu demokrasiye geçelim aldatmacasıyla DP’ye teslim etmeye hazırlanıyordu. Açıkçası… Atatürk’ün kazanımları bir bir yitiriliyordu. Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy. Hem Atatürk’ün silah arkadaşı hem de Nazım Hikmet ve Mehmet Ali Aybar’ın dayısıydı. Nazım’ı hapisten kurtarmak istiyor, ama başaramıyordu. 1924’te ordudan ayrılan Cebesoy yakın arkadaşları Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Rauf Orbay, Adnan Adıvar ve diğer kişilerle Cumhuriyet karşıtı -Atatürk karşıtı demek daha doğru- Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Atatürk henüz hayatta olduğundan fazla tutunamadılar, Şeyh Sait İsyanının ardından, 3 Haziran 1925’te kapatıldılar. Ali Fuat Cebesoy Oysa Atatürk ona ne kadar da yakınlık göstermişti. Öğrencilik yıllarında birlikte Tünel’in alt başında, köprüye giderken sol köşede bir hanın ikinci katında Con Paşa lokantasında az mı viski kadehlerini tokuşturmuşlardı. Birlikte gittikleri Tepebaşı ve Taksim Bahçelerinde içki yasağı yüzünden viskilerini limonata içer gibi kamışlarla içmişlerdi. Con Paşa Lokantası Mustafa Kemal, “Ankara kendisi merkez olmuştur, istila onun kapısında durmuştur” demişti. Lozan Barış Antlaşması imzalanmış, siyasi kadro oluşmuştu. Artık rejim konusu çözüme bağlanmalıydı. Önce Başkent konusu ele alındı. Zira İstanbul 2 Ekim 1923’te boşaltılmıştı. Bir kısım insanlarda İstanbul’un yeniden başkent yapılabileceği hissi varlığını koruyordu. Özellikle iş adamları, kordiplomatik, milletvekillerinin bazıları ve memurların da bir kısmı hükümetin İstanbul’a taşınması taraftarıydı. İstanbul coğrafi durumu, iklimi, tarihi geçmişi ile ülkenin gözbebeği durumundaydı. Üstelik ülkenin kültür ve ticaret merkeziydi. Ankara’nın ise eksikleri çoktu. Küçük, tozlu, gelişmemiş ve her türlü konfordan yoksun bir yerdi. Nüfusu 30 bin civarında bir Anadolu kasabası görünümündeydi. İklimi sert ve kuraktı. Yıllardır doğru dürüst bir gelişme göstermemiş, kısır bir döngü içinde kalmıştı. Ankara merkez olunca, başta hilafet, İstanbul basını da bir bakıma devletin dışına itilmiş olacaktı. Öte yandan yabancı kordiplomatik görevliler uzun süreli kalmaya elverişli şartlar olmaması nedeniyle, Ankara’ya gelmek istemiyordu. İstanbul’dan başka bir merkez söz konusu olunca, Eskişehir, Bursa ve Konya da akla gelmişti. Ankara susuzdu, ağaçsızdı, kuru ve yabani idi… Fakat Büyük Millet Meclisi orada kurulmuş, orada toplanmıştı. Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı da Ankara’dan yönetilmişti. Yeni idarenin, uluslararası edebiyatta adı, “Ankara Hükümeti” idi (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1968). Mustafa Kemal çoktan kararını vermişti. Yeni Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara olacaktı. Ve o Ankara, 27 Aralık 1919’da hiçbir resmi unvan ve sıfatı olmayan Mustafa Kemal’i coşkuyla bağrına basmıştı. İstanbul’un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet (Bele) Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un hükümet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. İstanbul’un “Payitaht olması lazımdır ve mutlaka olacaktır” diyorlardı. Refet Bele Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni devletin yönetimini Ankara’da üstlenmişti. Böylelikle Ankara zaten kendiliğinden başkent olmuştu. İstanbul’a dönüş geçmişe, eskinin entrikalarla dolu ortamına düşmek demekti. Dışişleri Bakanı İsmet Paşa 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti. Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kanun maddesi şuydu: “Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.” İsmet Paşa O günlerin Türkiye’sinde… Sayısal üstünlüğü olan işçi sınıfı bilinç bakımından çok geride kalmıştı. Köylü sınıfı darmadağındı. Çiftçiler örgütlenmemişti. Köydeki örgütlerin başında toprak ağaları oturuyordu. Derebeylik sistemi hukuk bakımından yıkılmış, fakat artıkları yaşıyordu. Ortakçılık, marabalık sistemi devam ediyordu. Türkiye’de sosyalist bir devrim için objektif, sübjektif koşullar olgunlaşmamıştı. (Balık Pazarı) Bu durumda demokratik burjuva devriminin tamamlanması için demokrasi savaşını öngörenler vardı. Burjuva diktatoryası altında işçi sınıfının gelişmesine, örgütlenmesine imkân yoktu. İdareci sınıf, işçi sınıfının, ilericilerin savaşma imkânlarını elinden alıyordu. Yeni yeni gelişmekte olan burjuvazinin işçiyi, toprak ağalarının köylüyü sömürmesine karşı bu sınıfları kendi davaları etrafında bilinçlendirmek, birleştirmek günün en önemli konusuydu. Her şeyden önce, geri kalmış Türkiye’yi, yabancı sermayenin boyunduruğundan kurtarmak, emperyalizme karşı savaşmak gerekiyordu. Bu düşüncede arada ayrılık yoktu. Ancak bazıları burjuva demokratik devriminin tamamlanmasını beklemeden, Türkiye’nin sosyalizme geçmesini mümkün görüyorlardı. Hedefe varabilmenin tek yolu vardı: Örgütlenme ve yayınlar... Halkı hazırlamak, örgütlemek… Oysa burjuva devriminin ilk günlerinde, burjuva rotasını sol hareketlere çevirmiş, komünist, sosyalist partileri yasak etmiş, bunlara karşı amansız bir savaş başlatmıştı. Bu koşullar altında sosyalist düşünceyi yaymak, işçi sınıfını örgütlemek güçleşmişti. Bu konuyu tartışanlar bu şartlar içinde çıkacak bir yol arıyorlardı. Ülkede sosyalizmin kurulmasını, iç kuvvetlerden, koşulların olgunlaşmasından çok, dış etkilerden bekleyen bir düşünce hareketi kitleye mal etmekten çok uzaktı. Koyu sekterler (bağnaz düşünenler), reformların yapıldığı bir devrede, gerici din adamlarına, yabancı sermaye ile iş birliği yapan sermayedarlara karşı çetin bir savaş istedikleri halde, milli burjuvazi ile belirli konularda olsun, iş birliği yapılmasına taraftar değillerdi. İlerici burjuva aydınlarına karşı en küçük bir yaklaşma dahi, fırsatçılık sayılıyordu. Klişe olarak, köylü yandaşımızdır, diyorlardı. Fakat köylü ile işçi arasında henüz en küçük bir bağ bile yoktu. Gericilere, emperyalistlere karşı, işçi ile birleşmesi mümkün olan orta sınıflarla iş birliğine yanaşmıyorlardı. Bunları, küçük burjuva diye toptan kenara atıyorlardı. Demokrasi konusunda da tam bir anlaşma yoktu. Sekterlere göre demokrasi, ancak sosyalizm devrimini yapmış bir ülkede kurulabilirdi. Burjuva demokrasisi bir etiketten ibaretti. Daha demokratik burjuva devriminin tamamlanmadığı bir devirde, proleter devletin getireceği demokrasiye bağlanıp, burjuva demokrasisini kökünden inkâr etmek, ilerici harekete geçecek yolu tıkamak demekti. Demokrasiyi savunduğu için Resimli Ay dergisini suçlayanlar vardı. Oysa, sosyalizmin hedefinin, bütün çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek olduğu gerçeği unutuluyor, yakasız gömlekle, kasketle, üstü başı perişan gezmek bir marifet sayılıyordu. Bunlara göre halk yok, yalnız emekçi sınıf vardı. Bu düşüncenin hareketi kitleden nasıl uzaklaştırdığının farkında değillerdi. Onlara göre iyi bir sosyalist olmanın koşulu, mutlaka hapishaneye girip çıkmaktı. O günlerde sosyalist düşünce, aslında romantizmden başka bir şey değildi. Ve Ankara bir yandan başkent olmanın sorumluluğunu taşırken bir yandan da karşı devrim hareketiyle savaşıyordu. İşte Ankara… Selim Esen
.jpg)




Gercekedebiyat.com














