necati-tosuner-ali-gunay-20260224063445446.jpg


 

Edebiyatta yarım asrı geride bırakmış, bu sürede ürettiği onlarca yapıtla ülke yazınına katkıda bulunmuş özgün ve usta bir yazarı birkaç yazıya veya süresi kısıtlı birkaç konuşmaya

“Edebiyatımızda Necati Tosuner” deyince, akla edebiyatımızdaki yeri gelir doğal olarak. Peki, bir yazar nasıl var olur, nasıl yer edinir edebiyatta? Açıktır ki, yapıtlarıyla, diliyle, biçemiyle, edebiyata kattıklarıyla…

Necati Tosuner’in edebiyatımızdaki konumunu belirlemek için çok yönlü, çok boyutlu bir değerlendirme gerektiği açık. Bunun nedeni, yerinin bir çizgi, bir düzlem değil, bunu aşan yoğunluklu, derinlikli ve oylumlu, özgün bir yer olması. Bu yeri saptamaya katkıda bulunmak için -biraz matematiksel olacak ama- koordinatlarına şöyle bir değinmekte yarar var sanırım:

Edebiyatta yarım asrı aşkın süre, her yazar ve adayının imreneceği, daha da artacak bir uzunluktur. Tosuner’in “Onunkiler Maviydi” adlı öyküsü 1963 yılında Ankara’da yayımlanmakta olan Resimli Posta gazetesinde çıkmış. (1) İki yıl sonra da ilk öykü kitabı “Özgürlük Masalı” yayımlanmış.

Elli bir yıllık bu süreyi, edebiyattaki yerinin “boyu” olarak ele alırsak, önemli ürünler verdiği yazın türleri de “eni”ni oluşturacaktır. Bu zaman diliminde Necati Tosuner, 9’u öykü, 6’sı roman, 5’i çocuk, biri deneme ve bir diğeri tiyatro olmak üzere 22 yapıt üretmiş. Görüldüğü gibi Tosuner, şiir dışında edebiyatın tüm temel türlerinde ürün vermiştir. Bu geniş bir yelpazeyi ifade etmekte, yazarlığının ve edebiyatımıza katkısının çapını büyütmektedir. Belirtmek gerekir ki Tosuner’in eserleri arasında şiir yoktur ama yazınında şiirsellik hiç de eksik değildir.

Daha önce belirttiğim gibi Necati Tosuner’in edebiyatımızdaki yeri bir çizgi, bir düzlem olmadığına göre boyutları da en ve boyla sınırlı değildir. Yükseklik veya derinlik diyebileceğimiz, oylum kazandıran üçüncü boyut ile yoğunluk gibi özellikler göz önüne alınması gereken diğer verilerdir. Görüldüğü gibi ilk ikisi niceliğe ilişkin ve sayılarla ifade edilebilir somutlukta iken, diğerleri niteliğe ilişkin ve öznel değerlendirmelerle ortaya konulabilecek soyut özelliklerdir. Ancak, edebiyata katkıyı, bu alanda edinilen yeri ve kalıcılığı asıl belirleyen de bu sonunculardır. Kuşkusuz edebiyatla geçen yıllarının uzunluğu, değişik türlerde uğraş vermesi ve üretken olması da, nitelikli yapıtlar üreten bir yazarın edebiyattaki yerini genişletmesi ve sağlamlaştırmasına katkıda bulunacaktır. Bunların toplamı ise edebiyattaki “özgül ağırlığını” oluşturur.

Tosuner’in bugün geldiği noktanın arayışına yola çıkarken başladığı açık. Bir söyleşide, “İlk kitabım ‘Özgürlük Masalı’nı çıkarırken, o yazdığım 30 kadar öyküden hiçbirini kitabıma almadım. Oysa başlangıçta yazdıklarından öyle vazgeçmek hiç de kolay değildir. Ama bu seçiciliktir ‘Özgürlük Masalı’nı bunca yıl sonra okunur kılan” (1) demektedir. Sözünü ettiği öykülerin Varlık dergisinde yayımlandığı, ancak yazarın, dilini beğenmediği anlaşılmaktadır. Aradığının dilde yalınlık, biçimde ve biçemde özgünlük, anlatımda derinlik ve tümünde yaratıcılık, yenilik ve farklılık olduğu söylenebilir. Yazın yolculuğu sürdüğüne göre bu arayış da sürmektedir belki de. Ancak son roman üçlemesinin ilki olan “Kasırganın Gözü”nün bir yeni doruk olduğu söylenebilir. Yazar, aynı söyleşide, “Kasırganın Gözü’nü yazmanın en güç yanı, gerekli biçimi bulmaktı. ‘Susmak’ için sorun ise daha farklı bir mimari oluşturmaktı” (1) diyor.

Bir başka söyleşide ise şu bilgiyi veriyor:

   “İlk öykülerimden beri uzun zaman kendini anlatan bir yazar diye bilindim hep.” (…) “Ama bu metinlerde (yani üçlemede-a.g.) öyle olmadı. Çünkü yazar zaten kendiyle çok didişen, kafa sesleriyle konuşan biri. ‘Kasırganın Gözü’nde böyleydi, ‘Susmak’ta daha azdı bu durum. ‘Korkağın Türküsü’nde hiç yok. Çünkü bunda direkt kendiyle konuşuyor.” (2)

Tümünde değişken anlatıcılar ve düşsel dinleyiciler varken son romanda bir “dinlemeyici” ile tanıştırıyor bizi.

Yeri gelmişken şunu belirtmem gerek. “Hep kendin anlatan bir yazar” olarak bilinmek, toplumcu gerçekçi akımın yazına egemen olduğu 70’li yıllarda Tosuner’in bireycilikle suçlanmasına ve dışlanmasına neden olmuş. Bunun sonucunda ilanla “insanlıktan nasibini almış bir yayıncı” aramış. Bulamamış olmalı ki 1977’de Derinlik Yayınları’nı kurmuş.

Buna karşın hedefinden sapmadığı, “kendine özgü bir damar yaratma” arayışını ve yürüyüşünü sürdürdüğü ve bunu başardığı görülmektedir. Kaldı ki ilk baskısını 1977’de “Derinlik Yayınlar”nın yaptığı “Sisli” adlı kitabında yer alan 12 Mart öyküleri, o döneme ilişkin yazılmış en iyi öyküler arasındadır ve toplumcu, hatta politik yazına örnek sayılabilir. Roman üçlemesi Kasırganın Gözü, Susmak ve Korkağın Türküsü, bir o kadar toplumcu ve politik ama bir o kadar da yazınsal metinlerdir.

Bu üçleme aynı zamanda özgünlük, yaratıcılık ve yenilik yönünden de çok ileri çizgidedir, olgunluk dönemi ürünüdür. Bunları toplumcu, politik yazının yeni, modern, çağcıl aşaması olarak nitelemek yanlış olmaz sanırım.

Edebiyatın estetik değerlerinden ödün vermeden, yazılanın değerinin yükseltilebileceğini açıklıkla göstermiştir Tosuner. Başka bir deyişle, yazınsal değeri yükseltmenin metnin özünü boşaltma koşuluna bağlı olmadığını, özü koruyarak da yazınsal niteliğin en üst düzeyde tutulabileceğini örneklemiştir. Tosuner yazınında toplumsal sorumluluk, etik ve estetik bir aradadır.

 “Kasırganın Gözü” ile en üst noktaya çıkıp, üçlemenin diğer iki kitabında da süren bu özgün tarzın dikkat çeken başat özellikleri şöyle:

 

-Tosuner’in başlangıçtan itibaren dili titizlikle kullanma ve Türkçenin tüm olanaklarından yararlanma çabasında olduğu görülür. Çizgisinin giderek yükseldiği de. Bu bağlamda göze çarpan ilk özellik, kısalık ve yalınlıktır. Bunun yanında bir metni derinleştirip zenginleştiren, soyutlama, dolaylı anlatım, sezdirme, anıştırma, alaysama, çoğul çağrışım, metinlerarasılık, gönderme ve bilgelik… hemen her satırında karşımıza çıkar. Çoğu zaman tek sözcük veya tek tümcelik bir söylem, tek olarak atılıp rengârenk dağılan bir havai fişek gibi çoğalır okuyucunun zihninde.

 

 -Yazarın sürekli olarak, değişik, yeni, yaratıcı biçim ve anlatım arayışları içinde olduğu, başarılı sonuçlar elde ettiği rahatlıkla söylenebilir. Açık, koyu ve italik yazıyla belli edilen iç içe geçmiş öyküler, Kasırganın Gözü romanında “Kırmızı Dosya’dan”, “Eski Kırmızı’ya” ve “Eski Kırmızı’dan” başlıklarıyla ayrılan bölümlemeler, nihayet “Korkağın Türküsü” romanındaki “Üst Geçit”ler bu yaratıcılığın bazı örnekleri. Anlatıcı değiştirme, zaman sıçramaları, öyküye sondan başlama (yani döngüsel anlatım) gibi daha birçok yenilikler birçok öyküsünde karşımıza çıkabilir. Klasik öyküye en yakın gibi görünen “Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi” bile, öncelikle uzun öykü (novella) olmasıyla ayrıksılaşır. Öte yandan, erkek olduğu en sonda anlaşılan anlatıcıyla başlayan öykü, birbirinden farklı üç kızın dilinden aktarılarak özgünleştirilir.

 

-Necati Tosuner, roman üçlemesinin ikinci kitabı Susmak’ta “Ben korkağım” diye kapattığı kapıyı “Korkağın Türküsü” ile yeniden açar. Ama bu süreçte bir sürprizle karşılaşır. Kendi anlatımıyla, “Pat diye Gezi olayı çıkıyor. Direniş... Burada Necati Tosuner’in yazarlığı için bir sıkıntı var: Yani bu satırlar yazılırken Gezi çok yeni bir olaydı, moda olmuş deyimle ‘nemalanmak’ derdinde bir yazar görüntüsü vermek, bu kaygı beni çok rahatsız etti.” (2) Tevazuya ilişkin bir şey demeye gerek var mı?      Sonra “üstgeçit” adını verdiği bölümlerle rahatladığını belirtir. Bu da başlı başına yaratıcılık örneklerinden biri. İster “yazının önünde giden” olaylara yetişmek için bir kestirme yol, ister o sulu, gazlı, plastik mermili trafiğin içinden geçmemek için kullanılan bir geçit, ya da olayları yukarıdan izleyecek bir yer veya metnin bölümleri arasında bir köprü olarak okuyabileceğimiz bir buluş. Yeri gelmişken söyleyeyim, kitapta “Gezi bir kez geçer, orada da kesme işareti yoktur.” Buna karşın sezdirmeleri, göndermeleri ve anıştırmaları ile Korkağın Türküsü, Gezi’nin de türküsü.  

 

-Tosuner’in roman üçlemesinde, romanın bütünleyici parçası olan, aynı zamanda bağımsız birer kısa öykü niteliği taşıyan onlarca bölüm bulmak olasıdır. Bu özellikleriyle, roman üçlemesini elbette sıra izleyerek ve “sağdan sola” okumakta bir sakınca yok. Ancak -bana göre- Kasırganın Gözü başta olmak üzere bu romanlar, her biri kendi başına anlam ifade eden parçalardan oluşmaktadır. Bu parçalar, yap- boz gibi ustalıkla yerleştirildiğinde yeni ve çoğul anlamlı bir bütün çıkmaktadır ortaya. Çok renkli ama uyumlu bir tablo gibi. Bu nedenle, herhangi bir yerinden ileriye veya geriye doğru okunmaya da, parçaların dizilimini değiştirmeye, dolayısıyla farklı okuma ve anlamlandırmalara da elverişlidir. Parçalar (bölümler) da, iç içe, yan yana parçacıklardan (yani öykücüklerden) oluştuğu için yakın okumada her an yeni anlamlar, yeni tatlar keşfetmek olasıdır. Tıpkı bir tabloda yeni figürler görmek gibi. Bunlar anlatıyı katmanlaştıran, yoğunlaştıran, benzetme yerindeyse fotoğraftaki gibi “çözünürlüğü arttıran” özelliklerdir.     

                      

-Tosuner’in son üçlemesini oluşturan kitaplar elbette birer romandır. Yazar “Bu yazdıklarım için ‘roman değil’ diyen biri olacaksa, şimdiden bıraksın okumayı!” (Kasırganın Gözü, s. 31) dedikten sonra aksini öne süren çarpılır zaten. Ancak ben, Leyla Erbil’e ilişkin bir yazımda, son zamanlarda, türlerin iç içe geçmesiyle ortaya çıkan, yeni, farklı ve zengin bir “melez tür”den söz edildiğini ve Erbil yapıtlarının bu türe girebileceğini belirtmiştim. Aynı şekilde, Tosuner’in roman üçlemenin bu tür kapsamında değerlendirilebileceğinden söz edilemez mi, diye düşünmüyor değilim. Çünkü bu romanlar da (şiir, öykü, deneme, aforizma… gibi) birçok türü içinde barındırmaktadır.

 

-Necati Tosuner, “Politik bir kitap yazma çabasında oldunuz mu?” sorusunu “Gençliğimde, o günleri anlatan 12 Mart öyküleri yazmıştım” diye yanıtlıyor. (1) Tosuner’in üçlemesi de bence yeterince politiktir. Ötesi, politik olanın estetikten uzaklaşmadan nasıl romanlaştırılacağına da iyi birer örnektir. Bir yazımda “yazarların çağına tanıklığının bir ‘seyircilik’ olmadığını, sus(turul)muş vicdanları uyandırma yükümlülükleri de bulunduğunu belirtmiş ve bunu yerine getirenler arasında, Tosuner’i de saymıştım. (4) Roman üçlemesi aynı zamanda bu özelliğinin de göstergesi sayılabilecek yazınsal metinlerdir.

 

-Bir öneri: Farklı, yenilikçi ve yaratıcı özellikleriyle edebiyatımızda kendine özgün bir yer açan Necati Tosuner’in tüm yapıtları dikkatle incelenmeli, edebiyat fakülteleri ve edebiyat atölyelerinde ders konusu yapılmalıdır. Böylece, bir yazarın kendine özgü bir yöntem ve üslup yaratma ve edebiyata boyut katma sürecinin genç kuşaklara aktarılması sağlanmalıdır.

 

- Geçen ay yitirdiğimiz, Nobel ödüllü ünlü yazar G. Garcia Marquez’in ardından bir dergi “Sonsuz bir Boşluk Bıraktı” diye yazdı. (3) -Ustamıza sağlıklı nice yıllar dilerim- ölen önemli insanların ardından, -evet, büyüklüklerini vurgulamak amacıyla, bazen de abartıya kaçarak “yeri doldurulamaz” demek yaygın bir alışkanlık. Peki, yeri doldurulmalı mı? Bence kendi alanında (siyaset, bilim, düşün, kültür, sanat, edebiyat…) yaptıkları ve yapıtlarıyla kendine yer edinenler özel kişilerdir ve yerleri de özeldir. Ölümle yerleri boşalmayacağı için doldurulması da gerekmez. Ancak onların bıraktığı yapıya katkı yapmaktan veya onu temel alıp üzerine yeni yapılar kurmaktan söz edilebilir. Zaten gelenlerin, gidenlerin yerini doldurması bulundukları alanı genişletmez, büyütmez. Bence Tosuner, yaratıcılığı, yeniliği, özgünlüğü ve başka birçok özelliği ile edebiyatımızda kendine özgü bir yer açmıştır. Bu bağlamda edebiyatımıza katkı sunmuş, boyut katmıştır. Onun yeri hep ona ait ve hep dolu kalacaktır. Başka bir deyişle, boşalmayacağı için doldurulmasına da gerek olmayacaktır. Bundan en çok da edebiyat yarar görecektir. Yeni gelenlerin onun gibi kendilerine yeni yerler açma ve edinme çabası edebiyatımızın gelişmesi ve güçlenmesi anlamına da gelecektir. Tosuner’de öykünülmesi gereken asıl özellik de bu olsa gerek.

 

-Son olarak, Necati Tosuner, onun diliyle söylersek, “doğma büyüme-me” Ankaralıdır. O zamanki adı “Balkeriz” olan Abidinpaşa’da doğmuş, ilk ve ortaokulu bitirdikten sonra İstanbul’a göç etmişlerdir. Yani yaş olarak da yazar olarak da büyümesi Ankara dışında olmuş. Yine de öykülerinde, Kızılay gibi, Kumrular Sokak gibi birçok mekânıyla Ankara vardır. Yani, başkentin İstanbul’a kaptırdığı yazarlardan. Yanlış anlaşılmasın, Ankara onu yitirmiş gibi görünse de Türkiye kazanmıştır.

 

Not: Dikkat edilirse yapıtların içine pek girmedim, alıntı yapmadım. Bunu yapsaydım, yalnızca altını çizdiklerimle bile sayfalar dolar, birkaç saatlik konuşma bile yetmeyebilirdi. Son söz olarak diyorum ki, bazı kitaplar anlatılmaz, okunur.*

 

(*) 7-12 Mayıs 2014’te yapılan 14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde, “Edebiyatımızda Necati Tosuner” panelinde Ali Günay’ın yaptığı konuşmadan.

 

Bilgi: Etkinlik Gabriel Garcia Marquez onuruna düzenlenmişti. Sarı çiçekler anma sembolüydü. Fotoyu Mahmut Turgut çekmişti. Onur konukları arasında Necati Tosuner ve Füruzan da bulunuyordu. ANILARINA SAYGIYLA…

 

Aydınlık Kitap, 14 Şubat 2014, Sayı: 103-12

Cumhuriyet Kitap, 13 Mart 2014, Sayı: 1256

Radikal Kitap, 25 Nisan 2014, Sayı: 684

Deliler Teknesi, Mayıs-Haziran 2014, Sayı: 45

 

Ali Günay
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler