Edebiyatımızda Necati Tosuner: Yerinin sahibi bir yazar
Edebiyatımızda Necati Tosuner deyince, akla edebiyatımızdaki yeri gelir doğal olarak.
Edebiyatta yarım asrı geride bırakmış, bu sürede ürettiği
onlarca yapıtla ülke yazınına katkıda bulunmuş özgün ve usta bir yazarı birkaç
yazıya veya süresi kısıtlı birkaç konuşmaya “Edebiyatımızda
Necati Tosuner” deyince, akla edebiyatımızdaki yeri gelir doğal olarak.
Peki, bir yazar nasıl var olur, nasıl yer edinir edebiyatta? Açıktır ki, yapıtlarıyla,
diliyle, biçemiyle, edebiyata kattıklarıyla… Necati Tosuner’in edebiyatımızdaki konumunu belirlemek için
çok yönlü, çok boyutlu bir değerlendirme gerektiği açık. Bunun nedeni, yerinin
bir çizgi, bir düzlem değil, bunu aşan yoğunluklu, derinlikli ve oylumlu, özgün
bir yer olması. Bu yeri saptamaya katkıda bulunmak için -biraz matematiksel
olacak ama- koordinatlarına şöyle bir değinmekte yarar var sanırım: Edebiyatta yarım asrı aşkın süre, her yazar ve adayının
imreneceği, daha da artacak bir uzunluktur. Tosuner’in “Onunkiler Maviydi” adlı
öyküsü 1963 yılında Ankara’da yayımlanmakta olan Resimli Posta gazetesinde
çıkmış. (1) İki yıl sonra da ilk öykü kitabı “Özgürlük Masalı” yayımlanmış. Elli bir yıllık bu süreyi, edebiyattaki yerinin “boyu” olarak
ele alırsak, önemli ürünler verdiği yazın türleri de “eni”ni oluşturacaktır. Bu
zaman diliminde Necati Tosuner, 9’u öykü, 6’sı roman, 5’i çocuk, biri deneme ve
bir diğeri tiyatro olmak üzere 22 yapıt üretmiş. Görüldüğü gibi Tosuner, şiir
dışında edebiyatın tüm temel türlerinde ürün vermiştir. Bu geniş bir yelpazeyi
ifade etmekte, yazarlığının ve edebiyatımıza katkısının çapını büyütmektedir. Belirtmek
gerekir ki Tosuner’in eserleri arasında şiir yoktur ama yazınında şiirsellik hiç
de eksik değildir. Daha önce belirttiğim gibi Necati Tosuner’in
edebiyatımızdaki yeri bir çizgi, bir düzlem olmadığına göre boyutları da en ve
boyla sınırlı değildir. Yükseklik veya derinlik diyebileceğimiz, oylum
kazandıran üçüncü boyut ile yoğunluk gibi özellikler göz önüne alınması gereken
diğer verilerdir. Görüldüğü gibi ilk ikisi niceliğe ilişkin ve sayılarla ifade
edilebilir somutlukta iken, diğerleri niteliğe ilişkin ve öznel
değerlendirmelerle ortaya konulabilecek soyut özelliklerdir. Ancak, edebiyata
katkıyı, bu alanda edinilen yeri ve kalıcılığı asıl belirleyen de bu
sonunculardır. Kuşkusuz edebiyatla geçen yıllarının uzunluğu, değişik türlerde
uğraş vermesi ve üretken olması da, nitelikli yapıtlar üreten bir yazarın
edebiyattaki yerini genişletmesi ve sağlamlaştırmasına katkıda bulunacaktır.
Bunların toplamı ise edebiyattaki “özgül ağırlığını” oluşturur. Tosuner’in bugün geldiği noktanın arayışına yola çıkarken
başladığı açık. Bir söyleşide, “İlk kitabım ‘Özgürlük Masalı’nı çıkarırken, o
yazdığım 30 kadar öyküden hiçbirini kitabıma almadım. Oysa başlangıçta
yazdıklarından öyle vazgeçmek hiç de kolay değildir. Ama bu seçiciliktir ‘Özgürlük
Masalı’nı bunca yıl sonra okunur kılan” (1) demektedir. Sözünü ettiği öykülerin
Varlık dergisinde yayımlandığı, ancak yazarın, dilini beğenmediği
anlaşılmaktadır. Aradığının dilde yalınlık, biçimde ve biçemde özgünlük,
anlatımda derinlik ve tümünde yaratıcılık, yenilik ve farklılık olduğu
söylenebilir. Yazın yolculuğu sürdüğüne göre bu arayış da sürmektedir belki de.
Ancak son roman üçlemesinin ilki olan “Kasırganın Gözü”nün bir yeni doruk
olduğu söylenebilir. Yazar, aynı söyleşide, “Kasırganın Gözü’nü yazmanın en güç
yanı, gerekli biçimi bulmaktı. ‘Susmak’ için sorun ise daha farklı bir mimari
oluşturmaktı” (1) diyor. Bir başka söyleşide ise şu bilgiyi veriyor: “İlk öykülerimden beri uzun zaman kendini
anlatan bir yazar diye bilindim hep.” (…) “Ama bu metinlerde (yani
üçlemede-a.g.) öyle olmadı. Çünkü yazar zaten kendiyle çok didişen, kafa
sesleriyle konuşan biri. ‘Kasırganın Gözü’nde böyleydi, ‘Susmak’ta daha azdı bu
durum. ‘Korkağın Türküsü’nde hiç yok. Çünkü bunda direkt kendiyle konuşuyor.”
(2) Tümünde değişken anlatıcılar ve düşsel dinleyiciler varken
son romanda bir “dinlemeyici” ile tanıştırıyor bizi. Yeri gelmişken şunu belirtmem gerek. “Hep kendin anlatan bir
yazar” olarak bilinmek, toplumcu gerçekçi akımın yazına egemen olduğu 70’li
yıllarda Tosuner’in bireycilikle suçlanmasına ve dışlanmasına neden olmuş.
Bunun sonucunda ilanla “insanlıktan nasibini almış bir yayıncı” aramış.
Bulamamış olmalı ki 1977’de Derinlik Yayınları’nı kurmuş. Buna karşın hedefinden sapmadığı, “kendine özgü bir damar
yaratma” arayışını ve yürüyüşünü sürdürdüğü ve bunu başardığı görülmektedir.
Kaldı ki ilk baskısını 1977’de “Derinlik Yayınlar”nın yaptığı “Sisli” adlı
kitabında yer alan 12 Mart öyküleri, o döneme ilişkin yazılmış en iyi öyküler
arasındadır ve toplumcu, hatta politik yazına örnek sayılabilir. Roman üçlemesi
Kasırganın Gözü, Susmak ve Korkağın Türküsü, bir o kadar toplumcu ve politik
ama bir o kadar da yazınsal metinlerdir. Bu üçleme aynı zamanda özgünlük, yaratıcılık ve yenilik
yönünden de çok ileri çizgidedir, olgunluk dönemi ürünüdür. Bunları toplumcu,
politik yazının yeni, modern, çağcıl aşaması olarak nitelemek yanlış olmaz
sanırım. Edebiyatın estetik değerlerinden ödün vermeden, yazılanın değerinin
yükseltilebileceğini açıklıkla göstermiştir Tosuner. Başka bir deyişle,
yazınsal değeri yükseltmenin metnin özünü boşaltma koşuluna bağlı olmadığını,
özü koruyarak da yazınsal niteliğin en üst düzeyde tutulabileceğini
örneklemiştir. Tosuner yazınında toplumsal sorumluluk, etik ve estetik bir
aradadır. “Kasırganın Gözü” ile
en üst noktaya çıkıp, üçlemenin diğer iki kitabında da süren bu özgün tarzın dikkat
çeken başat özellikleri şöyle: -Tosuner’in başlangıçtan itibaren dili titizlikle kullanma
ve Türkçenin tüm olanaklarından yararlanma çabasında olduğu görülür. Çizgisinin
giderek yükseldiği de. Bu bağlamda göze çarpan ilk özellik, kısalık ve yalınlıktır.
Bunun yanında bir metni derinleştirip zenginleştiren, soyutlama, dolaylı
anlatım, sezdirme, anıştırma, alaysama, çoğul çağrışım, metinlerarasılık,
gönderme ve bilgelik… hemen her satırında karşımıza çıkar. Çoğu zaman tek
sözcük veya tek tümcelik bir söylem, tek olarak atılıp rengârenk dağılan bir
havai fişek gibi çoğalır okuyucunun zihninde. -Yazarın sürekli
olarak, değişik, yeni, yaratıcı biçim ve anlatım arayışları içinde olduğu,
başarılı sonuçlar elde ettiği rahatlıkla söylenebilir. Açık, koyu ve italik
yazıyla belli edilen iç içe geçmiş öyküler, Kasırganın Gözü romanında “Kırmızı
Dosya’dan”, “Eski Kırmızı’ya” ve “Eski Kırmızı’dan” başlıklarıyla ayrılan
bölümlemeler, nihayet “Korkağın Türküsü” romanındaki “Üst Geçit”ler bu
yaratıcılığın bazı örnekleri. Anlatıcı değiştirme, zaman sıçramaları, öyküye
sondan başlama (yani döngüsel anlatım) gibi daha birçok yenilikler birçok
öyküsünde karşımıza çıkabilir. Klasik öyküye en yakın gibi görünen “Bir
Tutkunun Dile Getirilme Biçimi” bile, öncelikle uzun öykü (novella) olmasıyla
ayrıksılaşır. Öte yandan, erkek olduğu en sonda anlaşılan anlatıcıyla başlayan
öykü, birbirinden farklı üç kızın dilinden aktarılarak özgünleştirilir. -Necati Tosuner, roman üçlemesinin ikinci kitabı Susmak’ta
“Ben korkağım” diye kapattığı kapıyı “Korkağın Türküsü” ile yeniden açar. Ama
bu süreçte bir sürprizle karşılaşır. Kendi anlatımıyla, “Pat diye Gezi olayı
çıkıyor. Direniş... Burada Necati Tosuner’in yazarlığı için bir sıkıntı var:
Yani bu satırlar yazılırken Gezi çok yeni bir olaydı, moda olmuş deyimle
‘nemalanmak’ derdinde bir yazar görüntüsü vermek, bu kaygı beni çok rahatsız
etti.” (2) Tevazuya ilişkin bir şey demeye gerek var mı? Sonra “üstgeçit” adını verdiği bölümlerle
rahatladığını belirtir. Bu da başlı başına yaratıcılık örneklerinden biri.
İster “yazının önünde giden” olaylara yetişmek için bir kestirme yol, ister o
sulu, gazlı, plastik mermili trafiğin içinden geçmemek için kullanılan bir
geçit, ya da olayları yukarıdan izleyecek bir yer veya metnin bölümleri
arasında bir köprü olarak okuyabileceğimiz bir buluş. Yeri gelmişken
söyleyeyim, kitapta “Gezi bir kez geçer, orada da kesme işareti yoktur.” Buna
karşın sezdirmeleri, göndermeleri ve anıştırmaları ile Korkağın Türküsü,
Gezi’nin de türküsü. -Tosuner’in roman üçlemesinde, romanın bütünleyici parçası
olan, aynı zamanda bağımsız birer kısa öykü niteliği taşıyan onlarca bölüm
bulmak olasıdır. Bu özellikleriyle, roman üçlemesini elbette sıra izleyerek ve
“sağdan sola” okumakta bir sakınca yok. Ancak -bana göre- Kasırganın Gözü başta
olmak üzere bu romanlar, her biri kendi başına anlam ifade eden parçalardan
oluşmaktadır. Bu parçalar, yap- boz gibi ustalıkla yerleştirildiğinde yeni ve
çoğul anlamlı bir bütün çıkmaktadır ortaya. Çok renkli ama uyumlu bir tablo
gibi. Bu nedenle, herhangi bir yerinden ileriye veya geriye doğru okunmaya da,
parçaların dizilimini değiştirmeye, dolayısıyla farklı okuma ve
anlamlandırmalara da elverişlidir. Parçalar (bölümler) da, iç içe, yan yana
parçacıklardan (yani öykücüklerden) oluştuğu için yakın okumada her an yeni
anlamlar, yeni tatlar keşfetmek olasıdır. Tıpkı bir tabloda yeni figürler
görmek gibi. Bunlar anlatıyı katmanlaştıran, yoğunlaştıran, benzetme yerindeyse
fotoğraftaki gibi “çözünürlüğü arttıran” özelliklerdir. -Tosuner’in son üçlemesini oluşturan kitaplar elbette birer
romandır. Yazar “Bu yazdıklarım için ‘roman değil’ diyen biri olacaksa,
şimdiden bıraksın okumayı!” (Kasırganın Gözü, s. 31) dedikten sonra aksini öne
süren çarpılır zaten. Ancak ben, Leyla Erbil’e ilişkin bir yazımda, son
zamanlarda, türlerin iç içe geçmesiyle ortaya çıkan, yeni, farklı ve zengin bir
“melez tür”den söz edildiğini ve Erbil yapıtlarının bu türe girebileceğini
belirtmiştim. Aynı şekilde, Tosuner’in roman üçlemenin bu tür kapsamında
değerlendirilebileceğinden söz edilemez mi, diye düşünmüyor değilim. Çünkü bu
romanlar da (şiir, öykü, deneme, aforizma… gibi) birçok türü içinde
barındırmaktadır. -Necati Tosuner, “Politik bir kitap yazma çabasında oldunuz
mu?” sorusunu “Gençliğimde, o günleri anlatan 12 Mart öyküleri yazmıştım” diye
yanıtlıyor. (1) Tosuner’in üçlemesi de bence yeterince politiktir. Ötesi,
politik olanın estetikten uzaklaşmadan nasıl romanlaştırılacağına da iyi birer
örnektir. Bir yazımda “yazarların çağına tanıklığının bir ‘seyircilik’
olmadığını, sus(turul)muş vicdanları uyandırma yükümlülükleri de bulunduğunu
belirtmiş ve bunu yerine getirenler arasında, Tosuner’i de saymıştım. (4) Roman
üçlemesi aynı zamanda bu özelliğinin de göstergesi sayılabilecek yazınsal
metinlerdir. -Bir öneri: Farklı, yenilikçi ve yaratıcı özellikleriyle
edebiyatımızda kendine özgün bir yer açan Necati Tosuner’in tüm yapıtları
dikkatle incelenmeli, edebiyat fakülteleri ve edebiyat atölyelerinde ders
konusu yapılmalıdır. Böylece, bir yazarın kendine özgü bir yöntem ve üslup
yaratma ve edebiyata boyut katma sürecinin genç kuşaklara aktarılması
sağlanmalıdır. - Geçen ay yitirdiğimiz, Nobel ödüllü ünlü yazar G. Garcia
Marquez’in ardından bir dergi “Sonsuz bir Boşluk Bıraktı” diye yazdı. (3) -Ustamıza
sağlıklı nice yıllar dilerim- ölen önemli insanların ardından, -evet,
büyüklüklerini vurgulamak amacıyla, bazen de abartıya kaçarak “yeri
doldurulamaz” demek yaygın bir alışkanlık. Peki, yeri doldurulmalı mı? Bence
kendi alanında (siyaset, bilim, düşün, kültür, sanat, edebiyat…) yaptıkları ve
yapıtlarıyla kendine yer edinenler özel kişilerdir ve yerleri de özeldir.
Ölümle yerleri boşalmayacağı için doldurulması da gerekmez. Ancak onların
bıraktığı yapıya katkı yapmaktan veya onu temel alıp üzerine yeni yapılar
kurmaktan söz edilebilir. Zaten gelenlerin, gidenlerin yerini doldurması
bulundukları alanı genişletmez, büyütmez. Bence Tosuner, yaratıcılığı,
yeniliği, özgünlüğü ve başka birçok özelliği ile edebiyatımızda kendine özgü
bir yer açmıştır. Bu bağlamda edebiyatımıza katkı sunmuş, boyut katmıştır. Onun
yeri hep ona ait ve hep dolu kalacaktır. Başka bir deyişle, boşalmayacağı için
doldurulmasına da gerek olmayacaktır. Bundan en çok da edebiyat yarar
görecektir. Yeni gelenlerin onun gibi kendilerine yeni yerler açma ve edinme
çabası edebiyatımızın gelişmesi ve güçlenmesi anlamına da gelecektir.
Tosuner’de öykünülmesi gereken asıl özellik de bu olsa gerek. -Son olarak, Necati Tosuner, onun diliyle söylersek, “doğma
büyüme-me” Ankaralıdır. O zamanki adı “Balkeriz” olan Abidinpaşa’da doğmuş, ilk
ve ortaokulu bitirdikten sonra İstanbul’a göç etmişlerdir. Yani yaş olarak da
yazar olarak da büyümesi Ankara dışında olmuş. Yine de öykülerinde, Kızılay
gibi, Kumrular Sokak gibi birçok mekânıyla Ankara vardır. Yani, başkentin
İstanbul’a kaptırdığı yazarlardan. Yanlış anlaşılmasın, Ankara onu yitirmiş
gibi görünse de Türkiye kazanmıştır. Not: Dikkat edilirse yapıtların içine pek girmedim, alıntı
yapmadım. Bunu yapsaydım, yalnızca altını çizdiklerimle bile sayfalar dolar,
birkaç saatlik konuşma bile yetmeyebilirdi. Son söz olarak diyorum ki, bazı
kitaplar anlatılmaz, okunur.* (*) 7-12 Mayıs 2014’te yapılan 14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde,
“Edebiyatımızda Necati Tosuner” panelinde Ali Günay’ın yaptığı konuşmadan. Bilgi: Etkinlik Gabriel Garcia Marquez onuruna
düzenlenmişti. Sarı çiçekler anma sembolüydü. Fotoyu Mahmut Turgut çekmişti.
Onur konukları arasında Necati Tosuner ve Füruzan da bulunuyordu. ANILARINA
SAYGIYLA… Aydınlık Kitap, 14 Şubat 2014, Sayı: 103-12 Cumhuriyet Kitap, 13 Mart 2014, Sayı: 1256 Radikal Kitap, 25 Nisan 2014, Sayı: 684 Deliler Teknesi, Mayıs-Haziran 2014, Sayı: 45 Ali Günay
Gercekedebiyat.com














