Son Dakika



XVI. yüzyılda, Avrupalıların sofraları Yeni Dünya'dan gelen mısır, patates, yer elması, yer fıstığı, kabak, kırmızıbiber, domates, balkabağı, çikolata ve manyok gibi yiyeceklerle zenginleşti.

Avrupalılar yemeklerin arasında Yeni Dünya'dan gelen tütünlerini içebiliyor ve yine Yeni Dünya'dan gelen reçineden yapılmış sakızlarını çiğneyebiliyorlardı. Bu, "Columbian exchange” denilen şeyin sadece bir yönüydü.

Amerikalılar da keşifler sırasında sığır, at ve domuz gibi hayvanlarla ve çiçek hastalığı ve kızamık gibi hastalıklarla tanışmıştı. 

Avrupalıların yukarıda bahsettiğimiz ürünlerden yaklaşık yüzyıl sonra tanıdığı kahveyse Ortadoğu'dan geliyordu.

Kahvenin tarihi, çeşitli efsanelerin altına gizlenmiştir. Örneğin, kahvenin kökeniyle ilgili şöyle bir hikâye vardır:

IX. yüzyılda Etiyopyalı bir keçi çobanı, keçilerinin sadece bu bölgede yetişmekte olan bodur ağacın meyvelerini yiyince yerinde duramadıklarını keşfetmiş. Bunları tadınca kendisi de aynı etkiyi hissetmiş. Üç yüz yıl sonra bu bitki (kahve) Arabistan'a geçmiş ve aynı etkiyi hisseden insanlar burada kahve yetiştirmeye başlamışlar.

VİYANA'DA İLK KAHVEHANE

Viyana'daki ilk kahvehanenin hikâyesiyse şöyledir:

İmparator 1683'teki Viyana Kuşatması'nı sona erdirmeyi başaran Leh süvarilerine yol gösteren adama ödül olarak ne istediğini sormuş. Adam alışılmış olduğu gibi kralın kızını istemektense terk edilmiş Osmanlı karargâhlarında gördüğü ağzına kadar dolu çuvalları istemiş. Çünkü bunların içinde altın olduğunu düşünüyormuş. Hâlbuki çuvallarda kahve çekirdekleri varmış. Viyana'daki ilk kahvehane işte böyle kurulmuş (Strudel ve Linzertorten daha sonradır).

KAHVE ve BAHŞİŞ

Bahşiş kutularının kökenini açıklayan hikâye de kahvehanelerle ilgilidir. İlk İngiliz kahvehanelerinde müşterilere hizmet edenler masaların üzerine bozuk paraların konulacağı kutular yerleştirirlermiş. Bu kutuların üzerinde “hızlı servisten emin olmak için” (to insure prompt serce) yazarmış. İngilizcede “tipping” sözcüğüyle ifade edilen bahşiş verme de, işte bu kutuların üzerindeki ifadenin kısaltmasından (T.İ.P.S.) doğmuş. 

Bu hikâyelerin doğru olup olmaması bir yana, Ortadoğu'ya giden ilk tüccarlar gerçekten de buradaki kahvehanelerden ve kahveden çok etkilenmekteydi. Örneğin, 1580'lerin ortalarında Hindistan'a giderken Bağdat'ta duran Portekizli Pedro Teixeira kahveyle ilk tanışmasını şöyle anlatıyordu: 

"Diğer umumi binaların arasında... bir Casa de Kaoah (Teixeira Arapça kahveyi Kaoah diye adlandırıyor) vardı. Kahve küçük kuru fasulyeleri andran ve Arabistan'dan gelen bir bitkidir. Bu iş için inşa edilmiş umuma açık yerler olan kahvehanelerde hazırlanır ve satılır. İster üst sınıflardan gelsin ister sıradan biri olsun, kahve içmek isteyenler bu kahvehanelerde buluşurlar ve usulüne göre otururlar. Kahve, her biri dört-beş ons kadar alan porselen fincanlarda çok sıcak olarak servis edilir. Herkes kendi fincanını eline alır ve biraz soğuttuktan sonra yudumlamaya başlar. Rengi siyah ve biraz tatsızdır. Bazı şeylere iyi geldiği iddia edilse de, hiçbiri kanıtlanmamıştır. Yalnız insanlar kahve bahanesiyle buralarda bır araya gelip sohbet ederler ve eğlenirler. Müşterileri memnun etmek için şık giyinmiş hoş delikanlılar kahve servis ederler ve müşterilerden para alırlar. Ayrıca müzik ve diğer eğlenceler de eksik olmaz.

"Kahvehaneler yazları daha çok gece, kışlarıysa gündüz doludur... Şehirde benim gördüğümün dışında da kahvehaneler vardır. Türkiye ve İran'da çok daha fazla kahvehane bulunur."

KAHVE... SEBASTIAN BACH ve AFRODİZYAK

Teixeria kahve kültüründen etkilenen tek Avrupalı değildi. Kahve Avrupa'ya ilk girdiğinde tam bir sansasyon yarattı.

Şüpheci Teixeria'nın aksine birçok Avrupalı kahvenin afrodizyak etkisine sahip olduğuna inanıyordu.

 

Johan Sebastian Bach'ın 1732-1734 arasında bestelediği “Kahve Kantatı” adlı eserinde, hem kahvenin sebep olduğu sansasyonu hem de kahveye atfedilen bu afrodizyak etkisini belgelemektedir. Kantatta baba kızına şöyle der:

'Seni yaramaz çocuk, seni söz dinlemez kız / Ah! Ne zaman sözümü dinleyeceksin? / Vazgeç artık şu kahveden.'

Kız ise şöyle cevap verir: 'Babacığım bu kadar sert olma! / Günde üç kez içmezsem bu kahveyi / Çektiğim azaptan buruşup pörsür tenim/ Kızarmış bir keçi gibi'

Bu sözleri duyan babası eğer kahve içmeyi bırakırsa ona bir koca bulacağına söz verir. Bunun üzerine kız şöyle der:

'Bu dediğin hemen olsaydı keşke / nihayet yatmaya gitmeden önce / kahve içmek yerine/  düzgün bir sevgili bulurdum kendime' (Sonunda bu nankör küçük fahişe hem bir koca bulur kendine hem de kahvesini içmeye devam eder.)

James L. Gelvin
Modern Ortadoğu Tarihi, Timaş Y. İstanbul, 2019)
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)