Şehrin sesi
Müdürüm bir şehrin sesi var mıdır? Bir şehir bizle konuşur mu? Somut olarak belki hayır. Ama kulak verirsin, İşitirsin, dinlersin; Ankara bunu yapar.
Müdürüm Düşünmek lazım Bir şehrin sesi olur mu? Eğer sesi yalnızca Kulakla duyulan bir titreşim olarak Düşünürsek, belki hayır. Ama sesi, varlığın bıraktığı iz, Yaşamın ve yaşanmışlıkların yankısı, İnsanın mekâna sinmiş hâli ile anlarsak, O zaman her şehrin bir sesi vardır. Şehir konuşur Fakat kelimelerle değil. Sabahın ilk ışığında açılan dükkanlarla, Akşamüstü kaldırım taşlarında ayak sesleriyle, Gece yarısı uzaktan gelen bir sirenle, Rüzgârın sokaklarda sürüklediği bir kâğıtla konuşur. Bazı şehirlerin sesi telaşlıdır. Bitmeyen bir koşuşturma, Korna, kalabalık, sıkışıklık, acele. Bazılarının sesi ağırdır. Yavaş akan zaman, derin bir nefes, Eski sokakların ve duvarların sessizliği. Ama en çok da insanlar verir şehrin sesini. Gülüşler, tartışmalar, pazarlıklar, vedalar… Bir çocuğun kahkahasıyla başka bir hâl alır şehir Şehirlerin sesi bazen duyulmaz, hissedilir. Belki de şehrin sesi dediğimiz şey, Çünkü şehir, yaşayan bir varlıktır. Müdürüm Mesela, Ankara En çok sabahları konuşur. Sabahın erken saatlerinde Şehir çoktan ayağa kalkmıştır. Ambulansın sireniyle başlar konuşma. Çay kaşığının ince tınısı. Apartman kapıları çarpar Ankara ilk hecelerini fısıldar. Sonra sokaklar devralır sözü. Motorların homurtusu, Sessizliği bile bir sestir aslında İçine çekilmiş düşünceler, yarım kalmış uykular. Trafik, sabahın en gürültülü cümlesidir. Bir dükkân kepengini kaldırır Metalin sürtünme sesini duyarsın Çaydanlığın buharı ve uğultusu Okul yollarında başka bir ton vardır. Çantaların ağırlığı, koşan çocuklar, Ankara bir anda gençleşir. Her yerde aynı şey olur aslında: Sabahları şehir bağırmaz, ama susmaz da. O saatlerde şehrin sesi, tek tek insanların değil Binlerce küçük ses, binlerce küçük telaş Şehir dediğimiz şey, Müdürüm Mesela, Ankara En çok öğlenleri ses verir, bizle konuşur. Bakanlık koridorlarında bir uğultu Kâğıtların çevrilmesi, alçak sesli konuşmalar Ankara’nın sesi burada daha ölçülüdür, Cümleler dikkatle kurulur, Dükkânlarda başka bir ton vardır. Tezgâh başında duran esnafın sesi, Bozuk paraların çınlayan sesi, Kapıdan girenle değişir havanın rengi. Burada şehir daha sıcak konuşur, Sokaklarda ise Ankara’nın asıl nefesi dolaşır. Kaldırımlarda memurlar, öğrenciler, çalışanlar… Rüzgâr, binaların arasından geçerken Ankara’da gün ortası sesi Ne telaşlıdır ne de gevşek. Ne tam bir koşuşturma, Yaşayan bir şehrin sesi… Gözle görülmeyen ama hissedilen bir ritim: ve belki de en çok burada anlaşılır: Ankara’nın sesi yüksek değildir. Masaların başında, tezgâhların önünde, Ankara bağırmadan konuşur. Müdürüm Sen daha iyi bilirsin ama Ankara en çok akşamları bizle konuşur. Binlerce evden, Binlerce koku ve ışık huzmesi, Binlerce yabancı yaşanmışlık Gelir pencereden içeri, Ankara konuk oluverir Birkaç dakikalığına kulaklarımıza. Çoğu insanın uyuduğunu, Kiminim uyuyamadığını, Kiminin ev ahalisi uyuduktan sonra Gizli gizli bir şeyler yaptığını, Kiminin yarın sabah bir iş görüşmesi veya önemli bir testin sonucunu alacağı Hastane randevusunu düşünmekten Yatağında dönüp durduğunu, Caddeden tek tük geçen arabaları, Su içmeye kalkıp çocuğunu uyurken 5-10 saniye izleyen bir anneyi, Dünyaya bilmem kaç ışık yılı uzakta Gezip duran soluk ışıklı yıldızları, Sevişenleri, ışıltılı parti yapanları, Arsızları, hırsızları, yolsuzları, Belki birazdan intihar edecek olanları, Hayatının en mutlu haberini Biraz önce almış olanları, Sabah uçağıyla şehri Belki de dönmemek üzere Terk edecek olanları Duyumsarsın o derin uğultunun içinde. Ankara’da bir gün daha tamamlanır Müdürüm Bir şehrin sesi var mıdır? Bir şehir bizle konuşur mu? Somut olarak belki hayır Ama kulak verirsin İşitirsin, dinlersin, Ankara bunu yapar …… Hissedersin Nadir Avşaroğlu Gercekedebiyat.com
Bir meydanda durduğunda omuzlarına çöken ağırlıkta,
Eski bir sokakta yürürken içine dolan tanıdıklıkta,
Hiç bilmediğin bir yerde ansızın gelen yabancılıkta.
Taşın, betonun, asfaltın değil;
Hatıraların, zamanın ve insanın sesidir.
ve yaşayan her şey, bir şekilde konuşur.
Gün daha tam uyanmamışken,
Bir evde aceleyle kapatılan telefon
Başka bir evde mutfaktan gelen
Asansör kapıları açılır,
Sabırsız korna sesleri,
Kaldırımda hızlı adımlar.
Otobüs durağında bekleyenlerin
Arabalarda dur-kalk’ların ritmi,
Kırmızı ışığın kısa hükmü,
Aynı yöne akan yüzlerce hayat.
Boğazını temizleyen bir öksürük gibidir.
İlk müşteri girer, ilk selam verilir.
Yazar kasaların tuş sesleri,
Tezgâh başında başlayan gün.
Uykulu ama canlı sesler, bir zil çalar,
Bir yerlere yetişme hâli,
Başlayan mesailer, açılan bilgisayarlar,
Masabaşında yazılan yapılacaklar listesi.
Hepsinin birleşimidir.
Binlerce yeni ve küçük başlangıç.
Binaların, yolların, araçların toplamı değil;
Aynı sabaha uyanan insanların ortak yankısıdır.
Kapılar vurulur, açılır ve tekrar kapanır.
Dosyalar taşınır, sandalyeler çekilir.
Klavyelere dokunan parmaklar,
Daha resmi, daha kontrollü.
Sessizlik bile bir disiplin taşır.
Dükkandaki insanların telaşı
Kısa sohbetler, tanıdık yüzler.
Daha insana yakın, daha gündelik.
Bir sigara molasının sessizliği,
Aceleyle yenilen bir simidin kırıntıları,
Telefonla yapılan kısa konuşmalar.
Şehrin sesine kendince bir fon ekler.
Bir denge hâlidir bu.
Ne tam bir durgunluk.
Devam eden hayatın düzenli akışı.
Gösterişli değildir, ama derindir.
Sokakların içinde…
Var olmakla yetinir.














