selim-esen-gercek-edebiya-20260205111255800.jpg


 Romanlara konu hayatların sahibiydiler. Tüm olumsuzluklara karşın mutlu, sevdalıydılar.

60’larda çocuk, 

70’lerde genç, 

80’lerde ihtilâli, 

90’larda ekonomik krizleri yaşamıştılar. 

Şimdi teknolojik gelişmelerle dolu 21. asrı yaşıyorlardı. Kredi kartı, bilgisayar, internet, cep telefonu, süper market, MP 3 çalar, dizüstüler, plâzmalar… Artık o kokulu, duygu dolu uzun mektuplar yoktu. Aşklar da yok olmuştu. Duygular kısalmış, sembol olmuştu. Cep telefonu iletilerine “nbr”, “by”, “slm” kısaltmaları eşlik ediyor, kısa mesaj çılgınlıkları yaşanıyordu. 

60’ların sıkıntıları henüz atlatılmamışken, Amerika Apollo 11’i Ay'a gönderirken ilk yerli otomobilimiz Anadol, ardından 124 Murat’la tanışmışlardı. 

Güzel de… 

Ne emniyet kemeri ne otomatik klima, CD çalar ne uzaktan kumanda ne oto alârmı ne hava yastığı ne de otoyol vardı. 

Çatılarda daha iyi görüntü için! Ölüm tehlikesiyle antenleri çeviriyorlardı. GrundikSchaub Lorenz, Philips Marka bavul benzeri televizyonlarda karlı, silik, bulanık görüntülerden oluşan yerli dizileri izliyorlardı. 

İri taşların oluşturduğu kaldırımlardaki oyunları, gece muhabbetleri, lunapark eğlenceleri, topaç, misket, uçurtma uğraşıları; gizli içilen Birinci, Bafra, Gelincik, Yaka sigaraları… Pamuk Şeker, Horoz şeker, Şeker Elma, Kâğıt helvalar; Uzuneşek, Birdirbir, Saklambaç, Komen, Elim sende oyunları... 

Hayata renk katan bayramları vardı. 

Biriktirilen bayram harçlıklarıyla dönme dolaba, atlı karınca’ ya binerler, langırt, beş atış yirmi beş oynarlar, Çadır Tiyatrosu’na giderlerdi. 

Yıllar yılları kovaladı… 

Muhtıralar, sağ-sol çatışmaları başladı. Üniversitelerde Komünist, Faşist suçlamaları alevlendi. Fabrikalarda DİSK-MİSK mücadelesi, grevler, ideolojilere kurban edilen zavallı işçiler çoğaldı. Okullarda Devrimci-Ülkücü kavgaları, bölünmüş Öğretmenler, POLBİR-POLDER yanlısı polislerin yanı sıra ülkesine sahip çıkanlar belirdi. Gencecik fidanlar Denizler, Mahirler, Hüseyinler, Ulaşlar, Taylan’lar hayattan koparıldılar. 

Birbiri ardına cenaze törenleri izlendi. 

Aslında romantizm ile terör arasına sıkışmış kayıp bir kuşağın çocuklarının savaşıydı yaşananlar. Kardeş kavgaları, siyasi cinayetler, kurtarılmış bölgeler, okullar, mahalleler, yakılan yıkılan, boşaltılan köyler… 68 kuşağının özgürlük savaşçılarını anlatıyordu. 

Derken… 

Siyah beyaz televizyon ekranlarında dizilere kapıldılar. 

Dallas, Köle Izaura, Yalan Rüzgârı, Cosby Ailesi, Uzay Yolu, Tatlı Cadı, Küçük Ev, Amerika, Avrupa, Brezilya dizileri… Beatles, Rolling Stones, Boney-m, Adamo, Amerika, Avrupa hayranlığı etrafı sararken, ansızın Hippiler, bitli turistler girdi hayatlarına. 

Benliklerini yavaş yavaş kaybetmeye başladılar. 

Cola, Adidas, bulucinRak-Rok-Pop merakıyla unuttular kendi müziklerini. Öz değerleri türküler, bozlaklar, halk oyunları, destanlar, hikâyeler yok oldu. 

80’de… 

12 Eylül sabahı Hasan Mutlucan’la uyandılar. Tutuklandılar, göz altına alındılar, akıl almaz işkencelere uğradılar. Bedenlerini, ruhlarını kaybettiler. İdamlara, haksızlıklara tanık oldular. Gönülden vuruldular. 

İstanbul Dolmabahçe’de Amerikalıları denize döken, ulusal değerlere sahip çıkan gençlerdi. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı nedir bilmezlerdi ama, gece en son 23.00’de Radyodan puanları dinler erken davranmak için otobüslerle geceden yola çıkarlardı. 

Eğitimin çilesini çeker, ülkelerini ölesiye severlerdi. 

Erkeklerde İspanyol paça pantolonlar, geniş gösterişli kravatlar, uzun saç ve favoriler Siyasi görüşe uygun, yukarı-aşağı, kalın bıyıklar, deri çizmeler, asker postalları, parkalar, kalın kemerler, palaskalar, kalpaklar… Arka cepte ince dişli taraklar, yuvarlak aynalar. Gömlek ceplerinde Gelincik, Bafra sigaraları… 

Kızlarda lüle lüle saçlar, allıklar, küpeler… İnce belli mantolar, yüksek topuklu rugan ayakkabılar, döpiyesler, jarseler, koyu kırmızı rujlar, kalın kemerler… Ve masumane bakışlar, kınalı eller... Hele de o ince beller... 

Anne-baba sözü dinlerlerdi. 

Sonra… 

Çoğu görücü usulü ile evlendiler. Mutlu evlilikler kurdular. Sevmesini de sevilmesini de iyi bildiler. Leylâ’yı bilir, Mecnun’u anlarlardı. Ne unutulmaz aşkları vardı… Duygularını şarkılarda sever şarkılarda ayrılırlardı. 

Kendi el yazılarıyla, göz yaşı dökülmüş, aşk mektupları, asker mektupları, gül kokulu, duygu yüklü, içinde bir tutam saç, bir küçük el izi, dudak izi taşıyan mektuplar yazarlardı. 

Nerede kaldı şimdi? 

Meyvesini elleriyle topladıkları ağaçlar, 

Korkusuzca oyunlar oynadıkları sokaklar, 

O sözünün eri yağız delikanlılar, 

Vefalı dostluklar, ölesiye arkadaşlıklar, 

Utangaç al yanaklı kızlar, 

Saflık, doğallık, bağlılık 

Nerede kaldı şimdi? 

Özlem dolu o günler… Uçurtmalar, top oynarken yaralanmalar, anne baba nasihatleri, kâğıt helva, bahçedeki kiraz ağacı nerede şimdi? 

İnternet başındalar şimdi. 

Fast Food menülerle besleniyor, yabancı müzik indirip dinliyorlar. Çoğu kilolu, renkleri uçuk, dişleri bozuk. Cep telefonlarına, bilgisayarlarına sarılıyor, teknoloji çağını yaşıyorlar. 

Eeee, 

20.asır geride kaldı. Çocuktular genç oldular. Baba oldular, dede oldular. Ne badireler atlattılar, yıkılmadılar ayakta kaldılar. 

Pişmanlık duydular mı? 

Bilinmez… 

Doludizgin unutulmaz yılları, aynı hayatları verseler yeniden yaşamak isterler mi? 

Bilinmez! 

Selim Esen 
Gercekedebiyat.com 

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler