*

Sessizliğin içinde büyüyen bir kadın bilinci üzerine

*

Meltem Beyazgül’ün denemelerini okurken zihnim hep Fazıl Hüsnü Dağlarcaya doğru yürür.

Onun şu sözü, Beyazgül’ün metinlerindeki derinliğin ve anlam katmanlarının yoğunluğunu anlatan güçlü bir karşılık gibidir:

Bir sözcüğün kapladığı yer küçük, anlattığı ondan büyükse o şiirdir.”

Beyazgül’ün dili tam da bu sınırda durur. Sözü büyütmeden anlamı derinleştirir; cümleyi çoğaltmadan iç titreşimi genişletir. Bu yüzden onun metinleri yalnızca okunmaz, içte uzun süre yankılanır. Genç bir kalemin taşıdığı bu yoğunluk, deneyimin yıllarla değil, bilincin derinleşmesiyle kurulduğunu hatırlatır.

Bazı metinler bağırarak var olur. Bazıları susarak.

Buluttan Düşler Koleksiyonu ikinci yolu seçen metinlerden biridir. Gürültünün hüküm sürdüğü bir çağda, sesini yükseltmeden derinleşmeyi bilen bir bilincin kitabıdır bu. Cümleler gösterişli değildir; fakat içleri doludur. Her paragraf, söylenenden çok sezdirilenle genişler. Okur, kelimelerin yüzeyinde değil, altındaki titreşimde ilerler.

Yazar, erkek egemen bir toplumun, ağır gelenek ve din baskılarının, gelenek göreneklerin boğucu ikliminin içinden konuşur. Ancak bunu hırçınlaşarak değil; bilinci berraklaştırarak yapar. İtirazını yükselen bir sesle değil, geri çekilen bir derinlikle kurar. Onun sesi yükselmez — derinleşir. Bu derinleşme, bir kabulleniş değil; sessiz bir direniş biçimidir.

Anadolunun uzak bir kentinde, TCDD yollarında çalışan genç bir kadının yalnızlığı, bu metinlerde yalnızca coğrafi bir mesafe değildir. İstanbula uzaklık, merkeze uzaklık, kalabalığa uzaklık; aynı zamanda içe yaklaşmanın imkânına dönüşür. Gürültü azaldıkça bilinç belirginleşir. Sessizlik, bir eksilme değil; bir yoğunlaşma hâline gelir.

Yalnızlık burada çöküş değil, iç mekânın genişlemesidir.

Bu uzaklığın içinde bir gömü saklıdır.

Gömü; söylenmeyen sözlerdir. İçte biriken itirazlardır. Günlük hayatın sıradanlığına gömülmüş derin anlam tortusudur. Yazar, o gömüyü kazıp çıkarmak yerine toprağın altındaki titreşimi dinlemeyi seçer. Çünkü bazı hakikatler gün ışığında değil, karanlıkta olgunlaşır. Ve bazı sesler, duyulmak için değil, var olmak için vardır.

Az söz kullanır Beyazgül.

Ama her kelime bir iç titreşimi taşır. Her cümle, görünmeyen bir derinliğe açılır. Bu nedenle metinlerdeki hüzün arabesk değildir; ağıt yakmaz, dramatize etmez. Hüzün burada bir bilgelik biçimidir. Katlanılanın, dönüştürülenin ve sessizlikte yoğrulanın bilgeliği…

Bu bilgelik, yüksek sesli değil; derin köklüdür. Metinler boyunca sürekli bir iç hesaplaşma hissedilir.

Yuvarlanıp gidiyoruz işte…” diyen ses, yalnızca yorgunluğu değil; çağın hızına karşı bilinçli bir mesafeyi de dile getirir. Bu mesafe, kaçış değildir. Tam tersine, hakikate yaklaşmanın tek yoludur. Çünkü hızın içinde anlam dağılır; yavaşlığın içinde toplanır. Yavaşlık burada zaman kaybı değil, anlamın yeniden kurulmasıdır.

Bütün ümidim gençliktedir!..

Atatürk’ün bu sözünde bilinci ve Nâzım’ın Birinci Bap Yıl 1918-1919 ve Karayılan Hikâyesideki duygu ve bilinç duyarlığının karşılığını, genç yazar Meltem Beyazgül’ün metinlerini okurken bu duygu ve bilinç birlikteliğini yoğun bir şekilde yaşadım. Ve şunu da belirtmek isterim:

Beni kendine çağırmayan ve yazdırmayan kitapların hiçbiri hakkında en küçük bir yazı da yazmadım. Zira bu iki yüzlülük olurdu.

Meltem Beyazgül, Buluttan Düşler Koleksiyonu, Dorlion Y.

Beyazgül’ün, dili aceleci değil.

Duyguları taşmaz — bilinç süzgecinden süzerek geçirir.

Akıl kuruluğuna düşmez — yürek sıcaklığını koruduğu gibi, bir benzeri duygu ve bilinç birliğini karşısındakinde de yaratır, yaşatır.

Bu denge, metinlerin en dikkat çekici yönlerinden biri. Çünkü çoğu genç kalemde görülen taşkınlık ya da düşünsel sertlik, burada yerini olgun bir dinginliğin sessizliğine bırakır.

Bundandır, bu kitap, ne yalnız bir kadın anlatısıdır ne de yalnızca toplumsal bir eleştiri. İkisini birbirine yaslayan bir bilinç metnidir. Bireysel olanla tarihsel olan, iç dünya ile toplumsal çevre aynı cümlede buluşur:

Kadının sessizliği, toplumun gürültüsünü görünür kılar.

Kadın olmanın dışsal zorluklarına, kendi özgül koşullarının da kuşattığı dar alanlarda, konuşulamayanın içinde, gündelik hayatın tekrar eden sıradanlığında yazar, bulduğu küçük çatlaklardan ışık süzer bilincine. O çatlaklardan sızan ışık, metnin asıl gücüdür. Büyük kırılmalar yaratmadan, derin bir sarsıntı kurar.

Çünkü gerçek dönüşüm çoğu zaman sessizliğinde gerçekleşir.

Söz azaldıkça anlam çoğalır. Belki de kitabın en temel hakikati buradadır. Azalan her kelime, çoğalan bir iç yankıya dönüşür.

Bu metinler kalabalıktan çekilmiş bir bilincin metinleridir.

Ve tam da bu yüzden bağırmadan direnirler. Gürültüye karşı yazılmıştır her satır. Gösterişe, yüzeyselliğe, hızın körleştirici parlaklığına karşı

Sessizlik burada susmak değil, başka türlü konuşmaktır.

Okur sayfalar arasında ilerledikçe şunu fark eder:

Burada kurulan şey bir anlatıdan çok bir iç iklimdir. Sessiz ama yoğun. Yalın ama derin. Kırılgan ama dirençli…

Bu iklimin içinde zaman yavaşlar, sesler durulur, anlam belirginleşir ve çoğul bir yürüyüşe geçer.

Sözün azlığında derinleşen anlam… Yalnızca estetik bir tercih değil, bir varoluş biçimidir. Ve bu varoluş, sessizliğinde çok şey saklayan bir kadının; bulunduğu yerden daha ileride duran bilincinin izini taşır. Belki de asıl yolculuk, gidilen yerde değil; içte açılan mesafededir.

Bu nedenle Buluttan Düşler Koleksiyonu okunduktan sonra bitmez.

Okurun içinde sürer. Sessizce… Derinleşerek… Ve çoğalarak.

Ali Ekber Ataş
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)